TEVFİZNÂME: MEVLÂ GÖRELİM NEYLER, NEYLERSE GÜZEL EYLER
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsan İradesinin Sınırları, İlahi Takdir ve Hikmeti Bekleme Sanatı
İnsan, hayatı anlamlandırırken çoğu zaman kendi görebildiği kadarıyla hüküm verir. Bir hadisenin başlangıcını görür, ilk etkilerini yaşar ve zihninde oluşan kanaati gerçeğin tamamıymış gibi kabul eder. Oysa hayat, yalnızca gözümüzün önünde gerçekleşenlerden ibaret değildir. Bugün bir kayıp olarak değerlendirdiğimiz hadisenin yarın hangi sonuçlara ulaşacağını, hangi düşüncelerimizi değiştireceğini, hangi yanlışlarımızı görünür kılacağını veya hangi yeni yolları açacağını çoğu zaman bilemeyiz. İnsan zihni, belirsizliği ortadan kaldırmak için olayları hızla sınıflandırır; iyiye ve kötüye, kazanca ve kayba, başarıya ve başarısızlığa ayırır. Fakat hayatın akışı, bu hükümlerin her zaman kalıcı olmadığını gösterir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Tevfîznâme adıyla tanınan manzumesi, insanın tam da bu noktada kendi hükümlerini yeniden değerlendirmesini sağlayan bir irfan çağrısıdır. “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler” sözü, yalnızca zor zamanlarda tekrarlanacak bir teselli cümlesi değildir. Bu ifade, insanın sınırlı bilgisiyle varlığın bütününe hükmetme iddiasını sorgulayan, iradeyi sorumlulukla buluşturan ve bilinmeyen karşısında kalbi sükûnete davet eden kapsamlı bir hayat anlayışını dile getirir.
Tevfiz, insanın kendi iradesinden vazgeçmesi değil, iradesinin nerede etkili olduğunu ve nerede sınırına ulaştığını bilmesidir. İnsan karar verir, çalışır, tedbir alır, ihtimalleri değerlendirir ve karşılaştığı şartları değiştirmek için gayret gösterir. Bunlar insan olmanın ve sorumluluk taşımanın doğal gereklilikleridir. Bununla birlikte hiçbir insan, kendi hayatını meydana getiren bütün şartları belirleyemez; yaptığı her hazırlığın beklediği sonucu vereceğini veya verdiği her kararın bütün etkilerini önceden görebileceğini garanti edemez. Tevfiz düşüncesi, işte bu ayrımın farkında olmayı gerektirir. Kişi kendi üzerine düşeni yapar, fakat bütün sonuçların yalnızca kendi kontrolünde olduğu yanılgısına kapılmaz. Böylece gayret, mutlak hâkimiyet iddiasından ayrılır; teslimiyet de çaresizlik ve hareketsizlik olmaktan çıkar. İnsan, yapabileceği şeyleri yapmaktan geri durmaz, ancak yapamadığı her şeyi de kendi yetersizliğinin kesin kanıtı saymaz. Bu anlayışta tevekkül, sorumluluktan kaçmanın gerekçesi değil, sorumluluğun sınırlarını doğru belirlemenin ve sonuçların belirsizliği karşısında iç dengeyi korumanın bir yoludur.
İbrahim Hakkı Hazretlerinin şiirindeki temel düşüncelerden biri, insanın bir hadiseyi değerlendirirken yalnızca o anki görünüşüne bağlı kalmaması gerektiğidir. “Hak şerleri hayr eyler” ifadesi, ilk bakışta olumsuz görünen olayların daha geniş bir hayat akışı içinde farklı anlamlar kazanabileceğine işaret eder. Burada asıl mesele, yaşanan her acıyı iyi ilan etmek veya her kaybın mutlaka bir kazanç getireceğini ileri sürmek değildir. Haksızlık, haksızlıktır; zulüm, zulümdür; kayıp da insanın hayatında gerçek bir eksilme meydana getirebilir. Fakat bir olayın meydana getirdiği ilk sonuçla, o olayın zaman içinde doğurabileceği bütün sonuçlar aynı değildir. İnsan bir başarısızlık sayesinde yanlış bir yöntemi fark edebilir, bir hayal kırıklığıyla kendi beklentilerini yeniden değerlendirebilir veya kapanan bir kapının ardından daha önce göremediği bir imkânla karşılaşabilir. Bunların hiçbiri kendiliğinden gerçekleşmez; insanın düşünmesine, öğrenmesine ve gerektiğinde yönünü değiştirmesine bağlıdır. Şiirin işaret ettiği derinlik, acının kendisini kutsamakta değil, insanın bugünkü bilgisini hayatın nihai hükmü saymamasındadır.
İnsanın en zor sınavlarından biri, arzu ettiği şey ile gerçekleşmesi mümkün olan şey arasındaki farkı kabullenebilmektir. Bir hedefe gönülden bağlanmak, onun gerçekleşmesini istemek ve uğrunda emek vermek son derece doğaldır. Ancak insan, arzusunu zamanla bir beklentiye, beklentisini de sanki gerçekleşmesi zorunlu bir hakka dönüştürdüğünde kendi iç dünyasında kırılgan bir yapı kurar. İstediği gerçekleştiğinde huzur bulur; gerçekleşmediğinde ise yalnızca bir sonuca ulaşamadığı için bütün hayatını sorgulamaya başlayabilir. Oysa bir şeyi çok istemek, onun mutlaka gerçekleşeceğini göstermez. Aynı şekilde bir isteğin gerçekleşmemesi de insanın bütün çabasının anlamsız olduğunu kanıtlamaz. Tevfiz, arzu ile hakikat arasındaki bu mesafeyi kabul edebilmeyi öğretir. İnsan istemeye, mücadele etmeye ve hedeflerine bağlı kalmaya devam edebilir; fakat kendi isteğini hayatın bütününe ölçü hâline getirmek zorunda değildir. Olgunluk, arzuların ortadan kalkmasıyla değil, arzular gerçekleşmediğinde de insanın kendi ahlaki ve manevi merkezini koruyabilmesiyle ortaya çıkar.
Bu bakımdan şiirdeki tevekkül anlayışı, insanın kendisine ait olmayan bir kudreti sahiplenmemesiyle yakından ilişkilidir. İnsan bazen yaptığı planların kusursuzluğuna, sahip olduğu bilgiye veya geçmişte kazandığı başarılara güvenerek geleceği bütünüyle öngörebileceğini düşünür. Oysa en dikkatli hesaplar bile henüz bilinmeyen şartlarla karşılaşabilir. Bu gerçek, plan yapmanın anlamsız olduğu sonucunu doğurmaz; aksine, planların hangi varsayımlara dayandığını bilmeyi ve şartlar değiştiğinde onları yeniden değerlendirebilmeyi gerektirir. Tedbir, insanın elindeki imkânları akıllıca kullanmasıdır; tevekkül ise tedbirin her ihtimali ortadan kaldıracağını düşünmemesidir. Birbirini tamamlayan bu iki yaklaşım, kişiyi hem ihmalkârlıktan hem de aşırı kontrol arzusundan koruyabilir. Tedbirsiz teslimiyet sorumluluğu zayıflatırken, her sonucu kontrol etme çabası insanı bitmeyen bir kaygının içine sürükleyebilir. Tevfiz, bu iki uç arasında insanın hem gayretini hem de iç huzurunu koruyabileceği bir denge arayışıdır.
“Tedbîrini terk eyle, takdîrini derk eyle” mısralarını anlamanın yolu, şiirin bütününü birlikte okumaktan geçer. Bu ifadeyi yapılması gerekenleri bırakmak veya geleceğe yönelik hiçbir hazırlıkta bulunmamak şeklinde yorumlamak, manzumenin sorumluluk ve ahlak eksenini daraltır. İnsan sağlığını korumak, ailesine karşı yükümlülüklerini yerine getirmek, işini özenle yapmak, tehlikeleri önceden değerlendirmek ve karşılaştığı sorunları çözmek için gayret göstermek zorundadır. Tevfiz, bunların yerine geçen bir düşünce değildir. Buradaki asıl mesele, tedbirin insanı bütün sonuçlara hükmeden bir konuma yükseltemeyeceğini kavramaktır. İnsan kendi imkânları ölçüsünde hazırlık yapar, kararlarının sonuçlarını düşünür ve yanlışlarını düzeltir; fakat hayatın bütün şartlarını belirleyemediğini de kabul eder. Bu kabul, aklın terk edilmesi değil, aklın sınırlarının tanınmasıdır. İnsan kendi üzerine düşeni yapmadığında sorumluluğunu yerine getirmemiş olur; üzerine düşeni yaptığı hâlde istediği sonucu elde edemediğinde ise her zaman aynı ölçüde kendisini suçlaması gerekmez. Bu ayrım, hem ahlaki muhasebenin hem de manevi sükûnetin temelidir.
Sabır, zamanın geçmesini beklemekten daha derin bir anlam taşır; insanın beklerken nasıl bir tutum geliştirdiğiyle ilgilidir. Bazen bir sorunun çözümü için zamana ihtiyaç vardır, bazen şartların değişmesi beklenir, bazen de doğru kararın verilebilmesi için ilk duygusal tepkinin yatışması gerekir. Sabır, bu süreçlerde insanın aceleci hükümlerle hareket etmesini önleyebilen bir irade disiplinidir. Öfke anında verilen kararlar, korkuyla yapılan değerlendirmeler veya hayal kırıklığının etkisiyle alınan keskin tavırlar, uzun vadede telafisi zor sonuçlar doğurabilir. Sabırlı olmak, hiçbir şey yapmadan beklemek anlamına gelmez; bazen doğru adımı atmak, bazen yanlış bir adımı durdurmak, bazen de karar vermeden önce daha fazla bilgi edinmek demektir. Bununla birlikte sabır, haksızlık karşısında sessiz kalmak veya zulme boyun eğmek şeklinde de anlaşılmamalıdır. Hakkı savunmak, yanlışları düzeltmek, zarar göreni korumak ve hukuka uygun biçimde mücadele etmek de sorumluluğun gereğidir. Sabır, insanın ne zaman beklemesi ve ne zaman harekete geçmesi gerektiğini ayırt etmesine yardımcı olduğunda gerçek anlamını bulur.
Tevfiznâme'nin insan psikolojisi açısından dikkat çekici taraflarından biri, zihnin belirsizlik karşısındaki tutumunu değiştirmeye imkân vermesidir. İnsan, cevabını bulamadığı bir meseleyle karşılaştığında onu sürekli düşünerek kontrol altında tutmaya çalışabilir. Geçmişte yaşanan bir konuşmayı tekrar tekrar hatırlamak, gerçekleşmemiş ihtimalleri zihinde büyütmek veya gelecekte meydana gelebilecek olumsuzlukları şimdiden yaşamak, kişiyi çözüm üretmekten uzaklaştırabilir. Böyle durumlarda düşünmekle zihinsel olarak aynı yerde dönüp durmak arasındaki fark önem kazanır. Düşünme, yeni bir bilgiye, daha doğru bir değerlendirmeye veya uygulanabilir bir karara ulaştırır. Sonuç üretmeyen zihinsel tekrar ise aynı korkuyu farklı biçimlerde yeniden yaşatabilir. Tevfiz, insanı gerekli muhasebeden vazgeçirmeden, kontrol edemediği ihtimallerin bütün dikkatini ele geçirmesine karşı uyarır. Kişi elinden geleni yaptıktan sonra henüz cevabı bulunmayan her soruyu zihninde sonsuza kadar taşımak zorunda olmadığını öğrenebilir. Böylece dikkatini yeniden bugünkü sorumluluklarına, sahip olduğu imkânlara ve gerçekleştirebileceği işlere yöneltebilir.
Şiirin ahlaki derinliği, insanın başına gelenleri kabullenme çağrısıyla sınırlı değildir; başkalarına karşı nasıl bir insan olması gerektiğini de ortaya koyar. “Hiç kimseye hor bakma, incitme gönül yıkma” öğüdü, manzumenin merkezinde merhametin, tevazunun ve insan onuruna saygının bulunduğunu gösterir. Kendi hayatında anlayış bekleyen bir insanın başkasına karşı acımasız davranması, kendi hatalarının mazur görülmesini isterken başkalarının hatalarını affedilmez sayması, ahlaki tutarlılıkla bağdaşmaz. İnsan, kendi davranışlarını değerlendirirken kullandığı ölçüyü başkalarına da uygulayabilmelidir. Bu, yanlışları görmezden gelmek veya her davranışı onaylamak demek değildir. Bir hatayı eleştirmekle bir insanı bütünüyle değersizleştirmek arasında fark vardır. Adalet, gerektiğinde yanlışın karşısında durmayı gerektirir; merhamet ise bu karşı duruşun insanlık onurunu ortadan kaldırmamasını sağlar. İrfan sahibi olmak, yalnızca kişinin kendi acılarını anlamlandırabilmesi değil, başkasının acısını da küçümsememesi ve kendi nefsini sorgulama cesareti gösterebilmesidir.
Bu ahlaki çerçeve, insanın başarı ve başarısızlık karşısındaki tutumunu da yeniden düşünmesini sağlar. Başarıyı yalnızca kişisel üstünlüğün, başarısızlığı ise kişisel değersizliğin kanıtı saymak, insanın kendisini tek bir ölçüye mahkûm etmesidir. Oysa insanın karşılaştığı sonuçlar; kendi tercihleri, içinde bulunduğu şartlar, diğer insanların kararları ve önceden öngörülemeyen gelişmeler gibi birçok unsurun etkileşimiyle meydana gelir. Bu durum, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; ancak her sonucu yalnızca tek bir nedene bağlamanın yanıltıcı olabileceğini gösterir. Başarı elde edildiğinde emeği takdir etmek kadar şartların ve imkânların payını da görebilmek, insanı kibre karşı korur. Başarısızlık yaşandığında ise hataları dürüstçe incelemekle kendisini bütünüyle başarısız ilan etmek birbirinden ayrılmalıdır. İnsan yanlış yapabilir, eksik bilgiyle karar verebilir veya doğru bir çabaya rağmen istediği sonucu alamayabilir. Olgunluk, bu ihtimalleri birbirinden ayırabilmekte ve her deneyimden mümkün olan dersi çıkarabilmektedir.
Manzumedeki bolluk ve darlık, sevinç ve keder, yükseliş ve düşüş tasvirleri, hayatın değişken şartları karşısında insanın karakterini koruma meselesini gündeme getirir. İnsan, elindeki imkânlar arttığında kendisini her şeye muktedir görebilir; imkânları azaldığında ise bütün gücünü kaybettiğini düşünebilir. Her iki değerlendirme de insanın kendi değerini dış şartlara fazlasıyla bağlamasından kaynaklanabilir. Oysa maddi imkânlar, toplumsal konum veya geçici başarılar insan hayatının önemli unsurları olsa da kişinin bütün ahlaki değerini tek başına belirlemez. Bolluk, paylaşma ve sorumluluk bilinciyle birleştiğinde hayırlı sonuçlar doğurabilir; fakat ölçüsüzlükle birleştiğinde insanı kendisine ve çevresine yabancılaştırabilir. Darlık, ağır sınavlar meydana getirebilir; ancak insanın dayanışma, sabır ve yeniden başlama gücünü ortaya çıkarması da mümkündür. Burada belirleyici olan, belirli bir şartın herkes için aynı sonucu doğurması değil, insanın karşılaştığı şartlar içinde nasıl davrandığıdır. Tevfiznâme, değişen dış koşulların insanın iç dünyasını bütünüyle yönetmesine izin vermemeyi öğütler.
İlahi takdir düşüncesi, şiirde insanın kendi kudretini mutlaklaştırmasına karşı bir hatırlatma olarak yer alır. “Hallâk-ı Rahîm”, “Rezzâk-ı Kerîm” ve “Fa’âl-i Hakîm” ifadeleri, yaratma, rızık verme ve hikmetle tasarrufta bulunma kavramlarını bir araya getirerek manzumenin inanç temelini belirginleştirir. Bu bakışta insan, varlığın bütün şartlarını kendisinin meydana getirdiğini veya hayatını mümkün kılan her unsurun yalnızca kendi kontrolünde bulunduğunu düşünmez. Çalışır, üretir, karar verir ve sorumluluk üstlenir; ancak kendi varlığını ve hayatın bütününü yalnızca kişisel kudretiyle açıklamaya kalkışmaz. Bu farkındalık, şükür ve tevazuyu besleyebilir. Şükür, sahip olunan imkânların kıymetini bilmek; tevazu ise bunları başkalarından üstün olmanın mutlak delili saymamaktır. Bununla birlikte şiirin inanç dünyasında her olayın hikmeti, insan tarafından hemen çözülebilecek bir denklem gibi sunulmaz. İnsan bazı sorularına cevap bulabilir, bazı sonuçlardan ders çıkarabilir; bazı meselelerde ise bilgisi sınırlı kalabilir. İnancın sınandığı yerlerden biri, insanın anlamadığı her şeyi anlamsız ilan etmeden yaşayabilmesidir.
Tevfiznâme'nin günümüz dünyasında da anlamını korumasının sebeplerinden biri, kontrol etme arzusu ile belirsizliğin kaçınılmazlığı arasındaki gerilime temas etmesidir. Günümüzde bilgiye erişim hızlanmış, planlama araçları gelişmiş ve insanlar geleceğe ilişkin çok daha fazla veriyi değerlendirme imkânına kavuşmuştur. Buna rağmen belirsizlik ortadan kalkmamıştır. Daha fazla bilgi, bazı riskleri görünür kılabilir; fakat bütün ihtimalleri önceden bilme imkânı sağlamaz. İnsan, kontrol edemediği her gelişmeyi kendi başarısızlığı olarak değerlendirmeye başladığında, hayatını sürekli bir hesap verme alanına dönüştürebilir. Her kararın kusursuz olması, her planın eksiksiz işlemesi ve her çabanın beklenen karşılığı vermesi gerektiği düşüncesi, gerçekçi olmadığı gibi yıpratıcıdır da. Tevfiz, bu noktada gayreti bırakmayı değil, gayretin sınırlarını tanımayı önerir. Hazırlık yapmak, riskleri azaltmak, hataları düzeltmek ve gerektiğinde yeniden başlamak insanın elindedir. Fakat bütün sonuçları güvence altına almak insanın gücünü aşabilir. Bu gerçeği kabul etmek, mücadeleden vazgeçmek değil, mücadeleyi daha sağlıklı bir zeminde sürdürebilmektir.
İnsan hayatında geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ilişki de bu düşünceyle yeniden anlam kazanır. Geçmişte yaşananları sürekli değiştirmeye çalışmak mümkün değildir; ancak onlardan ne öğrenileceği insanın bugünkü tercihleriyle ilgilidir. Geleceği bütünüyle kontrol etmek de mümkün değildir; fakat geleceğe hazırlanmak, ihtimalleri değerlendirmek ve daha isabetli kararlar vermek mümkündür. İnsanın gerçek sorumluluk alanı, geçmişin yükü altında ezilmek veya geleceğin bütün ihtimallerini bugünden çözmeye çalışmak yerine, içinde bulunduğu zamanda doğru olanı yapmaya yönelmesidir. Bu yaklaşım, geçmişi inkâr etmez, gelecek için plan yapmayı küçümsemez ve şimdiki zamanı sorumsuzca tüketmeye izin vermez. Aksine, her birine yerli yerinde değer verir. Geçmiş muhasebenin, gelecek hazırlığın, bugün ise iradenin ve eylemin alanıdır. Tevfiz, bu üç zaman boyutunu birbirine karıştırmadan yaşamayı ve insanın gücünü gerçekten etkili olabileceği yere yöneltmesini sağlayan bir anlayış olarak okunabilir.
Şiirdeki “Deme şu niçin şöyle” yaklaşımı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu söz, soru sormayı, sebepleri araştırmayı veya haksızlıklara karşı çıkmayı yasaklayan bir ifade olarak anlaşılmamalıdır. İnsan, yaşadığı hadiselerin nedenlerini araştırmalı, yanlış uygulamaları ortaya çıkarmalı, zararı önlemek için gerekli tedbirleri almalı ve hak ihlallerinin giderilmesini istemelidir. Akıl, sorgulama yeteneğiyle; vicdan, doğru ile yanlışı ayırt etme sorumluluğuyla; irade ise bu değerlendirmelere uygun davranma yükümlülüğüyle anlam kazanır. Buradaki uyarı, araştırmanın kendisine değil, insanın kendi bilgisini bütün hakikatin ölçüsü saymasına yöneliktir. Bir olayın görünen sebeplerini ortaya koyabilmek, o olayın bütün sonuçlarını ve varoluş içindeki bütün anlamını kavradığımızı göstermez. İnsan, bildiği konularda açık ve kararlı olabilir; bilmediği konularda ise hükmünü sınırlamayı bilmelidir. Bu tutum, düşünceden vazgeçmek değil, düşünceyi kesinlik iddiasının esaretinden kurtarmaktır.
Tevfiznâme'nin bütününe yayılan temel ahlaki çağrı, insanın hem kendisine hem de başkalarına karşı ölçülü olabilmesidir. Kişi kendisini kusursuz görmediğinde başkasının hatasına daha adil yaklaşabilir; kendi bilgisinin sınırlı olduğunu kabul ettiğinde farklı ihtimalleri değerlendirmeye açık hâle gelebilir; sahip olduğu imkânların kalıcı ve mutlak olmadığını anladığında ise kibirden uzaklaşabilir. Bu farkındalık, insanı kararsızlığa mahkûm etmez. Aksine, kararlarını daha dikkatli vermesine ve yanlış yaptığında bunu kabul edebilmesine yardımcı olur. Çünkü kendisini her zaman haklı görmek zorunda olmayan insan, yeni bilgi karşısında düşüncesini değiştirebilir. Her sonucu kontrol edemeyeceğini bilen insan, başarısızlık karşısında yeniden deneyebilir. Başkalarının da kendisi gibi sınırlı bir bilgi ve irade alanına sahip olduğunu kavrayan insan ise eleştirisini daha adil, merhametini daha bilinçli biçimde ortaya koyabilir. Böylece tevekkül, yalnızca bireyin iç huzuruyla ilgili bir kavram olmaktan çıkar; insan ilişkilerinde adaleti, tevazuyu ve sorumluluğu besleyen bir ahlak anlayışına dönüşür.
Bütün bu düşünceler bir araya getirildiğinde, “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler” ifadesinin anlamı daha belirgin hâle gelir. Bu söz, yaşanan her olayın görünürdeki bütün sonuçlarının güzel olduğunu iddia etmek değildir. İnsan acı çekebilir, haksızlığa uğrayabilir, yanlış kararlar verebilir ve kayıplar yaşayabilir. Bunların hiçbirini inkâr etmek gerekmez. Asıl mesele, yaşanan bir olayın bugünkü görünüşünü hayatın tamamı hakkında verilmiş kesin bir hükme dönüştürmemektir. İnsan, karşılaştığı gerçeği olduğu gibi görmeli, kendi sorumluluğunu yerine getirmeli, yanlışları düzeltmek için çaba göstermeli ve henüz bilmediği sonuçlar karşısında aceleci bir hüküm vermekten kaçınmalıdır. İnanç sahibi insan için bu tutum, hayatın bütününü ilahi takdir ve hikmet çerçevesinde anlamlandırma çabasıdır. Böyle bir teslimiyet, iradeyi ortadan kaldırmaz; iradenin sınırlarını kabul ederek insanın gayretini daha bilinçli hâle getirir.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin manzumesi, nihayetinde insana kolay bir hayat vadetmez. Her sorunun hemen çözüleceğini, her kaybın kısa zamanda telafi edileceğini veya sabreden herkesin istediği sonuca ulaşacağını söylemez. Daha derin bir şey önerir: İnsan, her şeyin istediği gibi gerçekleşmediği bir dünyada da sorumluluk sahibi, ahlaklı ve umutlu kalabilir. Bunun için bazen mücadele etmek, bazen beklemek, bazen hatasını kabul etmek, bazen de elinden geleni yaptıktan sonra kontrol edemediği sonuçların yükünü bırakmak gerekir. İnsan, her sorunun cevabını bilmek zorunda değildir; fakat bilmediği için düşünmekten, inanıyorsa inancını yaşamaktan ve doğru bildiği uğruna gayret etmekten vazgeçmemelidir. Tevfiznâme'nin irfanı, tam da bu dengede ortaya çıkar: İnsanın kendi gücünü inkâr etmeden sınırlarını kabul etmesi, umudunu korurken gerçeklerden kaçmaması ve teslimiyeti sorumlulukla birlikte taşıması.
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.
Bu sözün asıl derinliği, insanın yaşadığı her şeyi sorgusuzca güzel saymasında değil, henüz bütününü göremediği bir hayat karşısında hikmete olan inancını koruyabilmesindedir. İnsan elinden geleni yapar, tedbirini alır, hakkı gözetir, yanlışını düzeltir ve imkânları ölçüsünde iyiliğe yönelir. Sonrasında ise her şeyin kendi arzusuna göre şekillenmesini hayatın tek mümkün biçimi saymaz. Bazen bir yol kapanır, bazen beklenen gerçekleşmez, bazen de insanın anlam veremediği bir dönemden geçmesi gerekir. Bütün bunların içinden nasıl çıkılacağı, hangi derslerin alınacağı ve hangi yeni yolların bulunacağı zamanla anlaşılabilir. Tevfiz, işte bu bilinmezlik karşısında insanın aklını, vicdanını ve iradesini koruyarak yaşayabilmesidir.
Çünkü gerçek tevekkül, insanın elini hayattan çekmesi değil, elinden geleni yaptıktan sonra kalbini her sonucun esiri olmaktan kurtarmasıdır. Gerçek sabır, yalnızca beklemek değil, beklerken doğruluktan ayrılmamaktır. Gerçek teslimiyet ise sorumluluğu terk etmek değil, sorumluluğunu yerine getirirken kendi kudretini mutlaklaştırmamaktır. İnsan bu dengeyi kavradığında hayatın her sorusuna hemen cevap bulamasa da her cevapsız sorunun altında ezilmek zorunda olmadığını anlar. İşte o zaman tevekkül, yalnızca dilde tekrarlanan bir söz olmaktan çıkar; insanın kararlarına, davranışlarına ve hayata bakışına yön veren bir irfan hâline gelir.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Tevfîznâme'sinden ilhamla.