Dünya Artık Güçlünün Hukukuna mı Teslim Oldu?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Adalet güçlülerin kapısına dayandığında, hukukun üstünlüğü neden bir anda tartışma konusu oluyor?
Dünyaya yıllardır demokrasi, insan hakları, özgürlük ve hukukun üstünlüğü dersi veren Amerika Birleşik Devletleri, bu kez uluslararası adalet sistemini derinden sarsan bir kararla gündemde.
ABD yönetimi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında yakalama kararı çıkaran Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) kapsamlı yaptırımlar uygulama kararı aldı.
Ancak asıl dikkat çekici olan yalnızca yaptırımlar değil, Washington yönetiminin kullandığı dil!
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun, mahkemeyi gerekirse “tuğla tuğla” ortadan kaldırmaya yönelik açıklamaları, uluslararası hukuk düzeninin geleceği açısından son derece ciddi soruları beraberinde getiriyor.
Bir devlet, uluslararası bir mahkemenin kararını beğenmediği için o mahkemeyi işlevsiz hâle getirmeye çalışıyorsa, dünyada adaletin güvencesi kim olacaktır?
Hukuk Herkes İçin mi, Yoksa Sadece Güçsüzler İçin mi?
Şimdi herkesin kendisine sorması gereken bir soru var:
Dünyaya hukuk ve demokrasi çağrısı yapan devletler, uluslararası mahkemelerin kararları kendi müttefiklerine dokunduğunda da aynı ilkeleri savunabilecek mi?
Asıl mesele tam da burada başlıyor.
Bugüne kadar uluslararası hukuktan, insan haklarından ve savaş suçlarının cezalandırılmasından söz eden ülkeler, aynı hukuki mekanizmalar kendi siyasi çıkarlarıyla karşı karşıya geldiğinde nasıl bir tutum sergileyecek?
Uluslararası hukuk, yalnızca küçük ve güçsüz devletlerin uymak zorunda olduğu bir kurallar bütünü müdür?
Yoksa dünyanın en güçlü devletleri ve onların müttefikleri de aynı hukuk kuralları karşısında hesap verebilir mi?
Eğer hukuk yalnızca güçsüzlere uygulanıyor, güçlülerin çıkarlarına dokunduğu anda baskı altına alınıyorsa, orada ciddi bir adalet sorunu vardır.
Çünkü hukukun gerçek gücü, güçsüzü cezalandırabilmesinde değil, güçlüden de hesap sorabilmesindedir.
Netanyahu Kararı ve Washington'ın Tepkisi
Uluslararası Ceza Mahkemesi, 21 Kasım 2024 tarihinde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hakkında savaş suçları ve insanlığa karşı suç iddiaları kapsamında yakalama kararı çıkardı.
Elbette yakalama kararı, bir kişinin suçunun kesinleştiği anlamına gelmez. Suçlamalar bağımsız bir yargılama sürecinde değerlendirilmelidir.
Ancak bu noktada benim üzerinde durduğum mesele Netanyahu'nun suçlu olup olmadığına şimdiden hükmetmek değil.
Benim sorguladığım şey çok daha temel:
Bir uluslararası mahkeme, görevini yerine getirdiği için siyasi ve ekonomik baskıyla karşı karşıya bırakılabilir mi?
Washington yönetimi, UCM'nin Amerikan vatandaşları ve İsrail gibi müttefikleri üzerinde hukuka aykırı biçimde yetki kullandığını savunuyor.
Fakat bir mahkemenin yetkisine itiraz etmekle o mahkemenin kaynaklarını keserek faaliyetlerini felç etmeye çalışmak arasında çok büyük bir fark vardır.
Hukuki bir itirazın karşılığı hukuki mücadele olmalıdır.
Mahkemeyi ortadan kaldırma tehdidi değil!
Artık Hukukun Gücü Değil, Güçlünün Hukuku mu Geçerli?
Ben bu gelişmeyi yalnızca ABD ile Uluslararası Ceza Mahkemesi arasında yaşanan diplomatik bir kriz olarak değerlendirmiyorum.
Bana göre yaşananlar, uluslararası hukuk düzeninin ne kadar kırılgan hâle geldiğini gösteren tarihi bir sınavdır.
Bu adım, uluslararası hukukun etkisizleştirilmesi tehlikesinin ve dünyada gücü yetenin kendi hukukunu dikte etme anlayışının ne kadar ileri gidebildiğinin çarpıcı bir göstergesidir.
Bir düşünün...
Bir ülke uluslararası mahkemenin kararını tanımıyor.
Bununla da yetinmiyor.
Mahkemeyle ekonomik ilişkileri hedef alıyor, kaynaklarını kesmeye çalışıyor ve faaliyetlerini sona erdirmekle tehdit ediyor.
Peki yarın başka bir güçlü devlet aynı yöntemi kullanırsa ne olacak?
Savaş suçlarını kim araştıracak?
İnsanlığa karşı suç işlediği iddia edilen kişilerden kim hesap soracak?
Sivillerin, çocukların ve savaş mağdurlarının haklarını kim savunacak?
Uluslararası mahkemeler yalnızca güçlü devletlerin izin verdiği dosyalara mı bakabilecek?
İşte bütün bu sorular, bugünkü gelişmenin neden sadece bir yaptırım kararından ibaret olmadığını ortaya koyuyor.
Gazze'de Ölen Çocukların Adaleti Kimin Sorumluluğunda?
Gazze'de yaşanan insani felaket, uluslararası toplumun vicdanında derin yaralar açtı.
Hayatını kaybeden siviller, yıkılan şehirler, yerinden edilen aileler ve yaşam mücadelesi veren çocuklar...
Bütün bu acıların karşısında insanlığın en önemli beklentilerinden biri, iddia edilen suçların tarafsız ve bağımsız biçimde soruşturulmasıdır.
Burada mesele bir ülkeye, millete veya inanca karşı olmak değildir.
Mesele, sivillerin yaşam hakkını savunabilmektir.
Mesele, suç iddialarının siyasi güç dengelerinden bağımsız olarak soruşturulabilmesidir.
Mesele, adaletin kimliklere ve ittifaklara göre değişmemesidir.
Bir çocuğun yaşam hakkı, dünyanın neresinde doğduğuna veya hangi devletin müttefiki olduğuna göre değer kazanamaz.
Eğer uluslararası hukuk gerçekten evrenselse, mağdurun kimliği de suçlanan kişinin siyasi gücü de adaletin işleyişini belirlememelidir.
Bugün UCM, Yarın Hangi Kurum?
Uluslararası Ceza Mahkemesi kusursuz bir kurum olmayabilir.
Yetkileri, kararları ve uygulamaları elbette eleştirilebilir.
Ancak bağımsız yargı kurumlarının siyasi baskıyla etkisizleştirilmesi, yalnızca o kurumlara değil, gelecekte adalet arayacak bütün toplumlara zarar verme potansiyeli taşır.
Bugün bir mahkemenin finansal ve kurumsal varlığı hedef alınıyorsa, yarın benzer bir baskının başka uluslararası mekanizmalara yönelmeyeceğini kim garanti edebilir?
Daha da önemlisi, dünya bu tür uygulamaları normalleştirirse uluslararası hukukun caydırıcılığı nasıl korunacak?
Hukukun yerini siyasi güç alırsa, adaletin yerini çıkar ilişkileri doldurma tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.
Ve böyle bir dünyada en büyük bedeli güçlü devletler değil, kendisini koruyacak siyasi, ekonomik veya askerî gücü bulunmayan insanlar öder.
Güçlü Olmak Hukukun Üstünde Olmak Değildir!
Bugün geldiğimiz noktada asıl tartışmamız gereken şey, herhangi bir devletin ne kadar güçlü olduğu değil, bu gücün hukuk karşısında sınırlarının bulunup bulunmadığıdır.
Uluslararası hukukun tamamen yok olduğunu söylemek belki hukuken doğru değildir.
Ancak onun bağımsızlığının, etkinliğinin ve evrenselliğinin ciddi biçimde sınandığı açıktır.
Benim itirazım da tam olarak bunadır.
Dünyanın en güçlü devletleri hukuku kendi çıkarlarına göre şekillendirmeye çalışırsa, geriye herkes için geçerli bir adalet anlayışı değil, güçlünün kurallarını belirlediği bir dünya düzeni kalır.
Oysa hukuk, güçlülerin istediği zaman başvuracağı, istemediği zaman yok sayacağı bir araç olmamalıdır.
Adaletin değeri, kime uygulandığında değil, kim olursa olsun uygulanabildiğinde ortaya çıkar.
Ve şimdi bütün dünyaya soruyorum:
Hukuk güçlülerin çıkarlarına dokunduğunda susacaksa, insanlık adaleti nerede arayacak?
Unutmayalım: Hukukun sustuğu yerde adalet değil, güç konuşur. Gücün hukuka hükmettiği yerde ise hiç kimsenin adaleti güvende değildir.