Bugünü Kurtarmaya Çalışırken Yarını Kaybetmek
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bugünü Kurtarmaya Çalışırken Yarını Kaybetmek
Geçim mücadelesinin gölgesinde geçmişini unutmaya, geleceğini düşünmeye fırsat bulamamaya başlayan bir toplum ne kaybeder?
Bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca ekonomik göstergelerle, üretim rakamlarıyla ya da tüketim kapasitesiyle ölçülemez. Asıl mesele, insanların hayatlarını sürdürmeye çalışırken düşünmeye, sorgulamaya ve geleceklerini şekillendirmeye ne kadar fırsat bulabildiğidir.
Bugün kendimize sormamız gereken önemli bir soru var: Hayatımızı yaşamak için mi mücadele ediyoruz, yoksa yalnızca ayakta kalabilmek için mi yaşıyoruz?
Özellikle gençler açısından bu sorunun ayrı bir anlamı bulunuyor. Eğitimini tamamlamak, iş bulmak, barınma ihtiyacını karşılamak ve ekonomik bağımsızlığını kazanmak isteyen milyonlarca insan için gelecek planları çoğu zaman bugünün zorunluluklarının gerisinde kalabiliyor. İnsan, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığında uzun vadeli hedeflerine zaman ve enerji ayırmakta da güçlük çekebiliyor.
Ancak mesele yalnızca geçim sıkıntısı değildir. Asıl üzerinde durmamız gereken konu, geçim mücadelesinin insanın düşünce dünyasında ne kadar yer kapladığıdır.
Günü kurtarmak, geleceği kurmakla aynı şey değildir.
Bir insanın bütün dikkatini ay sonunu getirmeye, borçlarını ödemeye ve ertesi gününü planlamaya ayırmak zorunda kaldığını düşünelim. Böyle bir durumda toplumsal meseleleri takip etmek, tarihini öğrenmek, ülkesinin geleceği üzerine düşünmek ve ortak sorunlara katkı sunmak için ne kadar zamanı kalacaktır?
Bu soruyu sorarken gençleri suçlamak yerine, içinde yaşadıkları şartları anlamaya çalışmalıyız. Çünkü bireyin düşünce dünyasını yalnızca kendi tercihleri değil; ekonomik koşullar, çalışma hayatı, eğitim imkânları, sosyal çevresi ve iletişim araçları da şekillendirir.
Modern yaşam, insanı sürekli üretmeye, rekabet etmeye, tüketmeye ve daha fazlasını elde etmeye yönlendirebiliyor. Başarı zaman zaman sahip olunanlarla, mutluluk tüketimle, toplumsal değer ise ekonomik güçle ölçülebiliyor. Böyle bir ortamda insanın kendisine ve çevresine ayırdığı zaman daralırken hayatın anlamını yalnızca maddi hedefler üzerinden değerlendirme riski de büyüyor.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. İnsanların sürekli kendi hayatlarını düşünmek zorunda kalmaları, mutlaka bilinçli bir planın sonucu değildir. Ekonomik rekabet, kısa vadeli kazanç beklentileri, yüksek yaşam maliyetleri ve dijital platformların dikkat üzerindeki etkileri, farklı aktörlerin kararları sonucunda da insanları gündelik kaygılara daha fazla yöneltebilir.
Bununla birlikte büyük sermayenin, uluslararası şirketlerin ve ekonomik karar alma süreçlerinde etkili olan aktörlerin toplumların yaşam koşulları üzerinde önemli etkileri bulunabilir. Bu etkinin hangi alanlarda ortaya çıktığını, kimlere nasıl yansıdığını ve hangi politikalarla güçlendiğini somut veriler üzerinden tartışmak gerekir.
Asıl mesele, bütün dünyayı yöneten tek bir merkez ya da gizli bir plan bulunduğunu varsaymak değildir. Asıl mesele, ekonomik ve toplumsal düzenin ortaya çıkardığı sonuçları sorgulamaktır.
Bir sistemin insanların hayatını nasıl etkilediğini anlamak için o sistemi yöneten herkesin aynı amacı taşıdığını kanıtlamak zorunda değiliz. Bazen farklı çıkarların, ekonomik teşviklerin ve kısa vadeli kararların bir araya gelmesi, toplumun uzun vadeli ihtiyaçlarının geri planda kalmasına neden olabilir.
Peki, insanlar sürekli geçim derdiyle meşgulken düşünmeye, sorgulamaya ve toplumsal hayata katılmaya yeterince zaman bulamıyorsa bu durumun sonuçlarını kim tartışacaktır?
İşte burada bireyselleşme meselesi karşımıza çıkıyor.
Kendi hayatını kurmak, ekonomik bağımsızlığını kazanmak ve kişisel hedeflerinin peşinden gitmek elbette değerlidir. Hiç kimsenin bireysel mutluluğunu veya geleceğini önemsemesi eleştirilemez. Ancak insanın yalnızca kendi yaşam alanına kapanması ve ortak sorunlara karşı ilgisini kaybetmesi, toplumsal dayanışmayı zayıflatabilir.
Kendi geleceğimizi düşünürken yaşadığımız toplumun geleceğini de düşünebiliriz. Kendi haklarımızı savunurken başkalarının haklarını da önemseyebiliriz. Kendi hayatımızı iyileştirmeye çalışırken bizden sonra gelecek kuşakların nasıl bir dünyada yaşayacağını da sorgulayabiliriz.
Bunlar birbirine zıt sorumluluklar değildir.
Geçmiş, yalnızca geride kalmış olayların toplamı değildir; bugünü anlamamıza yardımcı olan bir hafızadır. Tarihini, kültürünü ve toplumsal deneyimlerini öğrenmeyen insanlar, geçmişte yapılan hataların nedenlerini kavramakta zorlanabilir. Geleceği düşünmeyen toplumlar ise bugünün ihtiyaçlarını karşılarken yarının sorunlarını gözden kaçırabilir.
Bu nedenle gençlerin geçmişle bağ kurabilmesi ve geleceğe ilişkin söz sahibi olabilmesi yalnızca bireysel bir tercih meselesi olarak görülmemelidir. Eğitim sisteminden çalışma koşullarına, kültürel imkânlardan toplumsal katılım yollarına kadar birçok unsur bu süreci etkileyebilir.
Gençlerden daha çok çalışmalarını, daha fazla rekabet etmelerini ve sorunlarını kendi başlarına çözmelerini beklemek yeterli değildir. Onların düşünmeye, okumaya, araştırmaya, üretmeye ve yaşadıkları toplumun meseleleri hakkında fikir geliştirmeye de zaman ayırabilecekleri koşullara ihtiyaç vardır.
Eğitim yalnızca bir meslek edinmenin aracı olmamalı; sorgulama, değerlendirme ve bağımsız düşünme becerilerini de geliştirmelidir. Ekonomik başarı yalnızca büyüme rakamlarıyla değil, insanların yaşam koşulları ve geleceklerini planlayabilme imkânlarıyla da ele alınmalıdır. Toplumsal gelişme ise yalnızca bireylerin ne kadar yükseldiğiyle değil, toplumun birlikte ne kadar ilerleyebildiğiyle de değerlendirilmelidir.
Çünkü geleceği kurmak, bugünün sorunlarından uzaklaşmak değildir. Tam tersine, bugünün sorunlarını anlamak, nedenlerini sorgulamak ve kalıcı çözümler aramak demektir.
Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Biz gençlerden yalnızca kendi hayatlarını kurtarmalarını mı bekliyoruz, yoksa birlikte yaşayacağımız geleceği kurabilmeleri için onlara yeterli imkânı da sunuyor muyuz?
Bu soru yalnızca gençlere değil; ailelere, eğitimcilere, iş dünyasına, karar alıcılara ve toplumun bütün kesimlerine yöneltilmelidir. Çünkü ortak geleceğin sorumluluğu tek bir kuşağın omuzlarına bırakılamaz.
Bugünü kurtarmak zorundayız. İnsanların geçim sıkıntılarını küçümseyerek onlardan sürekli geleceği düşünmelerini beklemek gerçekçi değildir. Ancak bugünün zorunlulukları içinde geleceği bütünüyle unutmak da uzun vadede hepimizin karşısına yeni sorunlar çıkarabilir.
Bir toplumun yarını, insanların yalnızca ne kadar kazandığıyla değil; neyi öğrenebildiğiyle, hangi soruları sorabildiğiyle ve ortak yaşamın geleceğine ne ölçüde katkıda bulunabildiğiyle de şekillenir.
Belki de asıl mesele, insanların neden yalnızca bugünü düşündüğünü sorgulamaktan önce, onlara yarını düşünebilecekleri bir hayat sunup sunamadığımızdır.
Çünkü bir toplumun geleceği, yalnızca bugünün mücadelesini kimin kazandığıyla değil, o mücadele sürerken yarını kurma düşüncesinin ne kadar canlı kalabildiğiyle de belirlenir.