BİR BEBEĞİ EMZİRMEK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ… PEKİ YA VİCDANINIZ?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Sabah işe giderken bir video izledim. Kadınlara, “Bebeğinizi emzirmek zorunda değilsiniz.” diye başlayan sözleri duyunca beynimden vurulmuşa döndüm.
Belki söyleyen kişi bunu kadınların tercih hakkı üzerinden değerlendiriyordu. Ancak benim zihnimde bambaşka bir hikâye canlandı. Çünkü ben, bir bebeğin yalnızca beslenmeye değil, şefkate, merhamete ve sahiplenilmeye de ihtiyaç duyduğu bir hikâyeye tanıklık ettim.
Hepsini geçtim de bir bebeğin emzirilmesinin reddedilmesi, benim hem yüreğimi hem de vicdanımı sızlatan bir durumdur.
Bir günlükken bebeğini emzirmeyi reddeden, hatta ona bakmak istemeyen ve sorumluluğunu kabul etmeyen bir kadının sorumluluğunu üstlenen bir hikâyeye bizzat tanıklık etmiş biri olarak söylüyorum bunları. Bekâr olduğu hâlde, sırf bebek ağlamasın, fıtık olmasın, ciğerleri zarar görmesin diye onu emziren ve sütü gelen bir insanın varlığını biliyorum.
Düşünebiliyor musunuz? Kendi evladı olmadığı hâlde bir bebeğin acısına dayanamayan, onun ağlamasına yüreği razı olmayan bir insanın merhametini…
İşte bu yüzden bazı meseleleri yalnızca teorik olarak değil, vicdanımda ve yüreğimde hissederek konuşuyorum.
Elbette her kadının sağlık durumu, şartları ve tercihleri farklıdır. Emziremeyen ya da emzirmemeyi tercih eden her kadını vicdansızlıkla suçlamak doğru değildir. Ancak bir bebeğin dünyaya gelmesiyle başlayan sorumlulukları konuşmaktan da kaçamayız. Mesele yalnızca emzirmek değil, dünyaya getirdiğimiz bir canın sorumluluğunu ne ölçüde üstlendiğimizdir.
Allah kimseye evlenmeyi farz kılmadı. Ancak evlilik, aile kurmak, nesli devam ettirmek ve çocuk yetiştirmek de inancımızda önemli bir yere sahiptir. Rabbimizin buyurduklarında elbette bir hikmet vardır. İnsan, yaptığı seçimlerin sorumluluğunu da üstlenmelidir. Aksi hâlde yük bir kadının ya da bir erkeğin omuzlarına kalır.
Oysa kadının da erkeğin de kendine özgü sorumlulukları vardır.
Mesele, kadın ya da erkek üstünlüğü değil; sorumluluk, saygı ve paylaşım meselesidir.
Feminizm adı altında erkeği ezerek, öteleyerek ve değersizleştirerek güçlü kadın olunmaz. “Ben güçlü kadınım, kimseye mi muhtacım? Eşek gibi yapacak, hayat müşterek!” anlayışıyla aile içindeki saygıyı ve dengeyi sarsmak, güç göstergesi değildir.
Güçlü olmak, karşısındakini güçsüz hissettirmek değil; birlikte güçlü kalabilmektir.
Kadın, aile içindeki bütün sorumlulukları tek başına üstlenmek zorunda olmadığı gibi erkek de sorumluluklarından kaçamaz. Aile, bir tarafın diğerine hükmettiği bir alan değil, iki insanın ortak hayatıdır.
Kendini aile içinde değersiz hisseden, saygı görmediğini düşünen bazı erkekler varlıklarını ve güçlerini ispatlama çabasına girebiliyor. Öte yandan ağır sözler, aşağılamalar ve sürekli çatışma da ilişkileri içinden çıkılmaz hâle getirebiliyor. Ancak burada çok önemli bir çizgiyi unutmamalıyız: Hiçbir söz şiddeti haklı çıkarmaz. Şiddetin sorumluluğu, onu uygulayana aittir.
Saygının kaybolduğu bir ailede huzur da zamanla kaybolur. Bu nedenle eşlerin birbirlerine karşı kullandıkları dili, davranışlarını ve üstlendikleri sorumlulukları ciddiye almaları gerekir.
Evliliğin özü sevgi, saygı, sadakat ve paylaşımdır. “Bir elmanın iki yarısı” sözü de buradan gelir. İki insanın bir araya gelerek bir aile oluşturması, hayatın yükünü birlikte taşıması demektir. Bazen kadın erkeğin eksiğini tamamlar, bazen erkek kadının yükünü hafifletir. Önemli olan, kimin daha fazla yaptığı değil, kimin ne zaman desteğe ihtiyaç duyduğunu görebilmektir.
Bugün kadınların da erkeklerin de çalışma hayatında yer aldığı bir dönemdeyiz. Kadın sosyal hayata katılırken evin bütün yükünü omuzlamak zorunda değildir. Erkek de yalnızca evin maddi sorumluluğunu yerine getirerek aile hayatındaki bütün görevlerini tamamladığını düşünmemelidir.
Hanım dışarı çıkıyor; eşinden faturayı ödemesini, pazardan ve manavdan alışveriş yapmasını istiyor. Bunlar hayatın olağan sorumluluklarıdır. Ancak mesele, bütün işlerin bir tarafın üzerine yığılması değil, karşılıklı anlayışla paylaşılmasıdır.
Kadının güçlü olması, erkeğin sorumluluklarını elinden alması anlamına gelmez. Erkeğin de eşinin emeğini görmezden gelerek bütün yükü ona bırakması kabul edilemez.
Hayat müşterekse sorumluluk da müşterektir.
Ne yazık ki bazen insanlar paylaşmayı değil, hükmetmeyi tercih ediyor. Evlilik bir ortaklık olmaktan çıkıp güç mücadelesine dönüşüyor. Bir taraf diğerini sürekli eleştiriyor, küçümsüyor ve kendi istediği kalıba sokmaya çalışıyor.
Sonra şu sözleri duyuyoruz:
“Ben neden başkasının yükünü taşıyayım? Neden bir insanı adam etmekle uğraşayım? Niye kahrını çekeyim? İstediğim zaman gider, istediğim zaman gelirim. Gerekirse imam nikâhı yaparım.”
Oysa evlilik, bir insanı baştan yaratma projesi değildir. İki insanın birbirini tanıyarak, anlayarak, gerektiğinde değişerek ve ortak bir hayat kurarak yol almasıdır. Sorumluluktan kaçmak kadar, karşısındakini kendi istediği kalıba sokmaya çalışmak da ilişkiyi yıpratır.
Peki sonra ne oluyor?
Boşanmalar neden artıyor? Evlilikler neden azalıyor? İnsanlar neden aile kurmaktan çekiniyor?
Elbette bu soruların tek bir cevabı yok. Ekonomik şartlar, geçim sıkıntısı, iletişimsizlik, şiddet, güvensizlik ve sorumlulukların paylaşılmaması bu tablonun nedenleri arasında yer alıyor. Ancak bütün bunların içinde unutmamamız gereken bir gerçek var:
Aile, yalnızca aynı evde yaşamak değil; birbirinin hakkını, emeğini, onurunu ve sorumluluğunu gözetmektir.
Bir kadın olarak bu meseleleri dile getirmekten çekinmiyorum. Çünkü bir kadının, başka bir kadının yanlış bulduğu davranışlarını toplumsal huzur, aile sağlığı ve çocukların geleceği açısından ele alması da kıymetlidir.
Kadın olmak, her kadının yaptığı her davranışı savunmayı gerektirmez. Erkek olmak da her erkeğin davranışını haklı çıkarmayı gerektirmez. Doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilmek; cinsiyetin değil, vicdanın tarafında durabilmektir.
Bunu söylemek omurga ister, yürek ister. Hele ki bir kadının başka bir kadının yanlışını dile getirmesi, kimi zaman kendi hemcinsleri tarafından bile yanlış anlaşılmasına neden olabilir. Ancak hakikati dile getirmek, bir tarafı yüceltip diğerini ezmek değildir. Asıl mesele, herkesin kendi sorumluluğuyla yüzleşebilmesidir.
Üzücü olan bir başka gerçek de aile kavramı üzerine konuşan bazı insanların, aileye duyulan saygıyı ve aile olmanın sorumluluklarını yeterince özümsememiş olmasıdır. Aileyi anlatmak başka, aile olmanın gereğini yerine getirmek başkadır.
Parçalanmış ailelerin acılarını yaşamış insanlar da aile hakkında söz söyleyebilir. Önemli olan, yaşananlardan ders çıkarmak ve aynı acıların başka insanların hayatında tekrarlanmasını önlemektir.
Benim derdim kadını suçlamak da erkeği aklamak da değil. Benim derdim, bir bebeğin sahipsiz kalmaması, bir annenin yalnız bırakılmaması, bir babanın sorumluluktan kaçmaması ve hiçbir insanın aile içinde değersizleştirilmemesidir.
Çünkü bir çocuğun dünyaya gelmesi kadar, o çocuğa sevgiyle sahip çıkmak da sorumluluktur.
Bir bebeğin ihtiyacı yalnızca süt değildir; güven, şefkat ve korunmadır. Bir annenin ihtiyacı yalnızca sorumluluklarını yerine getirmesinin beklenmesi değil, gerektiğinde desteklenmesidir. Bir babanın görevi de yalnızca uzaktan izlemek değil, çocuğunun hayatında gerçek bir sorumluluk üstlenmektir.
Aileyi ayakta tutan, kimin daha güçlü olduğu değil; kimin ne zaman elini taşın altına koyabildiğidir. Kadın erkeği, erkek kadını ezmeden; birbirini tüketmeden, birbirinin yükünü hafifleterek yaşayabilmektir mesele.
Şunu beynimizin bir köşesine yazalım:
Güçlü kadın, erkeği ezmek zorunda değildir. Güçlü erkek, kadını susturmak zorunda değildir.
Sağlam bir ailede hiç kimsenin kendini ispatlamak için diğerini değersizleştirmesine gerek yoktur.
Çünkü aile, birinin kazandığı, diğerinin kaybettiği bir mücadele alanı değil; iki insanın birlikte kazanmaya çalıştığı bir hayat yolculuğudur.
Ve bazen insanın vicdanına dokunan tek bir soru, uzun uzun anlatılan sözlerden çok daha fazlasını söyler:
Bir bebeğin ihtiyacını konuşurken, onun sorumluluğunu kim üstlenecek?