BİR ÖĞRETMENİN SÖZÜ, BİR FİNCAN ÇAY VE YILLARA MEYDAN OKUYAN VEFA
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bazı insanlar vardır; aradan yıllar geçse de hafızanızdaki yerleri hiç değişmez. Bir sözleri, bir bakışları, hatta sınıfta söyledikleri küçük bir cümle bile yıllar sonra gelir, yüreğinizin bir köşesine dokunur. Çünkü insanın hafızasında yalnızca yaşadıkları değil, kendisine iz bırakan insanlar da yaşar.
Bugün yine Mecitözü’nün o güzel günlerine, lise sıralarımıza, öğretmenlerimize ve yıllar geçmesine rağmen kopmayan dostluklarımıza uzanmak istedim.
Bugün arkadaşım Ali Gümüş ile görüştük. Babası Ahmet Gümüş, lisede matematik öğretmenimizdi. Kendisine, diğer öğretmenlerimize olduğu gibi büyük bir saygı duyardık. Ali ile konuşurken Ahmet Gümüş hocamızla ilgili hiç unutmadığım bir hatıra geldi aklıma.
Bilirsiniz, birisi hapşırdığında hemen “Çok yaşa!” deriz. Biz de sınıfta Ahmet Gümüş hocamız hapşırdığında hep bir ağızdan “Çok yaşa hocam!” derdik. Fakat hocamız bu sözümüze kızar, bize dönerek şöyle söylerdi:
“Sizin dediğinizle mi ben çok yaşayacağım?”
O zamanlar bu sözlerine biraz çekinir, biraz da kendi aramızda gülümserdik. Bugün geriye dönüp baktığımda o anlar bile ne kadar kıymetli geliyor insana. Bir zamanlar sınıfımızda bize kızan, bizi uyaran, dersimizi öğreten hocamızın sağlık durumunu duyunca üzülüyor; geçmiş olsun dileklerimizi ve güzel hatıralarımızı onunla birlikte anıyoruz.
Ali Gümüş beni arayıp babasının hastanede olduğunu ve rahatsızlandığını söylediğinde gerçekten üzüldüm. İnsan böyle zamanlarda anlıyor ki yıllar geçse de öğretmenlerimiz yalnızca geçmişimizde kalan insanlar değil, gönlümüzde yerleri daima ayrı olan değerlerimizdir.
Bugünkü yazımı biraz da bu yüzden Mecitözü’ne, lise yıllarımıza ve hâlâ birbirimizi arayıp sorabildiğimiz dostlarımıza ayırmak istedim.
Çünkü dostluk dediğimiz şey, aynı masada oturmakla sınırlı değildir. Bazen kilometrelerce uzakta olursunuz ama bir telefonla gönüller yeniden yan yana gelir.
Semih Aksoy kardeşim de sağ olsun, beni sık sık arar, hâlimi hatırımı sorar. Çorum’a ne zaman gitsem Mustafa Ceyhan, Mustafa Alapala, Ali Gümüş ve Semih Aksoy ile bir araya gelmeye çalışırız. Bir araya geldiğimizde söz dönüp dolaşıp eski günlere gelir. Hatıralar tazelenir, geçmişin kapıları aralanır. Bir bakarsınız, yıllar önceki gençliğimiz yeniden oturmuş karşımıza.
İnsan yaş aldıkça anlıyor ki dostluk, her gün görüşmek değil; araya zaman ve mesafeler girse de birbirinin gönlündeki yerini kaybetmemektir.
Bir de Hasan Biçer hocam var ki kendisini anmadan geçmek olmaz.
Genellikle resim atölyesine uğrarım. Gitmeden önce telefon açar, “Hocam, müsaitseniz geleceğim.” derim. Ben daha atölyeye ulaşmadan çayı koyar, ben vardığımda çay demlenmiş olur.
O çayın tadını nasıl anlatsam bilmiyorum. İnanın, Hasan Biçer hocamın demlediği çayın yeri başkadır. Benim çaya düşkünlüğümü de bilir. Oturur, eski günlerden konuşur, hatıralarımızı paylaşırız. Çay biter, sohbet devam eder; sonunda bir çay daha içmeden kalkmak kolay olmaz.
Ama mesele yalnızca çay değil elbette.
İnsana kendisini bekleyen birinin olması, kapısını gönül rahatlığıyla çalabilmesi, karşısında samimiyet bulması ne büyük zenginliktir. Bir fincan çay bazen saatlerce anlatamayacağınız sevgiyi, dostluğu ve vefayı anlatır.
Geçen gün bir arkadaşım sordu:
“Sen kimlerle görüşüyorsun?”
Yazılarımı takip ediyormuş, merak etmiş.
Belki aynı masada her zaman yan yana gelemiyoruz ama Erdal Turan, Hüseyin Eraydın, Rıza Elma, Hüseyin Yıldız Haşim Seçgel ve Tekin Yüksek ile görüşmeye, haberleşmeye devam ediyoruz. Sağ olsunlar, arar sorarlar. Biz de onları arar, hâllerini hatırlarını öğreniriz.
Öğretmenlerimizden Ruhi Değirmenci, Doğan Göçmen, Sevinç ve Davut Ekinci oğlu hocalarımızla da telefonlaşır, imkân buldukça görüşürüz.
Bütün isimleri burada sayamasam da gönlümde yeri olan, hatıralarımda yaşayan nice arkadaşım ve öğretmenim var. Birini anmak diğerini unutmak değildir. İnsan geçmişine baktığında kendisinde emeği olan herkese ayrı ayrı teşekkür etmek istiyor.
Çünkü bizler yalnızca okul sıralarında ders öğrenmedik. Hayatı, insanı, sevgiyi, saygıyı, doğruluğu ve dürüstlüğü de öğrendik.
BİR ÖĞRETMENE DUYULAN SAYGI, İNSANIN TERBİYESİNDE SAKLIDIR
Hasan Biçer hocamla sık sık bir araya gelirim. Buna rağmen kendisi benim sigara kullandığımı bilmez; çünkü yanında sigara içmem. Bu, yalnızca bir alışkanlık meselesi değil, benim için eskiden kalan bir saygı ve hürmet anlayışıdır.
Öğretmenimizin yanında nasıl oturacağımızı, nasıl konuşacağımızı, nasıl davranacağımızı bilirdik. Bırakın sigara içmeyi, ayak ayak üstüne atmaya bile elimiz varmazdı.
Bugün bazılarına bunlar küçük ayrıntılar gibi gelebilir. Oysa insanın karakteri çoğu zaman böyle küçük görünen davranışlarda kendini belli eder.
Biz ilkokulda, ortaokulda okurken çarşıya çıktığımızda öğretmenlerimizle karşılaşmamak için bazen ara sokakları kullanırdık. Yanlış anlaşılmasın, öğretmenlerimizden kaçmamızın sebebi onları sevmememiz değildi. Tam tersine, duyduğumuz saygıdan dolayı kendimizi toparlamak, onların karşısına düzgün çıkmak isterdik.
Şayet bir yerde karşılaşırsak hemen önümüzü ilikler, selamımızı verir, saygıyla yollarımıza devam ederdik.
Bugün bunları anlatırken geçmişi kusursuz göstermek gibi bir niyetim yok. Her dönemin kendine göre eksikleri, yanlışları vardır. Ancak geçmişten bugüne taşıyabileceğimiz güzel değerleri de unutmamalıyız.
Çünkü saygı, insanın yaşına göre değil, karakterine göre taşıdığı bir erdemdir. Öğretmene hürmet, anne babaya sevgi, büyüğe saygı, küçüğe şefkat; insanı insan yapan değerlerin başında gelir.
TERBİYE AİLEDE BAŞLAR, OKULDA PEKİŞİR
Yazılarımda sık sık söylerim:
Ahlak önce ailede başlar, okulda pekişir.
Anne ve baba, çocuğun ilk öğretmenidir. Çocuk evinde sevgiyi, saygıyı, paylaşmayı, doğru söylemeyi ve başkasının hakkına riayet etmeyi öğrenir. Okul ise bu değerlerin bilgiyle, disiplinle ve sorumlulukla güçlendiği yerdir.
Bizim öğrencilik yıllarımızda okulda bir disiplin anlayışı vardı. Dersini çalışmayanın, kurallara uymayanın, arkadaşına zarar verenin karşısında bir yaptırım bulunurdu. Elbette geçmişteki her uygulamanın doğru olduğunu söyleyemeyiz. Çocuğa şiddeti, aşağılamayı ya da korkutmayı eğitim yöntemi olarak görmemeliyiz. Disiplinin asıl amacı cezalandırmak değil, doğruyu öğretmek ve sorumluluk kazandırmaktır.
Bizim zamanımızda aileler çoğu zaman öğretmenle aynı noktada buluşurdu. Öğretmen bir öğrenciyi uyardığında aile önce çocuğunun ne yaptığını anlamaya çalışırdı. Çünkü anne baba da öğretmenin çocuğunu tanıdığına, onun iyiliğini istediğine inanırdı.
Öğretmen, öğrencisinin yalnızca ders notunu değil, davranışlarını, kabiliyetlerini ve eksiklerini de bilirdi. Kimin desteğe, kimin teşvike, kimin daha fazla sorumluluk almaya ihtiyacı olduğunu anlamaya çalışırdı.
Bugün eğitim şartları değişti, imkânlar arttı, teknoloji gelişti. Fakat hiçbir teknolojinin tek başına öğretemeyeceği şeyler var: Vicdan, merhamet, vefa, doğruluk ve dürüstlük.
Bir çocuğun çok iyi matematik bilmesi elbette kıymetlidir. Ancak öğrendiği bilgiyi insanlığın yararına kullanması, başkasının hakkını gözetmesi, anne babasına sahip çıkması ve verdiği sözü tutması da en az o bilgi kadar önemlidir.
Bizim asıl gayemiz, yalnızca başarılı öğrenciler değil; iyi insanlar yetiştirmek olmalıdır.
ESKİDEN KORKU DEĞİL, SAYGI AĞIR BASARDI
“Biz öğretmenlerimizden korkardık.” dediğimizde bazen yanlış anlaşılabiliyoruz.
Evet, öğretmenimizin karşısında daha dikkatli davranırdık. Ama bu duygunun içinde çoğu zaman sevgimiz, saygımız ve mahcup olmama isteğimiz vardı. Öğretmenimizi üzmekten, ailemizin güvenini boşa çıkarmaktan çekinirdik.
Keşke bugünün çocukları da yanlış yaptıklarında bir durup düşünebilseler. Ancak bunu korkuyla değil, vicdanlarıyla yapabilseler. Bir büyüğün uyarısını düşmanlık olarak değil, kendileri için bir iyilik fırsatı olarak görebilseler.
Çocuklarımızın soru sormasından, düşüncelerini ifade etmesinden, haklarını bilmesinden rahatsız olmamalıyız. Fakat haklarını bilen çocuklarımızın başkalarının haklarına da saygı duymasını öğretmeliyiz.
Özgürlük ile sorumluluk, sevgi ile disiplin birbirinin düşmanı değildir. Asıl mesele, bunları doğru bir şekilde bir araya getirebilmektir.
Çünkü terbiyeli olmak susmak, her söylenene boyun eğmek değildir. Terbiyeli olmak, doğruyu söylerken bile insanın onurunu koruyabilmektir.
VATAN SEVGİSİ, ÖNCE İNSAN YETİŞTİRMEKLE BAŞLAR
Bütün bu hatıraları anlatırken konu dönüp dolaşıp yine vatan sevgisine geliyor.
Çünkü vatan dediğimiz şey yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak parçası değildir. O toprakların üzerinde yetişen çocuklarımız, bizi büyüten anne babalarımız, bize ilim öğreten öğretmenlerimiz, zor günümüzde yanımızda duran dostlarımız ve geçmişten geleceğe taşıdığımız değerlerimizdir.
Bayrağımızın gölgesinde huzurla yaşayabilmek için birbirimize saygı duymalı, birbirimizin hakkını gözetmeli, doğru ve dürüst olmayı hayatımızın merkezine koymalıyız.
Vatan sevgisi, yalnızca bayrağımızı gördüğümüzde gururlanmak değildir. O bayrağın altında yaşayan insanlara sahip çıkmak, yaşlılarımızı unutmamak, anne babamızın kıymetini bilmek, öğretmenlerimize hürmet etmek ve çocuklarımıza güzel bir gelecek bırakmak da vatan sevgisinin bir parçasıdır.
Anne babamızın duası, öğretmenimizin emeği, dostumuzun vefası ve milletimizin birliği; hepsi aynı büyük değerler dünyasının parçalarıdır.
Birbirimize doğruyu söyleyebiliyorsak, hakkı gözetebiliyorsak, zor günümüzde dostumuzun kapısını çalabiliyorsak, geçmişimizi unutmadan geleceğe yürüyebiliyorsak hâlâ kaybetmediğimiz çok şey var demektir.
MECİTÖZÜ, HATIRALARIMIZ VE BİZİ BİZ YAPAN DEĞERLER
Bugün geriye dönüp baktığımda Mecitözü benim için yalnızca bir ilçe, lise yılları da yalnızca geçmişte kalmış bir dönem değildir.
Orada öğretmenlerimizin sesi, arkadaşlarımızın gülüşü, çarşıdaki karşılaşmalarımız, uzun sohbetlerimiz ve dostlarımızla içtiğimiz çaylar var.
Aradan yıllar geçti. Kimi arkadaşlarımızla aynı şehirdeyiz, kimileriyle aramızda mesafeler var. Hayat hepimizi farklı yollara götürdü. Ancak birbirimizi arayıp sorabiliyorsak, bir hastalık haberine üzülüyor, bir dostun sesini duyunca seviniyorsak demek ki aramızdaki bağlar hâlâ güçlü.
Bugün Ali Gümüş'ün babası Ahmet Gümüş hocamızın rahatsızlığını duyunca hissettiğim üzüntü de bunun bir göstergesi. İnsan, kendisine emek veren öğretmenlerini kolay kolay unutamıyor.
Hasan Biçer hocamın atölyesinde içtiğim bir bardak çay da bana yalnızca çayın lezzetini değil, yılların eskitemediği dostluğu hatırlatıyor.
Belki eskisi gibi her gün yan yana değiliz. Belki artık gençlik yıllarımızdaki kadar çok vaktimiz de yok. Ama gönlümüzde taşıdığımız insanlar için bir telefon açmaya, hâl hatır sormaya, bir fincan çayı paylaşmaya vaktimiz olmalı.
Çünkü vefa, insanın geçmişine duyduğu saygıdır. Dostluk, mesafelerin aşamadığı bir gönül bağıdır. Doğruluk ve dürüstlük, insanın kendisine bıraktığı en kıymetli mirastır.
Bizler örf ve âdetlerimizi, aile terbiyemizi, öğretmenlerimize duyduğumuz hürmeti ve birbirimize sahip çıkma alışkanlığımızı koruyabilirsek geleceğe daha sağlam yürürüz.
Teknoloji gelişsin, şehirler büyüsün, hayat değişsin. Bunlara karşı değiliz. Ancak gelişirken insanlığımızı, değişirken özümüzü, büyürken birbirimize duyduğumuz saygıyı kaybetmeyelim.
İstiyorum ki çocuklarımız da yıllar sonra öğretmenlerini güzel hatıralarla ansın. Anne babalarının kıymetini bilsin. Dostlarının kapısını çalsın. Verdikleri sözü tutsun. Bayrağını sevsin, vatanına sahip çıksın ve her şeyden önce iyi insan olmanın değerini anlasın.
Çünkü bir milletin gerçek zenginliği yalnızca yolları, binaları ve teknolojisi değildir. O milletin gerçek zenginliği; yetiştirdiği iyi insanlar, koruduğu değerler ve birbirine duyduğu güvendir.
Mecitözü'nden kalan hatıralarımız bize bunu bir kez daha hatırlatıyor.
Bir öğretmenin sözü yıllarca unutulmuyorsa, bir dostun telefonu insanı mutlu ediyorsa, bir fincan çay geçmişi bugüne taşıyabiliyorsa demek ki insan hayatında parayla ölçülemeyen değerler hâlâ var.
Yeter ki onları unutmayalım.
Yeter ki anne babamızın hakkını, öğretmenlerimizin emeğini, dostlarımızın vefasını bilelim.
Yeter ki doğruluktan, dürüstlükten, merhametten ve sevgiden ayrılmayalım.
Ve yeter ki bu güzel vatanın evlatlarına, bizden sonra da yaşatabilecekleri temiz bir vicdan ve sağlam bir karakter bırakabilelim.
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.
Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.