BİZ OKURKEN HAYAT DA BİZE DERS VERİRDİ!

BİZ OKURKEN HAYAT DA BİZE DERS VERİRDİ!

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ekim 24, 2026 - 16:32

Yine eskiden diye başlayacağım...

Biliyorum, son zamanlarda yazılarımda sık sık eski günlere dönüyorum. Ama ne yapayım? Yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, birlikte büyüdüğümüz insanları hatırladıkça insanın anlatacakları bitmiyor.

Üstelik biz geçmişi yalnızca özlemek için anlatmıyoruz. Bugün sahip olduklarımızın kıymetini anlayabilmek, kaybettiklerimizi fark edebilmek ve gelecek nesillere birkaç hatıra bırakabilmek için anlatıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Çorum'da kıymetli arkadaşım Ali Gümüş ile oturuyorduk. Sohbetimiz sırasında arkadaşlarımız Semih Aksoy ve Muharrem Bulut aradı.

Muharrem'in şimdi ne iş yaptığını Ali'ye sordum.

Eczacı olduğunu, hatta eczanesinin de bulunduğumuz yere yakın olduğunu söyledi.

Hemen, "Öyleyse kalkıp ziyaret edelim." dedik.

Ancak sohbet derken başka işler araya girdi. Bir de Çorum'dan Samsun'a geçecektim. Ziyaretimiz nasip olmadı.

"Bir dahaki gelişimizde mutlaka uğrayalım." diyerek sözleştik.

İşte bazen bir telefon, bazen bir arkadaşın adı, bazen de yarım kalan bir ziyaret insanı yıllar öncesine götürüyor.

Biz de Ali ile başladık eski okul arkadaşlarımızı konuşmaya.

Kim nerede, ne iş yapıyor, kimlerle görüşüyoruz, kimlerden haber alamıyoruz?

Hatırlayabildiğimiz kadarıyla bizim dönemimizde ve bizden önceki dönemlerde liseyi bitiren arkadaşlarımızı saydık.

Birçoğu okumuş, meslek sahibi olmuş, kimi kendi işini kurmuş, kimi devletine ve milletine farklı görevlerde hizmet etmiş.

O yıllarda üniversiteye gitmek bugünkü kadar kolay değildi.

Üniversite sayısı azdı. İmkânlar sınırlıydı. Sınavı kazanmak da okumaya devam etmek de ciddi bir mücadele gerektirirdi.

Bizim zamanımızda üniversite sınavı iki aşamalıydı.

Birinci aşamada ÖSS'ye girerdik. 105 puan barajını geçemeyenler ikinci aşamaya katılamazdı. İkinci aşama ise ÖYS idi. Açıköğretime girişte de birinci aşama sonuçları esas alınırdı.

Birinci aşama sınavları birçok ilde yapılırken ikinci aşama için büyük şehirlere giderdik.

Biz Çorum'da ilk sınava girer, ikinci sınav için Ankara'nın yolunu tutardık.

Ama ne yolculuktu o yolculuklar!

Sınavdan birkaç gün önce Ankara'ya gitmek için sabırsızlanırdık.

Otobüsün neredeyse tamamı arkadaşlarımızla dolardı. Yol boyunca şakalaşmalar, sohbetler, gelecek hayalleri...

Herkesin içinde bir heyecan vardı.

Bir tarafta üniversiteyi kazanma ümidi, diğer tarafta arkadaşlarla birkaç gün daha birlikte olmanın sevinci.

Sınavdan önce de sonra da bir araya gelir, Ankara'yı gezer, konuşur, gülerdik.

Bugün düşünüyorum da biz o otobüslerde yalnızca sınava gitmiyorduk.

Birlikte hayal kurmayı, birbirimizin başarısına sevinmeyi, arkadaşlığı ve hayatın sorumluluğunu öğrenmeye gidiyorduk.

Çünkü o yıllarda okumak yalnızca bir diploma almak değildi.

Bir ailenin umudunu taşımaktı.

Anne babanın alın terini boşa çıkarmamaktı.

Memleketine, milletine faydalı bir insan olabilmekti.

Üniversiteye giden arkadaşlarımızın çoğu ailelerinin hangi şartlarda kendilerini okuttuğunu çok iyi bilirdi.

Babamızın cebindeki paranın nasıl kazanıldığını, annemizin evde nelerden fedakârlık ettiğini düşünürdük.

Harçlığımızı dikkatli kullanırdık.

Bir ay yetecek parayı mümkün olduğunca idare etmeye çalışırdık.

Hatta babamız telefonla ya da karşılaştığımızda:

"Oğlum, harçlığın bitti mi, paran var mı?" diye sorduğunda çoğumuzun cevabı hazırdı:

"Var baba, merak etme."

Belki cebimizde çok az para kalmış olurdu.

Ama yine de ailemizi sıkıntıya sokmak istemezdik.

Ben kendi yaşadıklarımdan ve arkadaşlarımdan biliyorum. Kolay kolay "Param yetmiyor." diyen duymazdık.

Bu, herkesin bolluk içinde yaşamasından değildi.

Tam tersine, yokluğun ne demek olduğunu bilmemizdendi.

Biz paranın miktarından önce, o paranın arkasındaki emeği düşünürdük.

Lisede okuduğumuz yıllar da farklı değildi.

Bugünkü gibi çeşit çeşit yiyeceklerin bulunduğu kantinlerimiz yoktu.

Bizim okul kantinimizde simit, poğaça ve birkaç kırtasiye malzemesi bulunurdu.

Tost bile hatırlamıyorum.

Teneffüslerde kantine uğrar, bazen bir simit alırdık.

Ama her gün değil!

Çünkü her sabah harçlık alıp okula gitmek gibi bir alışkanlığımız yoktu.

Kimimizin ailesinin imkânı iyiydi, kimimizin dardı. Ama aynı sınıfta, aynı sırada, aynı öğretmenin karşısında otururduk.

Elbette o günlerde de imkân farkları vardı. Fakat biz arkadaşlığımızı kimin cebinde ne kadar para olduğuna göre kurmazdık.

Öğle arasında okuldan çıkar, yürüyerek evimize giderdik.

Annemizin hazırladığı yemeği yer, tekrar okula dönerdik.

Sabah okula giderken de akşam dönerken de kendi başımızaydık.

Kimse bizi kapıda bekleyip arabayla götürmez, okul çıkışında almaya gelmezdi.

Yürürdük.

Yağmurda yürürdük, soğukta yürürdük.

Yorulduk diye okuldan vazgeçmezdik.

Çünkü hayatın bazı sorumluluklarının küçük yaşta başladığını bilirdik.

Bugün çocuklarımızın daha iyi şartlarda eğitim görmesine elbette seviniyorum.

Onların bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmesini istemem.

Ama daha iyi imkânlara kavuşurken sorumluluk duygusunu, sabrı, kanaati ve emeğe saygıyı da kaybetmemeliyiz.

Çünkü bir çocuğa her istediğini vermek başka, hayat karşısında güçlü durmayı öğretmek başka şeydir.

Gelelim bugüne...

Şimdi hemen her yerde üniversite var.

Eskiden üniversiteye girebilmek büyük bir başarıydı. Bugün yükseköğretime ulaşmak çok daha kolaylaştı.

Bu elbette güzel bir gelişme.

Memleketimizin her köşesinde gençlerimizin eğitim imkânına kavuşması hepimizin arzusudur.

Ancak insan ister istemez düşünüyor.

Üniversiteler çoğaldı, diplomalar çoğaldı.

Peki, mezunlarımızın iş imkânları aynı ölçüde çoğaldı mı?

Bugün üniversite bitirdiği hâlde iş bulamayan, yıllarca sınavlara hazırlanan, mesleğini yapamayan nice gencimiz var.

Aileler yıllarca çocuklarını okutuyor.

Gençler emek veriyor, umut ediyor, hayaller kuruyor.

Sonra bir bakıyorlar ki ellerinde diploma var ama önlerinde belirsiz bir gelecek duruyor.

İşte insanın içini asıl acıtan da budur.

Bir ülkenin gençleri diploma sahibi oldukları hâlde gelecek kaygısı taşıyorsa, üzerinde düşünmemiz gereken mesele yalnızca eğitim değil, o eğitimin hayata nasıl karşılık bulduğudur.

Bizim gençlerimizin kabahati ne?

Okumak istemeleri mi?

Meslek sahibi olmak istemeleri mi?

Kendi ayakları üzerinde durmak, anne babalarına yük olmadan hayatlarını kurmak istemeleri mi?

Elbette hayır!

Gençlerimizi suçlamak yerine onlara imkân hazırlamamız gerekiyor.

Üniversitelerimiz yalnızca mezun vermemeli; memleketin ihtiyaçlarına cevap veren, üreten, araştıran, düşünen, ahlaklı ve sorumluluk sahibi insanlar yetiştirmelidir.

Çünkü bu vatanın yalnızca diplomalı insanlara değil; işini seven, hakkıyla yapan, milletinin derdini kendi derdi bilen insanlara ihtiyacı var.

Öğretmen olacaksa öğrencisini sevecek.

Doktor olacaksa hastasına merhamet gösterecek.

Mühendis olacaksa yaptığı işin sorumluluğunu taşıyacak.

Esnaf olacaksa müşterisinin hakkını koruyacak.

Devlet görevlisi olacaksa makamını millete hizmet yeri bilecek.

Ve hangi mesleği yaparsa yapsın, kazandığı bilgiyi yalnızca kendisi için değil, ülkesi ve insanlık için de kullanacak.

İşte benim anladığım eğitim budur.

Bütün bunları düşünürken kıymetli dostum Erdal Turan'ın sık sık dile getirdiği bir söz aklıma geldi.

Erdal kardeşimle de yıllara dayanan bir dostluğumuz var.

Aydın'dayken ziyaret etmek nasip olmadı. Şimdi İzmir'e yerleştiler. İnşallah en kısa zamanda kendilerini ziyaret edeceğim.

Eşi Aliye de benim sınıf arkadaşım.

Zaman zaman telefonla görüşür, eski günleri hatırlarız.

Erdal'ın sık sık söylediği şu söz gerçekten üzerinde düşünmeye değer:

"İnsan vardır, karşısına geçince utanırsınız; o kadar insandır. İnsan vardır, karşısına geçince insanlığınızdan utanırsınız; çünkü sadece adı insandır."

Ne kadar düşündürücü bir söz!

Demek ki mesele yalnızca okumak değilmiş.

Mesele yalnızca bir meslek sahibi olmak, bir makama gelmek, para kazanmak da değilmiş.

Asıl mesele insan kalabilmekmiş.

Bilgisi arttıkça kibirlenmeyen, makamı yükseldikçe geçmişini unutmayan, imkânları çoğaldıkça dostlarına sırt çevirmeyen insan olabilmekmiş.

Ben bugün dönüp geçmişe baktığımda en çok bunu görüyorum.

Aradan yıllar geçmiş.

Kimimiz başka şehirlere gitmiş, kimimiz başka mesleklerde çalışmış, kimimiz emekli olmuş.

Ama bir telefonla yeniden aynı günlere dönebiliyoruz.

Ali Gümüş ile otururken Semih Aksoy'un, Muharrem Bulut'un adının geçmesi, Erdal Turan ve Aliye ile yıllar sonra bile görüşebilmek benim için çok kıymetli.

Çünkü biz arkadaşlığı okul kapısında bırakmadık.

Mezuniyetle bitirmedik.

Araya giren yıllara, uzaklaşan şehirlere rağmen birbirimizi hatırlamaya devam ettik.

İşte vefa dediğimiz de biraz budur.

Birlikte okuduğun insanı yıllar sonra da arayabilmek, bir dostunun kapısını çalmayı istemek, eski bir öğretmenini saygıyla hatırlayabilmek...

Bana göre bunların her biri insanın hayat boyunca kazandığı değerlerdir.

Bir de şu var:

Vatan sevgisini yalnızca sözlerimizde aramamalıyız.

Bu ülkenin okullarında yetişen her gencin geleceğine sahip çıkmak da vatan sevgisidir.

Anne babaların emeklerini karşılıksız bırakmamak da vatan sevgisidir.

Öğretmenlerimizin yetiştirdiği çocuklara fırsat sunmak, gençlerimizin kendi memleketlerinde umutla yaşayabilmesini sağlamak da vatan sevgisidir.

Ay yıldızlı bayrağımızın altında yetişen hiçbir gencimizin kendisini değersiz, sahipsiz ve geleceksiz hissetmemesi gerekir.

Biz geçmişte zor şartlarda okuduk.

Bugünün gençleri ise başka zorluklarla mücadele ediyor.

Biz üniversite kapısından içeri girebilmenin mücadelesini verdik.

Onlar üniversiteden çıktıktan sonra hayata tutunabilmenin mücadelesini veriyor.

Dün gençlerin önünde üniversite kapısı vardı, bugün ise mezuniyet sonrasında iş kapısı var. Her iki kapının ardında da aynı şey bekleniyor: Bir ömürlük umut.

O nedenle geçmişi överken bugünün gençlerine haksızlık etmeyelim.

Bizim zamanımızın güzel taraflarını anlatalım ama onların yaşadığı sıkıntıları da görmezden gelmeyelim.

Bizim neslimizin görevi yalnızca "Eskiden böyleydi." demek olmamalı.

Yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi gençlere aktarmak, onların önünü açmak, tecrübelerimizle kendilerine destek olmak da bizim sorumluluğumuzdur.

Ve unutmayalım...

Bir milletin geleceği yalnızca açtığı üniversitelerin sayısıyla değil, yetiştirdiği insanların vicdanıyla, bilgisiyle, ahlakıyla ve o insanlara sunduğu fırsatlarla şekillenir.

Biz eski günleri geri getiremeyiz.

O otobüs yolculuklarını, okul kantinindeki simitleri, öğle arasında eve koştuğumuz günleri yeniden yaşayamayız.

Ama o günlerden kalan güzel değerleri yaşatabiliriz.

Dostluğu, vefayı, saygıyı, emeğin kıymetini ve memleket sevgisini yeni nesillere aktarabiliriz.

Belki de bugün en çok buna ihtiyacımız var.

Çünkü biz okurken hayat da bize ders verirdi. Şimdi ise çocuklarımızın yalnızca okullardan değil, bizlerden de öğrenecekleri güzel şeyler olmalı.

Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.

Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.