FİLİSTİN’DE, GAZZE’DE ÇOCUK OLMAK, KADIN OLMAK…
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir annenin feryadı, bir çocuğun gözyaşı ve insanlığın sustuğu yer…
Koskoca bir tarihin taş yığınlarının altında kalmasıdır çaresizlik… Gökten yağan bombalarla geçmişini, geleceğini, hayallerini ve sevdiklerini bir anda kaybetmektir korku… Bir zamanlar kahkahaların yankılandığı sıcak yuvaların yerini enkazların, feryatların ve ölüm sessizliğinin almasıdır savaşın gerçek yüzü…
Peki, Filistin’de çocuk olmak ne demektir? Gazze’de kadın olmak, anne olmak; evladının ölümüne gözlerinin önünde tanıklık ederken çaresizliğe mahkûm edilmek ne demektir?
Bunu, ancak yaşayan bir yüreğin hangi acılardan geçtiğini bilenler anlayabilir. Bizler çoğu zaman ekranların karşısında yaşananları izliyor, birkaç damla gözyaşı döküyor, ardından hayatın olağan akışına geri dönüyoruz. Soframız kuruluyor, çayımız demleniyor, çocuklarımız güven içinde uyuyor ve biz başımızı yastığa koyabiliyoruz.
Oysa Gazze’de bir anne, evladının üzerini örtecek bir battaniyeden önce onu hayatta tutabilecek bir lokma ekmeğin, bir yudum suyun peşinde…
İşte insanın yüreğine asıl dokunan da bu tezat değil mi?
Bir tarafta çocuklarının geleceği için hayaller kuran anne babalar, diğer tarafta çocuklarının bir sonraki sabaha sağ çıkıp çıkamayacağını bilmeden karanlığa sığınan aileler…
Bir tarafta hayatın telaşı, diğer tarafta hayatta kalabilmenin mücadelesi…
Ve bütün bunların ortasında, insanlığın vicdanına yöneltilmiş cevapsız sorular.
Biz, bir çocuğun ölümüne nasıl alışabilir hâle geldik?
“Sizi Allah’a şikâyet edeceğim” diyen çocuk…
Hani bir çocuk vardı; gözyaşlarının arasından dünyaya seslenerek, “Sizi Allah’a şikâyet edeceğim,” diyordu.
Bir çocuğun adalet aramak zorunda kaldığı bir dünyada, yetişkinlerin insanlık adına söyleyecek neyi kalmıştı?
O söz, yalnızca bir çocuğun feryadı değildi. O söz; duyulmayan çığlıkların, karşılıksız kalan yardım çağrılarının, görmezden gelinen acıların ve insanlığın vicdanına yüklenen ağır bir sorumluluğun ifadesiydi.
Evladının cansız bedenini kollarında taşıyan bir babanın feryadı, annesini özlediği için mezarlığa giden küçücük bir çocuğun mahzunluğu, açlığın ve korkunun gölgesinde büyümek zorunda kalan yavruların sessizliği…
Bunların hiçbiri sıradan bir haber başlığından ibaret değildir. Her biri, bir insanın ömrü boyunca taşıyacağı kadar ağır bir hikâyedir.
Biz soframızda ne yiyeceğimizi düşünürken Gazze’de çocuklar bir lokma ekmeğe ulaşabilmek için mücadele ediyor. Biz çocuklarımızın okulunu, kıyafetini, geleceğini planlarken oradaki anneler, evlatlarının yaşayıp yaşamayacağını bilememenin korkusuyla baş etmeye çalışıyor.
Bir anne, evladını pamuklara sararak uyutur. Onun üzerine titrer, ateşlendiğinde başucundan ayrılmaz, düştüğünde yarasını öper, korktuğunda bağrına basar.
Gazze’de ise anneler, bir zamanlar koklayarak uyuttukları evlatlarını kefenlere sarıp toprağa vermek zorunda kalıyor.
Bir annenin yüreğine bundan daha ağır hangi acı sığabilir?
Bir evladın yokluğuyla hangi oda yeniden yuva olabilir? Hangi sessizlik, bir annenin kulağında çınlayan son çığlığı susturabilir?
Bazen bir annenin gözyaşı, dünyanın bütün kürsülerinden daha güçlü konuşur. Yeter ki o gözyaşını görebilecek bir vicdanımız olsun.
Bir çocuğun eksik kalan uzvu değil, bizim eksilen insanlığımız…
Gazze’de yaşananları yalnızca haberlerden izleyen biri değilim. O acının izlerini taşıyan çocuklarla bir araya geldim. Gözlerinin içine baktım, ellerini tuttum, boyunlarına sarıldım. Onların yaşadıklarını bütünüyle anlayabilmek mümkün değildi belki ama o küçücük bedenlerin taşıdığı büyük acıya yakından tanıklık ettim.
Ve o gün anladım ki bazı yaralar gözle görülür, bazılarıysa insanın içine işler; sessizce, derinden ve ömür boyu kanamaya devam eder.
“Çocuklarımızın Sessiz Çığlığına Ses Olalım” projemiz kapsamında, engelli çocuklarımızla birlikte Türkiye’de tedavi gören Gazzeli çocuklarla bir etkinlik gerçekleştirmiştik. Amacımız, savaşın gözlerinde ve yüreklerinde bıraktığı korkuyu bir nebze olsun hafifletmek, kardeşliğin ve sevginin diliyle onlara yalnız olmadıklarını hissettirmekti.
Çocuklar salona koşarak girdiler.
“Nur abla!” diye seslenerek bana doğru koşan çocuklardan birinin bir bacağı yoktu. Koltuk değneğiyle ilerlerken yere düştü, bacağı kanamaya başladı. Hemen yanına koştuk, kaldırdık, sarıldık ve yerine oturttuk.
Bir başka çocuk, kucağıma alınmak istercesine eteğime sarıldı. Onu kucağıma aldım, bağrıma bastım. Fakat sarıldığımda bir hafiflik hissettim. Bileğinden aşağısı yoktu.
İşte o an…
Bazen insanın boğazında düğümlenen şey yalnızca söylenemeyen kelimeler değildir. Bazen bir çocuğun eksik kalan eli, insanın içine ağır bir yumruk gibi oturur. Ne söyleyeceğinizi bilemezsiniz. Sarılmak istersiniz, teselli etmek istersiniz ama hangi söz, yaşanan bir felaketin karşısında yeterli olabilir ki?
Çocuklar palyaçolarla, gösterilerle eğlenirken ben onların gülümsemelerinin ardında saklanan acıları düşünüyordum. Birkaç saatliğine de olsa yüzlerini güldürebilmek istiyorduk. Belki korkularını silemezdik ama sevgimizi hissettirebilirdik.
Bir kolumda engelli çocuklarımız, diğer kolumda Gazzeli yavrularımız vardı. Hep birlikte dünyaya seslenmek istiyorduk:
“Biz çocuğuz! Bizim de yaşamaya, gülmeye, koşmaya, sevilmeye hakkımız var. Sesimize ses olun!”
O gün kendime defalarca sordum: Bir çocuğun kaybettiği uzvunu geri getiremezdik belki ama elinden alınan çocukluğuna bir nebze olsun dokunabilir miydik?
Onlara bir anlık mutluluk verebilmek, kendilerini güvende hissedebilecekleri bir ortam oluşturmak, sevginin hâlâ var olduğunu göstermek…
Bazen insanın elinden gelen, bir çocuğun gözyaşını bütünüyle silemese de onun yalnız olmadığını hissettirebilmektir.
Ama hiçbirimiz unutmamalıyız: Çocukların sevgiye ihtiyacı olduğu kadar güvenli bir hayata, korunmaya, eğitime ve geleceğe de ihtiyacı vardır.
Küçücük elleriyle bana sabrı öğreten çocuk…
Ertesi gün çocuklara hediye edilen ayakkabıları giydiriyorduk. Bir kız çocuğu, bacağının birini altına saklamıştı.
“Kuzum, uzat ayağını, ayakkabının diğerini de giydireyim,” dedim.
Başını salladı. Ayakkabıyı elimden aldı, kendisi giydi ve boynuma sarıldı.
Ona sarıldığımda bacağındaki protezi fark ettim. Babası, durumu anladığımı görünce telefonundan fotoğrafları gösterdi. Evlerine bomba atılmış, küçük kızını yıkıntıların arasından uzun zaman sonra çıkarabilmişlerdi.
Olduğum yerde kalakaldım.
O küçücük beden, yaşadığı felaketin izlerini taşıyordu. Bir zamanlar koşup oynayacağı sokakların, güvenle uyuyacağı evinin ve çocukluğunun yerinde, hayatı boyunca unutamayacağı bir hatıra kalmıştı.
Çocuk bana sarıldı, yanağımdan öptü ve küçücük elleriyle kalp işareti yaptı.
Sanki bana, “Güçlü ol,” diyordu.
İşte o an kendimden utandım. Ben, onun başına gelenleri hatırlatmış olmaktan dolayı üzülürken o, küçücük yüreğiyle bana güç vermeye çalışıyordu.
Yıkıntıların arasından çıkarılan o çocuk, bana tevekkülü, sabrı, metaneti ve bütün acılara rağmen hayata tutunmanın güzelliğini öğretiyordu.
Bazen insan, koca koca kitaplardan öğrenemediği hakikatleri küçücük bir çocuğun kalbinden öğrenir. O gün ben de öyle öğrendim.
O çocuğun hikâyesinde yalnızca kaybedilmiş bir uzuv yoktu. Çalınan çocukluk, sarsılan güven duygusu, yarım kalan hayaller ve yaşından çok daha büyük acılarla yüzleşmek zorunda bırakılmış bir yürek vardı.
Asıl eksiklik ise bütün bunların yaşanmasına seyirci kalan dünyanın vicdanındaydı.
Çünkü bir çocuğun kaybettiği uzuv için protez yapılabilir; yaralarının tedavisi için imkânlar seferber edilebilir. Ancak o çocuğun zihnine kazınan korkuyu, kaybettiği yakınlarının yokluğunu ve elinden alınan güven duygusunu onarmak yıllar sürebilir.
İşte savaşın görünmeyen yüzü de budur: Bomba sesleri sustuğunda bile çocukların içindeki savaşın devam etmesi…
Gazze’de kadın olmak: Bir annenin taşıyamayacağı kadar ağır bir yük…
Gazze’de kadın olmak, yalnızca savaşın ortasında hayatta kalmaya çalışmak değildir. Evladını koruyamama korkusuyla yaşamak, ailesini bir arada tutmaya çalışırken kendi yüreğinin parçalanışını gizlemek, çocuklarına bir lokma yiyecek ulaştırabilmek için her gün yeniden mücadele etmektir.
Bir annenin gözünde çocuğu, dünyanın bütün zenginliklerinden daha kıymetlidir. Onun için bir çift ayakkabı, bir tabak sıcak yemek, güvenli bir yatak ve huzur içinde geçirilen bir gece paha biçilemezdir.
Bir anne, çocuğunun geleceğini düşünürken onun büyüdüğünü, okula gittiğini, meslek sahibi olduğunu, kendi yuvasını kurduğunu hayal eder. Evladının mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyar.
Peki, Gazze’deki anneler neden böylesine temel hayallerden mahrum bırakılıyor?
Hangi gerekçe bir çocuğun yaşam hakkını elinden almayı meşru kılabilir? Hangi siyasi hesap, bir annenin feryadından daha değerli olabilir? Hangi ideoloji, masum insanların hayatından üstün tutulabilir?
İnsan haklarının evrensel olduğu söyleniyor. Peki, bu haklar neden dünyanın her çocuğu için aynı kararlılıkla savunulmuyor?
Bir çocuğun nerede doğduğu, hangi dili konuştuğu, hangi inanca sahip olduğu onun yaşam hakkını değiştirebilir mi?
Bir annenin gözyaşı, sınır kapısında mı kalır? Bir çocuğun acısı, haritaların çizdiği çizgilerin gerisinde değersizleşir mi?
Hayır!
Bir çocuğun gözyaşının dini, dili, ırkı yoktur. Acının pasaportu, masumiyetin sınırı olmaz.
İnsanlığın en büyük sorumluluğu, kendisine benzeyeni korumak değil; kim olduğuna bakmaksızın masumu savunabilmektir.
İnsanlık, sessiz kaldığı yerde kaybediyor…
Dünya, yaşanan acılara tanıklık ediyor. Görüntüler ekranlara düşüyor, açıklamalar yapılıyor, bildiriler yayımlanıyor. Fakat bütün bunların ötesinde, çocukların güvenliğini sağlamak, sivilleri korumak, insani yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşmasını temin etmek ve uluslararası hukukun gereklerini yerine getirmek için kararlı adımlar atılması gerekiyor.
Çünkü insanlık yalnızca üzülmekle değil, sorumluluk almakla da ölçülür.
Bir çocuğun ölümüne üzülmek vicdanın sesidir; başka çocukların aynı acıyı yaşamaması için çaba göstermek ise o vicdanın sorumluluğudur.
Bugün Filistin’de yaşananlar karşısında herkesin yapabileceği bir şey vardır. Kimi güvenilir yardım kuruluşları aracılığıyla destek olur, kimi kamuoyunu bilinçlendirir, kimi gazeteci olarak gerçeğin peşinden gider, kimi yazarak, konuşarak, anlatarak sessizliğin duvarını aşmaya çalışır.
Kimi de tüketim tercihleriyle barışçıl boykot çağrılarına katılarak tavrını ortaya koyar.
Önemli olan, öfkemizi nefrete dönüştürmeden insan onurunu savunmaktan vazgeçmemektir. Bir halkın acısını dile getirirken başka insanların masumiyetini hedef almamak, adalet isterken adaletin evrenselliğini unutmamaktır.
Zira zulme karşı durmanın ahlaki gücü, insanı insan yapan değerleri koruyabilmesindedir.
Sivil toplum kuruluşları, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar ve toplumun bütün kesimleri ortak bir vicdan etrafında buluşabilmelidir. Yardımların ulaştırılması, çocukların tedavi ve eğitim imkânlarına kavuşması, savaşın mağdurlarının korunması ve uluslararası hukukun işletilmesi için kararlı bir dayanışma ortaya konulmalıdır.
Sesler birleştiğinde, sorumluluklar yerine getirildiğinde ve dünya kamuoyu duyarsız kalmadığında masumların korunması için daha güçlü bir zemin oluşabilir.
Çünkü sessizlik bazen yalnızca susmak değildir; önlenebilecek acıların karşısında hiçbir şey yapmadan durmaktır.
Peki, biz hangi taraftayız?
Bugün kendimize sormamız gereken soru yalnızca “Gazze’de neler oluyor?” değildir.
Asıl soru şudur:
Bütün bunlar yaşanırken biz insanlık adına ne yapıyoruz?
Bir çocuğun feryadını duyup hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam edebiliyor muyuz? Bir annenin evladına son kez sarılışını izledikten sonra soframızdaki lokmanın kıymetini düşünebiliyor muyuz? Küçücük elleriyle yaptığı bir kalp işaretini hatırlayıp kendi insanlığımızı sorgulayabiliyor muyuz?
Ben o gün, Gazzeli çocukların gözlerinde yalnızca acıyı görmedim. Umudu da gördüm. Birbirlerine sarılışlarında kardeşliği, gülümsemelerinde yaşama tutunma iradesini, küçücük elleriyle yaptıkları kalplerde insanlığın hâlâ kurtarılabilecek bir yanı olduğunu gördüm.
Ve anladım ki çocukların bize ihtiyacı olduğu kadar, bizim de çocukların temiz yüreğine ihtiyacımız var.
Çünkü onlar, bütün karanlığa rağmen bize ışığı hatırlatıyor.
Bir çocuğun kalp işareti, bazen dünyanın bütün kürsülerinden daha güçlü bir mesaj taşır. O küçücük eller, bize hâlâ sevmenin, bağışlamanın, kardeşliğin ve umudun mümkün olduğunu hatırlatır.
Yeter ki biz, o mesajı duyabilecek kadar insan kalabilelim.
Bir çocuğun hakkı, insanlığın ortak sorumluluğudur…
Filistin’de, Gazze’de çocuk olmak; oyun parkları yerine enkazlar arasında büyümek, annesinin kucağında güven bulmak yerine ölüm korkusuyla yaşamak, geleceği hayal etmek yerine bir sonraki günü görebilmeyi dilemektir.
Gazze’de kadın olmak ise bütün bunların ortasında, evladını koruyabilmek için dünyaya karşı dimdik durmaya çalışmaktır.
Ben o çocukların gözlerindeki korkunun silinmesini, annelerin gözyaşlarının dinmesini, çocukların yeniden güvenle koşmasını istiyorum. Bir çocuğun hayatının, hiçbir siyasi hesabın ve hiçbir savaşın gölgesinde değersizleştirilmediği bir dünya istiyorum.
Bir annenin çocuğunu korkuyla değil, umutla uyuttuğu; çocukların bomba sesleriyle değil, oyun arkadaşlarının kahkahalarıyla uyandığı; hiçbir evladın yalnızca kimliği, inancı veya doğduğu topraklar nedeniyle ölüm korkusuyla yaşamadığı bir dünya…
Çünkü hiçbir çocuk savaşın bedelini ödemek zorunda değildir.
Hiçbir anne evladını kefene sararak uğurlamak zorunda değildir.
Hiçbir insan, yalnızca kimliği veya inancı nedeniyle yaşam hakkından mahrum bırakılamaz.
Ve hiçbir vicdan, bütün bunlara alışmayı kendisine yakıştırmamalıdır.
Dünya, çocukların gözyaşlarıyla ıslanırken bizlere düşen yalnızca üzülmek değil; adalet, merhamet ve barış için sorumluluk almaktır.
Unutmayalım ki insanlık, en çok çocukların korunamadığı yerde sınanır. Bu sınavı kazanmak için kalbimizin sesini duymalı, masumların yanında durmalı ve insan onurunu her türlü hesabın üzerinde tutmalıyız.
Bir gün o çocuklar yeniden güvenle koşabilsin, anneler evlatlarını korkmadan kucaklayabilsin, hiçbir çocuk gökyüzüne baktığında bomba değil umut görsün diye…
Çünkü bir çocuğun gözyaşı yalnızca annesinin yanağından düşmez; onu görebilen her vicdanın yüreğine düşer.
Ve insanlık, o gözyaşını silmek için elini uzattığı gün yeniden insan olacaktır.
Vesselam…