TÜRK TÖREYİ TAKİP EDER, DİPLOMASİYİ DEĞİL.
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Diplomasi, devletlerin çıkarlarını konuşarak koruma sanatıdır; fakat her devletin dış politikası yalnızca protokol kurallarından ibaret değildir. Bazen bir salonda kalmak, bazen de ayağa kalkıp çıkmak, uzun bir konuşmadan daha güçlü bir mesaj verir. Hakan Fidan’ın 15 Ekim 2026’da Bakü’deki CICA Zirvesi’nde İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog konuşmaya başladığında salonu terk etmesi, bu açıdan yalnızca bir protesto değil, Türkiye’nin siyasi hafızasına ve ahlaki iddiasına gönderme yapan sembolik bir tavır olarak okunabilir.
CICA, yani Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı, Kazakistan’ın ilk Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in 5 Ekim 1992’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ortaya attığı fikirle doğdu. Amaç, Asya’nın farklı siyasi sistemlere, güvenlik kaygılarına ve tarihsel rekabetlere sahip ülkeleri arasında diyalog kurmak; güveni artırmak, barış ve istikrarı desteklemekti. Süreç 1993’te başladı; 1999’da ilişkilerin temel ilkeleri belirlendi, 4 Haziran 2002’de Almatı Senedi kabul edilerek platformun kurumsal temeli atıldı. 2006’da da sürekli idari, örgütsel ve teknik destek sağlayan sekretaryanın statüsü kabul edildi.
CICA’nın kararları oydaşma, yani uzlaşı temelinde alınır. Bu ayrıntı önemlidir: CICA, bir ülkenin diğerlerine emir verdiği bir yapı değil, farklılıkları aynı masada tutmaya çalışan diplomatik bir platformdur. Türkiye de kurucu belge Almatı Senedi’ni imzalayan 16 ülkeden biridir ve 2010-2014 arasında dönem başkanlığını yürütmüştür. Dolayısıyla Ankara, bu yapının dilini, kurallarını ve sembolik değerini yakından bilir.
Tam da bu nedenle Fidan’ın davranışı dikkat çekicidir. Türkiye heyeti zirveye katılarak Asya ülkeleriyle temaslarını sürdürmüş; Azerbaycan, Rusya ve Çin dâhil önemli aktörlerle görüşme imkânını değerlendirmiştir. Fakat Herzog kürsüye çıktığında salondan ayrılmak, diplomatik ilişkiyi tümden kesmeden, İsrail’in politikalarına karşı açık bir itiraz göstermenin yoluydu. Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre Türkiye’nin yanı sıra ondan fazla ülkenin temsilcisi de salondan ayrıldı. Bu, tek başına bir kararın değiştiğini kanıtlamaz; ancak protestonun yalnızca ikili bir gerilim olmadığını gösterir.
Hakan Fidan’ın kariyeri de bu tavrı anlamlandırırken göz ardı edilmemeli. Maryland Üniversitesi’nde siyaset ve yönetim eğitimi alan, Bilkent’te uluslararası ilişkiler alanında yüksek lisans ve doktora yapan Fidan, 2003-2007’de TİKA Başkanlığı, 2007-2010’da Başbakanlıkta dış politika ve güvenlik alanında görevler üstlendi. 2010’dan 2023’e kadar Millî İstihbarat Teşkilatı’nı yönetti; 2023’te Dışişleri Bakanı oldu. Bu güzergâh, onu yalnızca protokolün değil, güvenlik dosyalarının, kapalı müzakerelerin, kriz yönetiminin ve devletler arasındaki hassas dengelerin içinden geçirmiş bir isim hâline getirdi.
Bu geçmiş, Fidan’ın diplomasiye yabancı olduğunu değil, diplomatik sembollerin ne anlama geldiğini bildiğini düşündürüyor. İstihbarat tecrübesi, sahadaki güç ilişkilerini; dışişleri görevi ise sözün, zamanlamanın ve temsilin önemini öğretir. Bu yüzden salondan çıkışı, diplomasi bilmezlik olarak değil, diplomatik imkânları kullanarak siyasi bir sınır çizme girişimi olarak yorumlanabilir.
Burada “töre”yi, kaba bir öfke veya düşünmeden tepki vermek anlamında kullanmamak gerekir. Töre; sözün arkasında durmak, mazluma karşı sorumluluğu unutmamak, adalet duygusunu menfaat hesabının bütünüyle yutmasına izin vermemektir. Devlet aklı elbette çıkarları hesaplar; fakat meşruiyet yalnızca kazançla ölçülmez. Gazze’deki insani yıkım ve Filistin meselesi, Türkiye’nin itirazını yalnızca diplomatik bir cümle olmaktan çıkarıp görünür kılmasını anlamlı hâle getiriyor.
Yine de bir salonu terk etmek, tek başına politika değiştirmez; diplomatik protestonun değeri, ardından gelen tutarlı adımlarla ölçülür. Türkiye’nin sorumluluğu, sembolik tavrı insani yardım, uluslararası hukuk, ateşkes ve Filistinlilerin siyasi hakları için sürdürülebilir girişimlerle tamamlamaktır.
Fidan’ın daha önce yürüttüğü temaslar, Türkiye’nin gerektiğinde rakiplerle konuşabildiğini de gösteriyor. Diplomasi, karşı tarafla aynı odada bulunmayı zorunlu kılabilir; fakat her konuşmayı onaylamak, her görüntüye sessiz kalmak zorunluluğu doğurmaz. Bir devlet, masadaki varlığını korurken belirli bir konuşmacıya itiraz edebilir. Bu ayrım, özellikle çok taraflı kuruluşlarda önemlidir: Türkiye diğer üyelerle ilişkisini sürdürürken İsrail’e yönelik eleştirisini görünür kılmıştır. Üstelik bu hareket, yalnızca Ankara’nın değil, farklı ülkelerden temsilcilerin de benzer tepki verdiği bir anda gerçekleşmiştir. Bu ortak görüntü, Filistin meselesinin bölgesel vicdanda karşılık bulduğunu ortaya koyan siyasi bir işarettir; ancak kalıcı sonuç için sözün eyleme dönüşmesi gerekir.
Devletin itibarı, yalnızca masaya davet edilmekle değil, gerektiğinde hangi ilke adına bazen ayağa kalktığıyla da şekillenir.
Fidan’ın hamlesini değerli kılan, diplomasiyi reddetmesi değil, diplomasinin her zaman sessizce oturmak anlamına gelmediğini hatırlatmasıdır. Bazen masada kalmak, bazen de kalkmak gerekir. Türk töresi, hak ve adalet iddiasını diri tutuyorsa, diplomasi de bu iddiayı dünyaya taşımanın aracıdır. Asıl mesele, töreyle diplomasi arasında seçim yapmak değil; diplomasi yürütürken bahadır töresinden vazgeçmemektir.