Afetlere Alışmak, Onlara Hazır Olmak Değildir

Afetlere Alışmak, Onlara Hazır Olmak Değildir

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ekim 16, 2026 - 14:46

Son günlerde yaşanan sel felaketlerinin görüntülerini izlerken aklıma takılan bir şey var. Artık bu görüntülere şaşırmıyoruz.
Sular altında kalan sokaklar, sürüklenen araçlar, evlerini terk etmek zorunda kalan insanlar… Birkaç gün boyunca hepimizin gündeminde yer alıyor, ardından hayat kaldığı yerden devam ediyor. Ta ki başka bir şehirde, başka bir yağışta benzer görüntüler yeniden karşımıza çıkana kadar.
Aslında üzerinde düşünmemiz gereken konulardan biri tam da bu. Doğal afetlerin sayısından ve şiddetinden söz ediyoruz ama onların hayatımızda giderek sıradanlaşmasının ne anlama geldiğini pek konuşmuyoruz.
Bir zamanlar olağanüstü kabul ettiğimiz hava olayları, bugün günlük yaşamı planlarken hesaba katmamız gereken risklere dönüşüyor.
Peki biz bu değişimin ne kadar farkındayız?
Artık Eski Hava Koşullarında Yaşamıyoruz
İklim değişikliğini uzun yıllar geleceğin sorunu olarak konuştuk. Kutup buzullarından, yükselen deniz seviyelerinden, gelecek nesillerin karşılaşacağı tehlikelerden söz ettik.
Oysa bugün iklim değişikliğinin etkilerini anlamak için dünyanın başka bir köşesine bakmamıza gerek kalmadı.
Bir şehirde aşırı sıcaklar günlük yaşamı zorlaştırırken başka bir bölgede kısa sürede düşen yoğun yağış hayatı durdurabiliyor. Üstelik bu olayların yalnızca sıklığı değil, birbirleriyle ilişkisi de önemli.
Daha sıcak bir atmosfer daha fazla su buharı taşıyabiliyor. Bu da uygun meteorolojik koşullar oluştuğunda daha yoğun yağışların meydana gelmesine zemin hazırlayabiliyor. Ancak her sel olayını doğrudan iklim değişikliğine bağlamak bilimsel açıdan doğru değil. Bunun için olayın gerçekleştiği bölgenin meteorolojik verilerini ve uzun dönemli eğilimlerini birlikte incelemek gerekiyor.
Burada asıl mesele şu: Geçmişin iklim koşullarına göre geliştirdiğimiz alışkanlıklar ve planlama anlayışı, bugünün koşullarında her zaman yeterli olmayabilir.
Dolayısıyla değişmesi gereken yalnızca altyapımız değil, riskleri değerlendirme biçimimiz.
Felaketin Boyutunu Bazen Yağmur Değil, Kırılganlığımız Belirliyor
Aynı miktarda yağış, iki farklı şehirde birbirinden çok farklı sonuçlar doğurabiliyor.
Hatta aynı şehirde yaşayan iki insan için bile selin anlamı aynı değil.
Bir kişi için birkaç saatlik trafik sıkışıklığı olan olay, başka biri için işini, evini veya bütün birikimini kaybetmek anlamına gelebiliyor.
İşte bu noktada doğal afetlerin çoğu zaman göz ardı edilen toplumsal ve ekonomik boyutu ortaya çıkıyor.
Bir felaketin etkisini yalnızca doğanın gücüyle açıklayamıyoruz. İnsanların yaşadığı koşullar, ekonomik imkânları, barınma biçimleri ve toparlanma kapasiteleri de sonucu belirliyor.
Üstelik ekonomik kayıplar yalnızca afetin yaşandığı günle sınırlı kalmıyor. Faaliyetine ara vermek zorunda kalan işletmeler, zarar gören tarım alanları, aksayan ulaşım ve yükselen onarım maliyetleri, afetin etkisini çok daha geniş bir alana taşıyor.
Bu nedenle artık afetlerin yalnızca ne kadar zarar verdiğini değil, insanların o zarardan ne kadar sürede kurtulabildiğini de değerlendirmemiz gerekiyor.
Çünkü bir şehrin gerçek dayanıklılığı, yalnızca felakete direnebilmesiyle değil, sonrasında günlük hayatına ne kadar sağlıklı dönebildiğiyle de ölçülüyor.
Bir Uyarıyı Bilmekle Onu Ciddiye Almak Arasında Fark Var
Bugün hava tahminlerine ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Telefonlarımız yağış uyarıları gönderiyor, meteorolojik veriler anlık takip edilebiliyor.
Ancak bilgiye ulaşabilmek, her zaman hazırlıklı olduğumuz anlamına gelmiyor.
Bazen yapılan uyarıları günlük hayatın sıradan bir parçası olarak görüyoruz. Bazen de daha önce benzer bir uyarıdan ciddi şekilde etkilenmediğimiz için bu kez de bir sorun yaşanmayacağını düşünüyoruz.
Oysa riskin sürekli konuşulması, zamanla ona karşı duyarlılığımızı azaltabiliyor.
Bu, afet yönetiminde üzerinde durulması gereken önemli bir insan davranışı.
Dolayısıyla başarılı bir erken uyarı sistemini yalnızca teknolojik imkânlarıyla değerlendirmek yeterli değil. Verilen bilginin ne kadar anlaşılır olduğu, insanların hangi önlemleri alacağını bilip bilmediği ve uyarıya ne ölçüde güven duyduğu da önemli.
Çünkü bazen hayat kurtaran şey yeni bir teknoloji değil, mevcut bir uyarının doğru zamanda doğru davranışa dönüşebilmesi.
Yeni Bir Normal mi, Yeni Bir Sorumluluk mu?
İklim değişikliği ve aşırı hava olayları hakkında konuşurken sık sık “yeni normal” ifadesini kullanıyoruz.
Ben bu ifadeye biraz temkinli yaklaşıyorum.
Çünkü bir durumu normal olarak tanımlamaya başladığımızda, farkında olmadan onun sonuçlarını da kabullenme eğilimine girebiliyoruz.
Oysa sel felaketlerinin meydana gelme ihtimalinin artması, ortaya çıkan bütün kayıpların kaçınılmaz olduğu anlamına gelmiyor.
Bilimsel verilerin şehir planlamasında daha fazla kullanılması, riskli alanların doğru değerlendirilmesi, insanların afet bilincinin güçlendirilmesi ve ekonomik açıdan kırılgan kesimlerin korunmasıyla önemli farklar yaratmak mümkün.
Bunun için afetlere yalnızca yaşandıktan sonra müdahale edilmesi gereken olaylar olarak bakmaktan uzaklaşmamız gerekiyor.
Belki de asıl değişim burada başlayacak.
Bugün hepimiz daha güvenli şehirlerde, daha öngörülebilir bir yaşam sürmek istiyoruz. Ancak değişen doğa koşullarında güvenliğin kendiliğinden oluşmasını bekleyemeyiz.
Son günlerde yaşanan selleri değerlendirirken benim üzerinde durduğum konu yalnızca yağışların şiddeti değil, bu olayların bize ne kadar tanıdık gelmeye başladığı.
Çünkü afetlere alışmak başka, onlara hazır olmak bambaşka bir şey.
Ve belki de artık en fazla üzerinde düşünmemiz gereken fark bu.