Türkiye Merkezli Asya Birliği (Asya Paktı-İttifakı)
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türkiye’nin Tarihî İstikameti ve Asya
Türk milleti, Asya'nın tarihini yazmış büyük milletlerden biridir. Asırlar boyunca kurduğu devletlerle bu kıtanın siyasi hayatına yön vermiş, geniş ülkeleri idare etmiş, ordular yetiştirmiş, şehirler kurmuş ve hüküm sürdüğü topraklarda köklü medeniyetler meydana getirmiştir. Türk tarihinin büyük bir kısmı Asya'da yaşanmıştır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerinde yükseldiği tarihî mirasın kökleri de bu geniş coğrafyanın derinliklerine uzanır. Anadolu'dan Türkistan'a, Horasan'dan Hindistan'a kadar uzanan ülkelerde Türklerin bıraktığı izler hâlâ yaşamaktadır. Türkiye'nin Asya'ya yeniden yönelmesi, kendi tarihinin ve devlet geleneğinin büyüklüğünü kavramasıyla başlayacaktır.
Türkler Asya'da binlerce yıl boyunca hâkimiyet mücadeleleri vermiş, büyük devletler kurmuş ve milletler arasındaki siyasi münasebetleri belirlemiştir. Hunlardan Göktürklere, Karahanlılardan Gaznelilere, Büyük Selçuklulardan Osmanlılara kadar uzanan devletler silsilesi, Türk milletinin asırlar boyunca taşıdığı devlet fikrinin eseridir. Bu devletlerin her biri kendi devrinin şartlarında doğmuş, farklı coğrafyalarda hüküm sürmüş ve Türk tarihine yeni bir tecrübe kazandırmıştır. Türk milleti İslâmiyet'i kabul ettikten sonra da büyük devletler kurmaya devam etmiş; Türkistan'dan Anadolu'ya, Hindistan'dan Balkanlara kadar geniş bir coğrafyada siyasi ve medenî hayatın şekillenmesinde başlıca milletlerden biri olmuştur.
Türkiye, Asya'daki Türk tarihini ve bu tarihin bugüne bıraktığı meseleleri yeniden ele almalıdır. Bugün Türkistan'da bulunan bağımsız Türk devletlerinin varlığı, Türk tarihinin asırlar boyunca uğradığı parçalanmalara rağmen millî varlığını koruduğunu göstermektedir. Rus Çarlığı'nın istilaları, Sovyet hâkimiyeti ve Türk topluluklarını birbirinden uzaklaştıran siyasi sınırlar, ortak tarihimizi ortadan kaldıramamıştır. Türkistan'daki milletler kendi dillerini, geleneklerini ve tarihî hafızalarını yaşatmışlardır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla bağımsızlıklarını kazanan Türk cumhuriyetleri, Türk dünyasının yeniden siyasi bir bütünlük kazanması için tarihî bir imkân ortaya çıkarmıştır. Bu imkânın değerlendirilmesi, Türkiye'nin millî siyasetinin başlıca meselelerinden biri olmalıdır.
Ancak Türk dünyasının bugünkü durumuna baktığımızda ciddi bir siyasi ve coğrafi sıkışmışlıkla karşılaşırız. Türkistan'ın kuzeyinde Rusya, doğusunda Çin bulunmaktadır. Her iki devletin de bu coğrafyada uzun bir hâkimiyet ve nüfuz mücadelesi geçmişi vardır. Çarlık Rusyası'nın Türkistan'ı istilası, ardından Sovyet idaresinin kurulması, Türk milletinin siyasi bütünlüğüne ağır darbeler vurmuştur. Çin'in Doğu Türkistan üzerindeki hâkimiyeti ve Uygur Türklerinin karşı karşıya bulunduğu baskılar ise Türk dünyasının doğusundaki meselenin bütün ağırlığıyla devam ettiğini göstermektedir. Rusya'nın eski nüfuz alanlarını koruma siyaseti ile Çin'in Asya'da genişleyen ekonomik ve siyasi kudreti, bağımsız Türk devletlerinin kendi aralarında kurmak istedikleri münasebetleri de etkilemektedir.
Türk devletlerinin bu şartlar altında kendi güçlerine dayanarak kısa zamanda büyük bir siyasi birlik meydana getirebileceklerini düşünmek yeterli bir hesap değildir. Türkistan'ın geniş toprakları, enerji kaynakları, madenleri, tarım imkânları ve yetişmiş insan gücü büyük bir zenginliktir. Fakat bu zenginliklerin dünya pazarlarına ulaştırılmasında kullanılan yolların önemli bölümü başka devletlerin kontrolündeki coğrafyalardan geçmektedir. Siyasi bağımsızlığını kazanmış bir devletin iktisadi ve stratejik hareket alanını da genişletmesi gerekir. Türk dünyasının önündeki büyük meselelerden biri, sahip olduğu imkânları başka güçlerin siyasi hesaplarına bağlı kalmadan değerlendirebileceği şartları meydana getirmektir.
Türkiye burada tarihî bir sorumlulukla karşı karşıyadır. Türk dünyasının siyasi geleceği üzerine düşünürken yalnız Türk cumhuriyetlerinin mevcut imkânlarını toplamakla yetinemeyiz. Asya'nın diğer büyük devletleriyle kurulacak münasebetleri de bu hesabın içine katmak gerekir. Japonya'nın sanayi ve teknoloji kudreti, Pakistan'ın askerî ve stratejik konumu, Bangladeş'in insan gücü ve üretim kabiliyeti, Malezya ile Endonezya'nın Güneydoğu Asya'daki ekonomik ve coğrafi imkânları, Türkiye'nin öncülüğünde kurulacak geniş bir ittifakın dayanakları arasında yer alabilir. Türk dünyasının çevresindeki büyük güçlerle olan ilişkilerini değiştirecek şartlar, böyle kapsamlı bir birlik içinde oluşabilir.
Bu devletlerin bir kısmıyla Türkiye arasında asırlar öncesine uzanan tarihî münasebetler vardır. Türkler Hindistan ve Bengal'de devletler kurmuş, Müslüman toplumların siyasi ve medenî hayatında büyük bir rol oynamıştır. Osmanlı Devleti, Hint Okyanusu'nda Portekiz yayılmacılığına karşı mücadele etmiş, Sumatra'daki Açe Sultanlığı'yla askerî ve siyasi ilişkiler geliştirmiştir. Güneydoğu Asya'nın Müslüman topluluklarıyla İstanbul arasında kurulan bağlar, uzak coğrafyaların ortak meseleler karşısında birbirlerine nasıl yaklaştığını göstermektedir. Türk devlet geleneğinin ve İslâm medeniyetinin Asya'daki bu geniş tarihî birikimi, bugün kurulması düşünülen ittifakın fikrî dayanakları arasındadır.
Türkiye'nin dünya siyaseti içindeki geleceğini yalnız Avrupa, Ortadoğu veya mevcut büyük güçlerle kurduğu ilişkiler üzerinden düşünmek, kendi tarihinin sunduğu büyük imkânları ihmal etmesine yol açacaktır. Türk milleti, Asya'da devletler kurmuş, farklı milletlerle ittifaklar meydana getirmiş ve geniş coğrafyalarda siyasi nizam tesis etmiş bir millettir. Bu tarihî tecrübenin bugün karşılık bulacağı alan, Türk dünyasını merkeze alan ve Asya'nın dost devletlerini bir araya getiren yeni bir siyasi teşkilatlanmadır. Türkiye, böyle bir birliğin öncülüğünü üstlenebilecek tarihî birikime sahiptir. Bunun gerçekleşmesi için tarihî bağları günümüzün siyasi, iktisadi ve askerî şartlarına uygun bir devlet siyasetine dönüştürecek iradeye ihtiyaç vardır.
Türk Dünyasının Birliği Önündeki Engel: Rusya ve Çin Gerçeği
Türkistan'ın bugünkü hâlini anlamak için Rusya'nın ve Çin'in tarih boyunca Türk yurtlarında neler yaptığına bakmak gerekir. Türk milletinin asırlarca devletler kurduğu, ordularıyla hâkimiyet sağladığı, şehirler ve medeniyetler meydana getirdiği geniş Asya toprakları, zaman içinde bu iki büyük devletin istilalarına ve hâkimiyet mücadelelerine sahne olmuştur. Rusya kuzeyden ve batıdan, Çin ise doğudan Türkistan üzerine yürümüş; Türk devletlerinin zayıfladığı dönemlerde ele geçirdikleri topraklarda kendi hâkimiyetlerini kurmuşlardır. Bugün bağımsız Türk cumhuriyetlerinin Rusya ve Çin arasında bulunduğu coğrafi durum, tarih boyunca yaşanan bu mücadelelerin sonuçlarını da taşımaktadır. Türk dünyasının geleceğini düşünürken karşımızdaki iki devletin geçmişini ve bugünkü siyasetini bilmek zorundayız.
Rusya'nın Türk yurtlarına doğru ilerleyişi, Türk tarihinin en ağır hadiselerinden biridir. Kazan Hanlığı'nın 1552'de, Astrahan Hanlığı'nın 1556'da Rus hâkimiyetine girmesiyle başlayan büyük kayıplar, sonraki asırlarda Türkistan'ın içlerine kadar uzanmıştır. Rus orduları Taşkent'i işgal etmiş, Buhara Emirliği'ni ve Hive Hanlığı'nı kendi nüfuzuna almış, Hokand Hanlığı'nı ortadan kaldırmıştır. Türkistan'ın geniş topraklarında yaşayan Türk toplulukları, kendi devletlerinin idaresinden çıkarılarak Rus imparatorluk düzeninin içine sokulmuştur. Bu istilaların ardından Rusya, ele geçirdiği toprakların askerî, idari ve iktisadi hayatını kendi menfaatlerine göre düzenlemiştir. Türklerin kendi yurtlarında bağımsız devletler hâlinde yaşamalarına son veren bu hâkimiyet, sonraki nesillere kadar uzanan ağır sonuçlar doğurmuştur.
Türkistan hanlıklarının birbirleriyle mücadele ettiği, müşterek bir savunma siyaseti geliştiremediği dönemlerde Rusya'nın ilerleyişi kolaylaşmıştır. Bu tarihî tecrübe üzerinde özellikle durmak gerekir. Türk milletinin yaşadığı topraklar geniş, insan gücü ve kaynakları büyük olduğu hâlde siyasi parçalanma karşısında Rus ordularının ilerleyişi durdurulamamıştır. Hanlıkların kendi aralarındaki anlaşmazlıkları, Rusya'nın her biriyle ayrı ayrı mücadele etmesine imkân vermiştir. Türkistan'ın istilası sırasında yaşananlar, Türk devletlerinin müşterek hareket edememesinin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir.
Çarlık Rusyası'nın ardından kurulan Sovyetler Birliği, Türkistan üzerindeki hâkimiyeti yeni bir siyasi ve ideolojik düzen içinde devam ettirmiştir. Türk toplulukları ayrı cumhuriyetler ve idari sınırlar içinde teşkilatlandırılmış, siyasi kararlar Moskova'nın denetiminde tutulmuştur. Sovyet idaresinin milliyetler siyaseti, Türk dünyasının ortak tarihî ve kültürel bağları üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Türk halklarının alfabeleri değiştirilmiş, dinî hayatları üzerinde baskılar kurulmuş, millî aydınları ve din adamları ağır takibatlara uğramıştır. Türkistan'ın yer altı zenginlikleri, tarım alanları, sanayi tesisleri ve ulaşım yolları Sovyet iktisadi düzenine bağlanmıştır. Türk milletinin siyasi bütünlüğünü yeniden kurabileceği şartlar, Moskova'nın hâkimiyeti altında uzun yıllar boyunca ortadan kaldırılmıştır.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanması, Türk tarihinin büyük dönüm noktalarından biri olmuştur. Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan artık kendi bayraklarına, devlet teşkilatlarına ve siyasi kararlarını verebilecekleri bağımsız kurumlara sahiptiler. Fakat Rusya, eski Sovyet coğrafyasındaki nüfuzunu kaybetmeyi kabullenmiş bir devlet olarak ortaya çıkmadı. Moskova, kendisine komşu ülkeleri bugün de siyasi ve askerî menfaatlerinin doğrudan ilgili olduğu bir alan içinde görmektedir. Rusya'nın güvenlik teşkilatları, askerî ilişkileri, enerji hatları ve ekonomik bağlantıları üzerinden bu coğrafyadaki ağırlığını koruma çabası devam etmektedir.
Rusya'nın bugünkü siyasetinde eski imparatorluk anlayışının izlerini görmek mümkündür. Ukrayna'nın toprak bütünlüğüne karşı yürüttüğü savaş, Moskova'nın eski hâkimiyet alanlarında askerî kuvvet kullanmaktan çekinmediğini bütün dünyaya göstermiştir. Rusya'nın kendi çevresindeki bağımsız devletlerin siyasi tercihlerini denetleme isteği, Türkistan bakımından da ciddi bir tehlikedir. Bir zamanlar Çarlık Rusyası'nın, ardından Sovyetler Birliği'nin idaresi altında yaşamış devletlerin yeniden Moskova'nın nüfuzuna girmesi, bu ülkelerin bağımsızlıklarını kazanmakla elde ettikleri tarihî imkânların daralması anlamına gelecektir. Türk devletlerinin geleceği, Rusya'nın kendileri için uygun gördüğü siyasi ve stratejik sınırlar içinde belirlenemez.
Türk dünyasının doğusunda ise Çin'in hâkimiyet ve yayılma siyaseti bulunmaktadır. Çin'in Türk milleti açısından meydana getirdiği tehlike, Doğu Türkistan'da bütün açıklığıyla görülmektedir. Kaşgar, Hoten, Yarkent, Turfan ve Urumçi gibi şehirlerin bulunduğu bu tarihî Türk yurdu, Çin idaresi altındadır. Uygur Türklerinin millî kimlikleri, dilleri, dinî hayatları ve kültürel varlıkları üzerinde uygulanan ağır baskılar, Türk dünyasının bugün karşı karşıya bulunduğu en önemli meseleler arasındadır. Doğu Türkistan'da yaşayan Türklerin kendi tarihî yurtlarında kimliklerini korumak için mücadele etmek zorunda bırakılmaları, Türkiye'nin ve diğer Türk devletlerinin görmezden gelebileceği bir hadise değildir.
Çin yönetiminin Doğu Türkistan'da uyguladığı kitlesel asimilasyon, keyfî tutuklama, dinî ve kültürel hayata müdahale politikaları, uluslararası insan hakları incelemelerinde de ciddi ihlal iddialarına konu olmuştur. Türk milletinin tarihî şehirlerinde yaşanan bu hadiseler karşısında Çin'in yalnızca büyük bir ticaret ortağı olarak görülmesi kabul edilemez. Pekin yönetiminin Türkler üzerindeki baskıları devam ederken Çin'in Asya'daki siyasi ve ekonomik gücünü büyütmesi, Türk dünyasının geleceği bakımından çok daha geniş bir tehlikenin değerlendirilmesini gerektirmektedir.
Çin, Türkistan üzerindeki nüfuzunu ticaret, sermaye, ulaştırma ve enerji bağlantıları üzerinden de genişletmektedir. Pekin yönetiminin Orta Asya'da inşa ettiği demiryolları, kurduğu enerji hatları, açtığı ticaret koridorları ve gerçekleştirdiği büyük yatırımlar, Çin ekonomisinin bölge üzerindeki ağırlığını artırmaktadır. Türkistan'ın madenleri, petrolü, doğal gazı, tarım ürünleri ve ticaret yolları Çin'in büyük iktisadi hesapları içinde önemli bir yer tutmaktadır. Bölge devletlerinin üretimlerini satacakları pazarların, ihtiyaç duydukları finansmanın ve başlıca ulaştırma bağlantılarının giderek Çin'e bağlanması, gelecekte siyasi kararlarını da etkileyebilecek bir bağımlılık meydana getirmektedir.
Türkistan'ın kaynaklarını kendi sanayisi ve ticareti için kullanmak isteyen Çin'in bölgedeki ekonomik nüfuzunu yalnız bugünkü ticaret rakamlarıyla değerlendiremeyiz. Bir ülkenin demiryolunu, enerji nakil hattını, büyük sanayi yatırımını ve dış ticaretinin önemli bir bölümünü kontrol eden yabancı güç, o ülkenin geleceği üzerinde de söz sahibi olmak ister. Çin'in ekonomik büyüklüğü ve sahip olduğu mali imkânlar, Orta Asya devletlerinin tek başlarına karşı koymakta güçlük çekebilecekleri bir nüfuz meydana getirmektedir. Çin'in Asya'daki genişleme siyasetini Türk dünyası için büyük bir tehdit olarak görmemizin temelinde bu güç ilişkisi bulunmaktadır.
Rusya ve Çin'in Türkistan üzerindeki hâkimiyet mücadeleleri farklı tarihî dönemlerde ve farklı yöntemlerle gelişmiştir. Rusya'nın askerî ve siyasi nüfuzu, Çin'in ekonomik ağırlığı ve Doğu Türkistan üzerindeki doğrudan hâkimiyeti, Türk dünyasının bağımsız hareket alanını daraltabilecek şartlar meydana getirmektedir. Bu iki devletin kendi aralarındaki çıkar ilişkileri ve rekabetleri değişebilir; ancak Türkistan'ın geleceğine ilişkin meselelerde her ikisinin de büyük devlet menfaatlerini koruyacağı açıktır. Türk devletlerinin ortak siyasi irade geliştirmesi, enerji kaynaklarını kendi menfaatleri doğrultusunda değerlendirmesi ve ulaştırma yollarında bağımsız seçeneklere kavuşması, Rusya ve Çin'in bölgedeki mevcut nüfuzlarını da etkileyecektir.
Türk dünyasının bugünkü siyasi parçalanmışlığının devam etmesi, dış güçlerin bölge üzerindeki nüfuzlarını sürdürmelerini kolaylaştırmaktadır. Kazakistan'ın geniş toprakları, Özbekistan'ın nüfusu ve üretim imkânları, Türkmenistan'ın doğal gaz kaynakları, Kırgızistan'ın stratejik coğrafyası ve Azerbaycan'ın Hazar ile Anadolu arasındaki konumu, Türk devletleri müşterek hareket edebildiği ölçüde daha büyük bir siyasi ağırlık kazanacaktır. Bu devletlerin ayrı ayrı sahip oldukları imkânların yabancı güçlerin hesaplarına göre değerlendirilmesi ise Türk dünyasının kendi zenginliklerinden gereği gibi yararlanmasını güçleştirecektir.
Türk milletinin tarihî yurtlarında bağımsız devletler bulunması, aralarındaki siyasi ve ekonomik bütünleşmenin kendiliğinden gerçekleşeceği anlamına gelmez. Rusya'nın eski imparatorluk mirasından gelen nüfuzu ve Çin'in Asya'da büyüyen iktisadi hâkimiyeti, Türk devletlerinin daha güçlü bir birlik meydana getirmesini zorlaştırmaktadır. Bu şartlar altında Türk cumhuriyetlerinin yalnız kendi imkânlarına dayanarak Rusya ve Çin karşısında kısa zamanda büyük bir güç dengesi kurabileceklerini düşünmek gerçekçi olmayacaktır.
Türkiye'nin Türk dünyası üzerindeki tarihî sorumluluğu, işte bu şartlar içinde daha büyük bir önem kazanmaktadır. Anadolu Türklerinin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinin bağımsız devlet geleneğini yaşatan büyük bir siyasi varlıktır. Türkiye, Türkistan'daki kardeş devletlerinin bağımsızlıklarını korumalarını, birbirleriyle bütünleşmelerini ve dünya siyasetinde kendi iradeleriyle hareket edebilmelerini millî siyasetinin temel meselelerinden biri olarak ele almalıdır. Türk dünyasının geleceğini Rusya'nın güvenlik hesaplarına veya Çin'in ekonomik hâkimiyetine bırakmak, Türk milletinin asırlar boyunca yaşadığı parçalanmanın devamına razı olmak olacaktır.
Tarihin önümüze koyduğu gerçek açıktır: Türk devletleri arasında meydana getirilecek siyasi bütünlük, karşısındaki büyük güçlerin nüfuzunu aşabilecek iktisadi, askerî ve stratejik dayanaklara sahip olmalıdır. Türkiye'nin tek başına taşıdığı güç ve Türk cumhuriyetlerinin mevcut imkânları bu büyük tarihî hedef bakımından değerlidir; ancak Rusya ve Çin'in çevrelediği geniş coğrafyada kalıcı bir hareket alanı açmak için daha büyük bir devletler topluluğunun imkânlarından yararlanmak gerekmektedir. Türk dünyasının bağımsızlığı ve bütünleşmesi, Türkiye'nin Asya'daki dost devletlerle kuracağı geniş siyasi münasebetler sayesinde daha sağlam bir zemine kavuşabilir. Türkistan'ın geleceği için aranan büyük güç, Türkiye merkezli yeni bir Asya ittifakının kuruluşunda ortaya çıkabilir.
Turan Birliğinden Geniş Asya İttifakına
Türk dünyasının birliğini gerçekleştirmek istiyorsak, Türkiye'nin önüne daha büyük bir Asya siyaseti koymamız gerekiyor. Turan ülküsü, Türk milletinin tarihî kardeşliğine ve ortak geleceğine dair millî bir gayedir. Bu ülkünün bugünün dünyasında hangi şartlarda gerçekleşebileceğini, Türk devletlerinin kendi aralarında kuracakları münasebetlerin ötesinde düşünmek zorundayız. Türkiye'nin öncülüğünde meydana getirilecek geniş bir Asya ittifakı, Türk dünyasının siyasi bütünleşmesine yeni imkânlar kazandıracak bir devletler düzeninin başlangıcı olabilir.
Türk devletlerini kendi aralarında birleştirmeye çalışırken Asya'nın diğer milletleriyle kurulacak münasebetleri ikinci plana atmak, önümüzdeki büyük imkânı gereği gibi değerlendirememek olur. Türkiye'nin tarihî ve millî hedefleri, bugün yalnız Türkistan coğrafyasıyla sınırlı bir siyaset içinde gerçekleştirilemez. Türk milletinin geleceği hakkında düşünürken dünya siyasetinin nasıl şekillendiğini, büyük devletlerin hangi coğrafyalarda nüfuz kazandığını ve Türkiye'nin kimlerle birlikte hareket ederek kendi siyasi ağırlığını artırabileceğini de hesaba katmamız gerekir. Asya'da birbirinden uzak görünen devletlerin müşterek bir siyasi irade etrafında toplanması, mevcut güç ilişkilerini değiştirebilecek yeni bir imkân doğurabilir.
Burada esas mesele, Türkiye'nin Turan ülküsünü Asya'daki daha geniş bir devletler topluluğuyla nasıl ilişkilendireceğidir. Türk devletleri arasındaki kardeşlik ve millî birlik düşüncesi kendi tarihî mahiyetini koruyacaktır. Türkiye'nin diğer Asya devletleriyle kuracağı ittifak ise farklı milletlerin belirli siyasi hedefler etrafında birleşmesine dayanacaktır. Bu iki hedefin aynı siyasi yapı içinde karşılık bulması mümkündür. Türk dünyası kendi arasındaki yakınlaşmasını geliştirirken daha geniş ittifakın sağladığı siyasi ilişkilerden ve müşterek imkânlardan yararlanabilir. Türkiye de Türk devletleriyle olan tarihî bağlarını, Asya'nın diğer büyük ülkeleriyle geliştireceği münasebetlerle daha geniş bir siyasetin içine yerleştirebilir.
Böyle bir ittifak düşüncesinin en önemli taraflarından biri, Türkiye'nin dünya siyasetine kendi tarihî ve millî hedeflerinden hareketle yeni bir yön verebilmesidir. Türkiye bugüne kadar çeşitli uluslararası kuruluşlarda yer almış, farklı devletlerle siyasi ve askerî anlaşmalar yapmış, büyük güçlerin oluşturduğu uluslararası düzen içinde kendi menfaatlerini korumaya çalışmıştır. Fakat Türkiye'nin kurucusu ve öncüsü olacağı büyük bir Asya Birliği, devletimizin başka merkezlerde belirlenmiş siyasi ilişkilerin içinde yer almakla yetinmeyip kendi öncülüğünde yeni bir devletler topluluğu meydana getirmesi anlamına gelecektir. Türkiye'nin küresel güç olma hedefinde üzerinde durulması gereken fark buradadır.
Türkiye'nin böyle bir ittifaka öncülük etmesinin dayanağı, diğer devletler üzerinde hâkimiyet kurma arayışı olmayacaktır. Türk devletleriyle tarihî kardeşlik bağları bulunan, Asya'nın farklı milletleriyle uzun bir geçmişe dayanan münasebetler geliştirmiş ve bugün geniş bir diplomatik ilişki ağına sahip olan Türkiye, bu ülkeleri müşterek bir siyasi teşkilat içinde buluşturabilecek bir devlet olarak düşünülmelidir. Birliğe katılacak devletlerin kendi bağımsızlıklarını koruması ve müşterek kararlara kendi iradeleriyle katılması, kurulacak yapının kalıcılığı bakımından önemlidir. Türkiye'nin öncülüğü, böyle bir devletler topluluğunun kuruluşunda siyasi iradeyi ortaya koyması ve ülkeler arasında ortak bir gelecek düşüncesinin gelişmesini sağlamasıyla karşılık bulacaktır.
Asya Birliği'nin kurulmasıyla Türk dünyasının uluslararası münasebetlerinde de yeni bir dönem başlayabilir. Türk devletleri, kendi aralarındaki kardeşlik bağlarını geliştirirken Asya'nın başka bölgelerinde bulunan ülkelerle aynı siyasi teşkilatın üyeleri hâline geleceklerdir. Böylece Türkistan'ın dünya siyasetindeki yeri, yalnız kendi yakın çevresindeki devletlerle kurduğu münasebetlere bağlı kalmayacaktır. Türkiye'nin bu büyük ittifakta üstleneceği öncülük, Türk dünyasıyla diğer Asya devletleri arasında kalıcı siyasi ilişkiler kurulmasına katkıda bulunabilir. Turan ülküsünün geleceği açısından aradığımız geniş hareket alanı da burada ortaya çıkmaktadır.
Türkiye'nin küresel güç olmasını arzu ederken bunun hangi siyasi dayanaklarla gerçekleşebileceğini açıkça ortaya koymalıyız. Bir devletin uluslararası siyasette ağırlık kazanması, kendi imkânlarının yanında birlikte hareket edebildiği devletlerin gücüyle de ilgilidir. Türkiye'nin Asya'da kuracağı geniş ittifak, dünya siyasetinde kendi öncülüğünde meydana gelmiş büyük bir devletler topluluğuyla hareket etmesini sağlayabilir. Böyle bir siyasi teşkilat içinde Türk dünyasının bulunması, Türkiye'nin millî hedefleriyle Asya'daki daha geniş menfaatlerini aynı istikamette buluşturacaktır. Turan ülküsünün gerçekleşmesine hizmet eden ve Türkiye'nin dünya siyasetindeki yerini güçlendiren bu ittifak düşüncesi, devletimizin geleceği için üzerinde durulması gereken büyük bir siyasi hedeftir.
Tarihî Dostluklar ve Ortak Miras
Bugün Bangladeş adıyla bildiğimiz ülkenin bulunduğu Bengal topraklarında asırlar önce Türk hanedanları hüküm sürüyordu. Hindistan'ın kuzeyinden Bengal'e kadar uzanan geniş coğrafyada Türk kumandanları, hükümdarları, âlimleri ve devlet adamları önemli bir yer edinmişti. Bu topraklara yerleşen Türkler, kendi devlet geleneklerini de beraberlerinde götürdüler. İslâmiyet'in Bengal'de yayılması, şehirlerin gelişmesi, medreselerin kurulması ve yeni bir siyasi düzenin meydana gelmesi sırasında Türk devletlerinin büyük tesiri oldu. Bugün Türkiye ile Bangladeş arasındaki münasebetlerin geçmişine bakarken Türk tarihinin bu sayfalarını hatırlamak gerekir.
Muhammed Bahtiyar Halaç'ın on üçüncü asrın başlarında Bengal'de başlattığı fetihler, bölgede uzun yıllar devam edecek Türk hâkimiyetinin yolunu açtı. Delhi'deki Türk sultanlarının idaresinde gelişen siyasi teşkilat, Bengal'de de karşılık buldu. Halaçlar, İlbarîler ve sonraki Türk idarecilerinin dönemlerinde bölgenin siyasi hayatı büyük değişimler geçirdi. Türk idaresiyle birlikte gelen askerî ve mülki teşkilat, İslâm medeniyetinin kurumlarının yerleşmesine de katkıda bulundu. Bengal'in sonraki asırlarda yetiştirdiği Müslüman toplumun tarihî oluşumunda bu dönemin önemli bir yeri vardır.
Hindistan ve Bengal'deki Türk hâkimiyetinin izleri, hükümdar adlarından veya eski sarayların kalıntılarından ibaret değildir. Türk devletlerinin kurduğu idare düzeni, İslâm âlimlerinin faaliyetleri, ticaret hayatının gelişmesi ve farklı topluluklar arasında meydana gelen kültürel münasebetler, bölgenin sonraki tarihini de etkilemiştir. Hint alt kıtasında Türklerin kurduğu devletler zamanla yerlerini başka hanedanlara bırakmış, siyasi sınırlar değişmiştir. Fakat bugün Pakistan ve Bangladeş'in tarihini incelerken Türklerin bu coğrafyada asırlar boyunca üstlendiği rolü görmezden gelemeyiz. Türkiye'nin bu milletlerle tarihî münasebetlerini geliştirmesi için kendi tarihimizde önemli bir birikim bulunmaktadır.
Türk tarihinin Güneydoğu Asya'ya uzanan kısmında ise Osmanlı Devleti'nin Açe Sultanlığı ile kurduğu ilişkiler özel bir yer tutar. Açe, Sumatra Adası'nın kuzeyinde kurulmuş güçlü bir Müslüman sultanlıktı. On altıncı asırda Portekizlilerin Hint Okyanusu ve Malakka çevresinde yayılmaya başlaması, bölgedeki Müslüman devletlerin ticaretini ve deniz yollarını tehdit ediyordu. Açe Sultanlığı, Portekiz baskısı karşısında İstanbul'a başvurarak Osmanlı Devleti'nden askerî yardım istedi. Aradaki büyük mesafeye rağmen Açe hükümdarının Osmanlı padişahına yönelmesi, dönemin Müslüman devletleri arasında İstanbul'un taşıdığı siyasi ve dinî itibarı göstermektedir.
Kanunî Sultan Süleyman döneminde başlayan bu münasebetler, II. Selim zamanında da devam etti. Açe hükümdarının İstanbul'a gönderdiği elçiler, Portekizlilere karşı askerî yardım, top ve silah ustaları talep ediyordu. Osmanlı idaresinde bu talepler görüşüldü; askerî uzmanların gönderilmesi ve deniz seferi hazırlıkları gündeme geldi. Osmanlı'nın Kızıldeniz, Yemen ve Hint Okyanusu çevresindeki askerî meşguliyetleri yardımın kapsamını etkilemiş olsa da Açe ile İstanbul arasında kurulan siyasi bağ uzun yıllar hafızalarda yaşadı. Sumatra'daki bir Müslüman devletin Portekiz yayılmacılığı karşısında Osmanlı Devleti'ne başvurmuş olması, Türklerin Asya'nın uzak bölgelerinde de siyasi bir dayanak olarak görüldüğünü gösteren önemli bir tarihî hadisedir.
Bu münasebetlerin sonraki asırlarda yeniden gündeme gelmesi ayrıca dikkat çekicidir. On dokuzuncu yüzyılda Hollanda'nın Açe üzerindeki hâkimiyet kurma teşebbüsleri sırasında Osmanlı Devleti'yle geçmişte kurulmuş ilişkiler yeniden hatırlandı. Açe idarecileri İstanbul'la temas kurarak Osmanlı'nın desteğini elde etmeye çalıştılar. Aradan geçen üç asra yakın zamana rağmen Osmanlı padişahına yönelmeleri, tarihî ilişkilerin bölge halkının siyasi hafızasında yaşadığını göstermektedir. Osmanlı Devleti o tarihlerde kendi topraklarını korumak için ağır mücadeleler veriyordu. Buna rağmen Açe meselesi İstanbul'un önüne yeniden gelmiş, Güneydoğu Asya'daki Müslüman toplumların Osmanlı Devleti'yle kurduğu bağın devam ettiği görülmüştür.
Bugünkü Malezya'nın bulunduğu Malay coğrafyasında da Osmanlı adı ve hilafet makamı uzun yıllar boyunca tanınmıştır. Malay sultanlıkları, deniz ticaretinin geliştiği, İslâm âlimlerinin ve tüccarların farklı limanlar arasında seyahat ettiği bir dünyada bulunuyordu. Hint Okyanusu'ndan Malakka Boğazı'na uzanan ticaret yolları sayesinde Arabistan, Hindistan ve Güneydoğu Asya arasında canlı münasebetler kurulmuştu. Osmanlı Devleti'nin Hicaz üzerindeki hâkimiyeti ve hilafet makamını temsil etmesi, Malay Müslümanlarının İstanbul'a gösterdiği ilginin başlıca sebeplerindendi. On dokuzuncu asırda Avrupalı sömürgeci devletlerin bölgedeki hâkimiyetlerini genişletmeleriyle birlikte İstanbul'a duyulan siyasi ve dinî yakınlık daha belirgin hâle geldi.
Endonezya ve Malezya coğrafyasında Osmanlı ile kurulan ilişkilerin her yerde aynı kuvvette veya aynı biçimde geliştiğini söylemek mümkün değildir. Açe'deki doğrudan siyasi ve askerî temaslarla diğer Malay sultanlıklarının İstanbul'a duyduğu dinî yakınlığın kendilerine özgü tarihleri vardır. Ancak bütün bu münasebetler, Osmanlı Devleti'nin Asya'nın güneydoğusunda tanınan ve gerektiğinde yardımına başvurulan büyük bir Türk devleti olduğunu göstermektedir. Bugün Türkiye'nin bu ülkelerle geliştireceği yakınlığın tarihî temelinde, milletlerin hafızasında yer etmiş bu ilişkilerin de payı bulunmaktadır.
Japonya ile Türkler arasındaki dostluğun geçmişi ise on dokuzuncu asrın sonlarına uzanır. Sultan II. Abdülhamid döneminde Japon İmparatorluğu ile başlayan resmî temaslar, Ertuğrul Fırkateyni'nin Japonya'ya gönderilmesiyle önemli bir aşamaya ulaştı. Osman Paşa kumandasındaki gemi, Osmanlı padişahının hediyelerini ve dostluk mesajını İmparator Meiji'ye götürdü. Ziyaretin ardından İstanbul'a dönmek üzere yola çıkan Ertuğrul, 1890 yılında Japonya kıyılarında fırtınaya yakalanarak battı. Yüzlerce Osmanlı denizcisi hayatını kaybetti. Japon halkının kurtulan denizcilere gösterdiği yardım ve şehitlerimizin hatırasına duyduğu saygı, iki millet arasında nesiller boyunca yaşayacak bir dostluğun başlangıcı oldu.
Bu dostluk daha sonraki yıllarda da karşılık buldu. İran-Irak Savaşı sırasında 1985 yılında Tahran'da mahsur kalan Japon vatandaşlarının Türk uçaklarıyla tahliye edilmesi, Japon milletinin hafızasında önemli bir yer edindi. Türklerin Japonya'ya bakışında Ertuğrul şehitlerinin hatırası, Japonların Türkiye'ye bakışında ise yıllar boyunca yaşanan karşılıklı yardım ve vefa örnekleri bulunmaktadır. İki milletin birbirlerine karşı duyduğu bu yakınlık, aralarında büyük bir savaş veya tarihî düşmanlık bulunmadan gelişen dostane münasebetlerle günümüze ulaşmıştır.
Asya'nın farklı bölgelerinde kurulmuş bu ilişkiler, Türk devlet geleneğinin ne kadar geniş bir coğrafyada tanındığını göstermektedir. Bengal'de Türklerin doğrudan devlet kurduğu dönemler yaşanmış, Sumatra'daki Açe Sultanlığı Osmanlı'dan askerî yardım istemiş, Malay dünyasında İstanbul'un dinî ve siyasi itibarı hissedilmiş, Japonya ile iki milletin hafızasında yer eden bir dostluk meydana gelmiştir. Her birinin kendine ait şartları ve tarihî gelişmesi bulunmaktadır. Türkiye'nin bugün bu ülkelerle kuracağı münasebetlerin geçmişinde böyle bir birikimin bulunması, yeni bir Asya siyasetinin geliştirilmesinde değerlendirilmesi gereken önemli bir imkândır.
Asya Birliğini Meydana Getirecek Devletler
Türkiye merkezli Asya Birliği'nin hangi devletlerden meydana geleceği, kurulacak ittifakın geleceğini belirleyecek başlıca meselelerden biridir. Asya'nın tamamını içine alan, her devletin katılımına açık ve birbirinden farklı siyasi menfaatlerin aynı çatı altında toplandığı geniş bir teşkilat düşünülmemelidir. Türkiye'nin öncülüğünde kurulmasını istediğimiz birlik, birbirleriyle kalıcı münasebetler geliştirebilecek, ortak kararlar alabilecek ve müşterek hareket etme iradesini taşıyabilecek devletlerden meydana gelmelidir. Üye sayısının büyüklüğünden önce bu devletlerin birbirleriyle nasıl bir siyasi ilişki kurabilecekleri üzerinde durulmalıdır.
Birliğin merkezinde Türkiye bulunacaktır. Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan, Türk dünyasının bağımsız devletleri olarak bu teşkilatın kurucu çevresinde yer almalıdır. Türkiye'nin Türk devletleriyle aynı birlik içinde bulunması, ortak tarihimizin ve millî kardeşliğimizin devletler arasındaki ilişkilerde karşılık bulmasını sağlayacaktır. Fakat Türkiye'nin üstleneceği öncülük, bütün üyelerin üzerinde yer alan bir hâkimiyet makamı kurması anlamına gelmemelidir. Birliğin siyasi merkezinin Türkiye olmasıyla üye devletlerin bağımsızlıklarını ve kendi devlet iradelerini korumaları arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Kuruluş iradesini ortaya koyan Türkiye, diğer devletlerin de kendi iradeleriyle katıldıkları bir teşkilatın merkezinde yer alacaktır.
Tacikistan'ın bu birlik içinde bulunması da gereklidir. Tacikistan, Türkistan'ın tarihî ve coğrafi bütünlüğü içinde yer alan, bölgedeki Türk devletleriyle uzun asırlara dayanan münasebetleri bulunan bir ülkedir. Türkistan'ın siyasi geleceğini düşünürken Tacikistan'ı dışarıda bırakmak, aynı coğrafyayı paylaşan devletler arasında kurulabilecek yakınlaşmayı gereksiz yere daraltacaktır. Tacikistan'ın birliğe katılması, Orta Asya'daki devletlerin müşterek hareket edebilecekleri daha geniş bir siyasi çevre meydana getirmesine hizmet edecektir.
Moğolistan'ın üyeliği ise Asya'nın iç bölgelerinde kurulacak siyasi ilişkiler bakımından ele alınmalıdır. Türk ve Moğol tarihleri, Orta Asya'nın geniş bozkırlarında asırlar boyunca birbirleriyle temas hâlinde gelişmiştir. İki milletin devletleri arasında savaşlar, hâkimiyet mücadeleleri ve siyasi yakınlaşmalar yaşanmıştır. Bugünkü Moğolistan, tarihî ilişkilerin yanı sıra bulunduğu coğrafi konum sebebiyle de kurulacak ittifakın içinde değerlendirilmelidir. Türkiye'nin Moğolistan'la geliştireceği kalıcı yakınlık, Asya'nın iç bölgelerinde daha geniş bir devletler arası münasebet kurulmasına imkân verecektir.
Pakistan, birliğin Güney Asya'daki önemli üyelerinden biri olacaktır. Türkiye ile Pakistan arasındaki yakınlığın halklar arasında da karşılığı bulunmaktadır. İki devletin uzun yıllar boyunca geliştirdiği siyasi münasebetler, aynı teşkilat içinde müşterek hareket edebilmeleri bakımından önemli bir temeldir. Pakistan'ın birliğe katılmasıyla Asya'nın güneyindeki büyük bir Müslüman devlet, Türkiye'nin öncülüğünde kurulacak siyasi teşkilatın kurucu ülkelerinden biri hâline gelecektir.
Bangladeş'in de bu devletler topluluğunda yer alması düşünülmelidir. Bangladeş, Güney Asya'nın kalabalık nüfuslu Müslüman ülkelerinden biridir. Kendi siyasi ve iktisadi geleceğini geliştirmek isteyen bu devletin Asya'nın diğer ülkeleriyle kalıcı bir teşkilat içinde bulunması, bölgesel ilişkilerini çeşitlendirmesine imkân verebilir. Pakistan ve Bangladeş'in aynı birlik içinde yer almaları, aralarındaki geçmiş anlaşmazlıkların bugünkü siyasi şartlar içinde nasıl aşılabileceği meselesini de gündeme getirecektir. Kurulacak teşkilat, üye devletler arasındaki tarihî ihtilafların yeni nesillere taşınmasını önleyecek bir uzlaşma anlayışına sahip olmalıdır.
Malezya ve Endonezya Asya Birliği'nin Güneydoğu Asya'daki iki önemli üyesi olarak düşünülmelidir. Bu devletlerin Türkiye ile geliştirdikleri münasebetler, aynı zamanda Asya'nın farklı bölgelerindeki Müslüman toplumlar arasında daha kapsamlı bir siyasi yakınlaşmanın gelişmesine hizmet edebilir. Kurulacak birlik, bu ülkelerin kendi millî menfaatlerini koruyarak müşterek bir siyasi teşkilata katılabilecekleri esaslar üzerinde düşünülmelidir.
Japonya'nın üyeliği, ittifakın Asya'nın doğusuna uzanmasını sağlayacaktır. Japonya, kendi tarihî ve kültürel özellikleriyle Asya'nın diğer ülkelerinden ayrılan büyük bir devlettir. Türkiye ile Japonya arasında kurulacak siyasi ortaklık, her iki devletin birbirini daha yakından tanımasına ve mevcut dostluklarını kalıcı devletler arası münasebetlere dönüştürmesine dayanmalıdır. Japonya'nın ittifakta bulunması, birliğin yalnız belirli bir dinî veya kültürel çevrenin teşkilatı olarak düşünülmediğini de ortaya koyacaktır. Bir araya gelecek devletlerin müşterek siyasi iradeleri, farklı medeniyet çevrelerinden gelen ülkelerin de aynı teşkilat içinde çalışabilmesine imkân verecektir.
Afganistan'ın bu birliğin dışında bırakılması düşünülemez. Bugünkü Afganistan toprakları, Türk tarihinin büyük devletlerine ve önemli medeniyet merkezlerine ev sahipliği yapmıştır. Gaznelilerin başkenti Gazne, Büyük Selçukluların kuruluş ve yükseliş dönemlerinde önemli bir yere sahip olan Horasan coğrafyası ve Timurlular devrinde büyük bir ilim ve sanat merkezi hâline gelen Herat, Türk tarihinin bu topraklardaki derin izlerini taşımaktadır. Afganistan'da yaşayan Özbek ve Türkmen toplulukları da Türk dünyasıyla olan millî bağların günümüzdeki temsilcileridir. Türkistan ile Hint alt kıtası arasında bulunan Afganistan'ın Türkiye merkezli Asya Birliği'ne katılması, tarih boyunca birbirleriyle yakın ilişkiler içinde bulunmuş bu coğrafyaların yeniden aynı siyasi teşkilat içinde buluşmasını sağlayacaktır. Afganistan'ın uzun yıllardır yaşadığı savaşların ve siyasi istikrarsızlığın sona erdirilmesi, ülkenin yeniden imar edilmesi ve Asya'nın diğer devletleriyle kalıcı münasebetler kurması bakımından da bu birlik önemli bir imkân meydana getirebilir.
Brunei Sultanlığı da Türkiye merkezli Asya Birliği'nin Güneydoğu Asya'daki üyeleri arasında yer almalıdır. Borneo Adası'nın kuzeyinde bulunan Brunei, Malay dünyasının köklü Müslüman devletlerinden biridir. İslâmî kimliğini ve sultanlık geleneğini günümüze kadar koruyan bu ülke, Malezya ve Endonezya ile tarihî, dinî ve kültürel yakınlıklar taşımaktadır. Petrol ve doğal gaz kaynaklarından elde ettiği zenginlik, Brunei'nin küçük yüz ölçümüne ve nüfusuna rağmen önemli mali imkânlara sahip olmasını sağlamıştır. Brunei'nin birliğe katılmasıyla Malay dünyasının üç bağımsız devleti aynı siyasi teşkilat içinde yer alacak, Güneydoğu Asya'daki Müslüman devletler arasında daha kapsamlı bir yakınlaşma meydana gelecektir. Brunei'nin sahip olduğu sermayenin ortak yatırımlarda değerlendirilmesi de ittifakın iktisadi kuruluşuna katkı sağlayabilecektir.
Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Moğolistan, Pakistan, Afganistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya,Brunei ve Japonya ile düşünülen ilk yapı on beş devletten meydana gelmektedir. Üyeliğin coğrafi sınırları, devletlerin birbirleriyle ilişkileri ve teşkilatın siyasi hedefleri dikkate alınarak oluşturulmalıdır. Başlangıçta daha az sayıda devletin ortak iradesiyle yola çıkılması ve birliğin zaman içinde genişletilmesi de mümkündür.
Birliğin kuruluşunda dikkat edilmesi gereken hususlardan biri, üyelerin kendi aralarındaki anlaşmazlıkların teşkilatın faaliyetlerini sürekli engelleyecek hâle gelmemesidir. Asya devletlerinin tarihleri boyunca yaşadıkları sınır meseleleri, siyasi ihtilaflar ve farklı dış politika tercihleri vardır. Bu meselelerin varlığı, ülkelerin aynı ittifak içinde bulunmasını baştan imkânsız kılmaz. Ancak ortak teşkilatın kuruluşunda devletlerin birbirlerinin egemenliğine saygı göstermesi ve anlaşmazlıklarını barışçı yollarla ele alması esas kabul edilmelidir. Kalıcı bir siyasi birlik, üyelerinin kendi aralarındaki münasebetlerde güven duyabilecekleri bir düzene ihtiyaç duyar.
Türkiye'nin davetiyle başlayacak böyle bir teşebbüste hangi devletlerin kurucu üye olacağı, hangilerinin daha sonraki aşamalarda katılacağı, devletler arasında yürütülecek siyasi görüşmelerle belirlenebilir. Burada üzerinde durduğumuz ülkeler, kurulmasını düşündüğümüz Asya Birliği'nin ilk siyasi çevresini meydana getirmektedir. Nihai üyelik düzeni hazırlanırken Türk devletlerinin müşterek konumu, diğer ülkelerin katılım iradesi ve bütün üyelerin kabul edebileceği siyasi esaslar gözetilmelidir. Böylece Türkiye'nin merkezinde bulunduğu ittifakın hangi devletlerden meydana geleceği açıkça belirlenecek ve birliğin kuruluşu için gerekli siyasi zemin ortaya konulacaktır.
Asya Birliği'nin İktisadi, Sınai ve Askerî Kudreti
Türkiye'nin öncülüğünde bir araya gelmesini düşündüğümüz devletlerin nüfusları, toprakları, üretim imkânları ve sahip oldukları tabii zenginlikler birlikte değerlendirildiğinde, dünya siyasetinde ağırlığı bulunacak büyük bir iktisadi güç meydana getirmenin imkânları görülür. Yüz milyonlarca insanın yaşadığı, bereketli tarım topraklarından dünyanın önemli enerji havzalarına, gelişmiş sanayi merkezlerinden büyük deniz ticaret yollarına kadar uzanan bu geniş coğrafyanın zenginlikleri, bugün ayrı devletlerin imkânları olarak kullanılmaktadır. Bunların müşterek bir iktisadi düzen içinde değerlendirilmesi, kurulacak Asya Birliği'nin en önemli dayanaklarından biri olacaktır.
Türkistan'ın petrolü, doğal gazı, uranyumu, bakırı ve diğer madenleri; Malezya ile Endonezya'nın tabii kaynakları; Pakistan ve Bangladeş'in tarımsal üretimi ve insan gücü; Japonya'nın sanayi birikimi ve Türkiye'nin gelişen üretim kabiliyeti, birbirini tamamlayabilecek büyük imkânlardır. Bu ülkelerin bir kısmı sanayisi için ham maddeye, bir kısmı enerjiye, bir kısmı teknolojiye, bir kısmı da ürettiği malları satabileceği geniş pazarlara ihtiyaç duymaktadır. Birliğin iktisadi düzeni kurulurken öncelikle bu ihtiyaçların üye devletler arasında karşılanması esas alınmalıdır. Türkistan'dan çıkarılan bir madenin başka ülkelerde işlenerek yüksek bedellerle yeniden satın alınması yerine, o madenden doğacak sanayi kazancının birlik ülkelerinde kalması sağlanmalıdır.
Tarım ve gıda meselesi de aynı anlayışla ele alınmalıdır. Asya'nın farklı iklimlerinde yetişen ürünler, geniş tarım arazileri, hayvancılık imkânları ve su kaynakları ortak bir üretim ve ticaret düzenine bağlanabilir. Üye devletlerden birinde ihtiyaç duyulan tarım ürününün öncelikle birlik içinden temin edilmesi, üreticilerin müşterek pazarlara ulaşması ve tarım teknolojilerinin paylaşılması, gıda güvenliği bakımından önemli sonuçlar doğuracaktır. Bu ülkelerde yaşayan büyük nüfusun beslenme ihtiyacının yabancı devletlerin ticari ve siyasi kararlarına bağlı kalmaması, kurulacak iktisadi düzenin başlıca hedeflerinden biri olmalıdır.
Birliğin ortak pazarı, üye devletlerin kendi aralarında gümrük kolaylıkları sağlamasıyla başlayabilir. Sanayi ürünlerinin, tarım mallarının ve ham maddelerin dolaşımını kolaylaştıracak anlaşmalar yapılmalı; üretim merkezlerini birbirine bağlayan demiryolları, kara yolları, limanlar ve deniz taşımacılığı hatları müşterek bir plan dâhilinde geliştirilmelidir. Böylece üretici, malını satacağı pazara daha kolay ulaşırken sanayici de ihtiyaç duyduğu ham maddeyi birlik ülkelerinden sağlayabilecektir. Ortak pazarın büyümesiyle birlikte yeni fabrikaların kurulması, üretimin çeşitlenmesi ve üye devletler arasındaki yatırımların artması için geniş bir iktisadi çevre oluşacaktır.
Bu düzenin kendine ait güçlü mali kurumları da bulunmalıdır. Türkiye merkezli bir Asya Kalkınma ve Yatırım Bankası kurularak sanayi tesisleri, enerji yatırımları, tarım projeleri ve ulaştırma bağlantıları finanse edilebilir. Üye devletlerin kendi para birimleriyle ticaret yapmalarını kolaylaştıracak ödeme ve takas mekanizmaları geliştirilmeli, büyük yatırımlar için müşterek fonlar oluşturulmalıdır. Birliğin iktisadi geleceği, dışarıdan alınacak kredilere ve yabancı finans merkezlerinin kararlarına bırakılmamalıdır. Üretimden elde edilen kazancın yeniden üretime yönlendirilmesi, ülkelerin kendi kaynakları üzerinde iktisadi tasarruf sahibi olmalarını sağlayacaktır.
Sanayi ve teknoloji alanında ise çok daha ileri hedefler belirlenmelidir. Japonya'nın elektronik, makine, otomotiv ve ileri teknoloji sahalarındaki tecrübesiyle Türkiye'nin savunma, havacılık, makine ve diğer sanayi alanlarında geliştirdiği kabiliyetler ortak yatırımlarda buluşturulabilir. Birlik ülkelerinde araştırma merkezleri kurulmalı; mühendisler, bilim insanları ve teknik personel müşterek projelerde görev almalıdır. Yapay zekâdan uzay teknolojilerine, enerji sistemlerinden ilaç sanayisine kadar geleceğin üretimini belirleyecek sahalarda dışarıya bağımlılığı azaltacak bir sanayi düzeni meydana getirilmelidir. Her ülkenin aynı fabrikaları kurması yerine, farklı ülkelerde geliştirilen üretim kabiliyetlerinin birbirini tamamlaması sağlanmalıdır.
Bütün bu iktisadi ve sınai faaliyetlerin güvenliğini sağlayacak müşterek bir savunma anlayışına da ihtiyaç vardır. Türkiye'nin savunma sanayisinde kazandığı tecrübe, Pakistan'ın askerî kabiliyeti ve diğer üye devletlerin imkânları bir araya getirilerek ortak savunma projeleri geliştirilebilir. Hava savunma sistemleri, askerî elektronik, deniz güvenliği, haberleşme ve siber savunma gibi alanlarda müşterek araştırma ve üretim kuruluşları meydana getirilebilir. Üye devletlerin silahlı kuvvetleri arasında eğitim ve teknik iş birliği geliştirilirken birliğin güvenliğini ilgilendiren meselelerde ortak hareket edebilecek bir savunma düzeninin esasları da belirlenmelidir. İhtiyaç hâlinde görev yapabilecek müşterek bir barış gücü, bu düzenin kuruluşunda değerlendirilebilecek kurumlardan biridir.
Türkiye merkezli Asya Birliği'nin iktisadi ve askerî kudreti, üyelerin sahip oldukları imkânların toplamından ibaret görülmemelidir. Asıl üzerinde durulması gereken, bu imkânların birbirini besleyecek biçimde düzenlenmesidir. Ham maddeyi sanayiye, sanayiyi teknolojiye, teknolojiyi üretime ve bütün bunları güçlü bir savunma kabiliyetine bağlayabilen devletler topluluğu, kendi geleceği üzerinde çok daha geniş bir tasarruf imkânına kavuşacaktır. Türkiye'nin öncülüğünde meydana getirilecek bu birliğin dünya siyasetindeki ağırlığı, sahip olduğu kaynakları ve insan gücünü bu anlayışla değerlendirebilmesine bağlı olacaktır.
Türkiye'nin Geleceği
Türkiye'nin geleceğini Ortadoğu'nun siyasi şartlarına bağlamak, Türk devletinin önüne kendi iradesiyle belirleyemeyeceği pek çok mesele koymaktadır. Osmanlı Devleti'nin çekilmesinden sonra bu coğrafyada kurulan düzen, aradan geçen uzun yıllara rağmen kalıcı bir istikrara kavuşamamıştır. Bölgedeki devletlerin birbirleriyle yaşadıkları ihtilaflar, yabancı güçlerin müdahaleleri ve İsrail'in takip ettiği siyaset, Ortadoğu'yu sürekli yeni çatışmaların ortaya çıkabildiği bir coğrafya hâline getirmiştir. Türkiye'nin yakın çevresinde yaşanan bu hadiseler karşısında kendi güvenliğini koruması ve tarihî sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmektedir. Ancak Türk milletinin büyük devlet ülküsünü gerçekleştireceği siyasi istikameti belirlerken Ortadoğu'nun içinde bulunduğu şartları da bütün açıklığıyla görmemiz gerekir.
İsrail'in kuruluşundan günümüze kadar geçen dönemde yaşanan savaşlar, işgaller ve askerî müdahaleler, Ortadoğu'nun siyasi hayatında derin yaralar açmıştır. Filistin topraklarının işgali, Lübnan'daki savaşlar, Suriye'ye yönelik askerî harekâtlar ve İsrail'in bölge devletleriyle yaşadığı çatışmalar, meselenin Filistin sınırlarını çoktan aştığını göstermektedir. İsrail'in askerî üstünlüğünü bölgenin siyasi düzeni üzerinde belirleyici bir kuvvet olarak kullanma siyaseti, çevresindeki devletlerin güvenliğini ve egemenliğini doğrudan ilgilendirmektedir. İsrail gibi zalim ve saldırgan bir devletin varlığı devam ettiği sürece Ortadoğu'da kalıcı ve mutlak bir barış düzeninin kurulabilmesi imkansızdır.
Türkiye bakımından bu durumun çok ciddi sonuçları vardır. Suriye ve Irak'taki gelişmeler, Doğu Akdeniz'deki güç mücadeleleri, Filistin meselesi ve İsrail'in bölgedeki askerî faaliyetleri, Türkiye'nin güvenliğini ilgilendiren geniş bir siyasi çevre meydana getirmektedir. Türkiye'nin bu meselelerde millî menfaatlerinden vazgeçmesi düşünülemez. Fakat bütün geleceğini Ortadoğu'da kurulması tasarlanan ittifaklara bağlayan bir Türkiye'nin, bölgenin sürekli değişen ihtilafları içinde büyük ölçüde meşgul olacağı da açıktır. Türk devletinin kendi gücünü artıracağı, dünya siyasetinde yeni bir ağırlık kazanacağı ve başka ülkelerle kalıcı ortaklıklar kuracağı daha geniş bir siyasi sahaya ihtiyacı vardır.
Bu sebeple Türkiye'nin küresel güç olma hedefinde Asya'ya ayrı bir yer verilmesi gereklidir. Türkiye'nin öncülüğünde kurulacak Asya Birliği, dünya siyasetinde yeni bir devletler topluluğunun ortaya çıkması demektir. Böyle bir kuruluş, Türkiye'nin başka büyük güçlerin kurduğu ittifaklar içindeki konumundan farklı bir siyasi mevki kazanmasının da yolunu açacaktır. Türkiye, kuruluşuna öncülük ettiği, siyasi merkezini kendi topraklarında bulundurduğu ve müşterek kararlarının oluşmasında doğrudan sorumluluk taşıdığı bir teşkilatla uluslararası siyasette daha geniş bir hareket alanı elde edecektir.
Bu büyük düşüncenin gerçekleşebilmesi için devletlerin iyi niyet açıklamalarıyla yetinilemez. Türkiye'nin davetiyle başlayacak kuruluş sürecinde üye devletlerin siyasi temsilcileri bir araya gelmeli, birliğin kuruluş antlaşması hazırlanmalı ve teşkilatın hangi esaslar üzerinde faaliyet göstereceği belirlenmelidir. Ankara, Asya Birliği'nin siyasi merkezi olarak kabul edilmelidir. Devlet başkanlarının müşterek kararlar alacağı bir konsey, hükûmetler arasındaki işleri yürütecek daimi bir genel sekreterlik ve alınan kararların uygulanmasını takip edecek yetkili kurullar oluşturulmalıdır. Üye devletlerin üstlendikleri yükümlülüklerin yerine getirilmesi de teşkilatın kabul edeceği açık hükümlere bağlanmalıdır.
Birliğin kuruluşuyla birlikte Türkiye'nin izleyeceği siyasi yol da açıklık kazanacaktır. Türk dünyasıyla kurulmuş kardeşlik münasebetleri, bağımsız devletler arasındaki müşterek teşkilatlanma içinde gelişecek; Asya'nın diğer dost milletleriyle kurulacak ilişkiler ise Türkiye'nin dünya siyasetinde daha geniş bir çevreye ulaşmasını sağlayacaktır. Devletlerin siyasi egemenliklerini koruyarak kabul edecekleri ortak bir düzen, ittifakın uzun ömürlü olmasının temel şartıdır. Türkiye'nin burada üstleneceği öncülük, kuruluş iradesinin devamlılığını sağlayacak ve birliği ortak menfaatler etrafında tutacak bir devlet siyaseti gerektirmektedir.
Türk milletinin önünde duran tarihî mesele, bağımsızlığını koruduğu devletini dünya siyasetinin başlıca güçlerinden biri hâline getirebilmektir. Bunun için Türkiye'nin kendi millî hedeflerini açıkça belirlemesi ve bu hedeflere ulaşabileceği siyasi imkânları meydana getirmesi gerekir. Asya Birliği düşüncesini gerekli kılan da budur. Türkistan'dan Güneydoğu Asya'ya uzanan geniş bir devletler topluluğunun Türkiye öncülüğünde teşkilatlanması, Türk milletinin geleceği bakımından üzerinde kararlılıkla durulması gereken bir siyasi hedeftir.
Türkiye, Ortadoğu'daki gelişmeler karşısında kendi menfaatlerini korumaya devam ederken devletinin geleceğini bu coğrafyanın bitmeyen ihtilaflarına mahkûm etmemelidir. Türk dünyasının birliğini gerçekleştirme ülküsü ile Türkiye'nin küresel güç olma hedefi, Asya'da kurulacak geniş ittifak içinde aynı siyasi istikamete yöneltilebilir. Bu düşüncenin devlet siyaseti hâline getirilmesi, kuruluş iradesinin ortaya konulması ve gerekli teşkilatın meydana getirilmesi artık ciddi biçimde ele alınmalıdır.
Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Moğolistan, Pakistan,Afganistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya,Brunei ve Japonya olmak üzere 15 ülkenin oluşturacağı, ilerleyen dönemde diğer dost Asya devletlerinin de katılımıyla genişleyebilecek Türkiye Merkezli Asya Birliği İttifakı, Türk milletinin tarihî birikiminden doğan, bugünün siyasi şartlarını gözeten ve Türkiye'nin dünya siyasetindeki yerini değiştirmeyi hedefleyen büyük bir devletler ittifakıdır. Türk dünyasının siyasi bütünlüğünü güçlendirecek, Turan ülküsünün gerçekleşmesine imkân sağlayacak ve Rusya ile Çin'in Asya üzerindeki nüfuzuna karşı yeni bir güç merkezi meydana getirecek bu birlik, Türkiye'nin küresel güç olma hedefinin başlıca dayanaklarından biri olacaktır.