YA EVRENİN ASIL YANILGISI BİZİM KENDİMİZ HAKKINDAKİ FİKRİMİZSE?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Başka yaşamlar bulmaktan daha büyük bir ihtimal: İnsanlığın kendisini yeniden tanımak zorunda kalması...
Bir gün uzayda başka bir yaşam biçimi keşfettiğimizi düşünelim. Üstelik mikroskobik bir canlı değil; düşünebilen, bilgi üretebilen, kendi tarihini yazmış, belki de bizim henüz hayal bile edemediğimiz teknolojilere ulaşmış bir uygarlık…
İlk sorumuz ne olurdu?
Bize benziyorlar mı? Bizden daha mı zekiler? Nerede yaşıyorlar? Bizi biliyorlar mı?
Benim merak ettiğim ise bunlardan biraz farklı: Onların varlığını öğrendiğimiz gün, insanlık hakkında hangi inancımızı kaybetmek zorunda kalacağız? Çünkü başka bir uygarlığın keşfi, yalnızca astronomi kitaplarına yeni bir bilgi eklemeyecek. Kendimizi tanımlama biçimimizi, evrendeki yerimize ilişkin kabullerimizi ve belki de medeniyet dediğimiz şeyin anlamını yeniden düşünmemize yol açacak. Aslında asıl mesele uzaylıların gelip gelmeyeceği değil. Asıl mesele, insanın kendisini evrenin merkezine yerleştirmeyi neden bu kadar sevdiği.
Evrenin Sahibi Olduğumuzu Kim Söyledi?
İnsan, yaşadığı gezegeni haritalandırdı, denizleri aştı, atomun içine baktı ve milyarlarca ışık yılı uzaktaki gök cisimlerini gözlemlemeyi başardı. Bunlar küçümsenecek başarılar değil. Tam tersine, insan aklının olağanüstü kapasitesini gösteriyor. Fakat burada da ince bir çizgi var: Bir şeyi anlayabilmekle ona sahip olmak aynı şey değildir.
Dünya bizim tapulu malımız değil. İnsan ortaya çıkmadan çok önce de vardı; insan ortadan kalktıktan sonra da varlığını sürdürebilir. Biz gezegeni kullanabiliyoruz ama onun varlığını kendimize borçlu değiliz. Üstelik Dünya, gözlemleyebildiğimiz evrenin yanında son derece küçük bir yer kaplıyor. Güneşimiz sıradan bir yıldız türü; galaksimiz ise gözlemlenebilir evrendeki sayısız galaksiden yalnızca biri.
Elbette bu büyüklük karşısında insanın değersiz olduğunu söylemek de acelecilik olur. Çünkü fiziksel büyüklük ile anlam aynı ölçüyle hesaplanamaz. Bir insan evrenden küçük olabilir ama bir başkasının hayatında bütün dünyaya bedel olabilir. Yine de şu soruyu sormaktan kaçamayız: Evrenin küçücük bir köşesinde bulunmamız, onun bütün hikâyesinin bizim etrafımızda döndüğü anlamına mı geliyor? Belki de insanlığın en büyük zihinsel sınavı, kendisini önemsiz görmek değil; önemli olmakla merkezde olmak arasındaki farkı anlayabilmektir.
Ya Yalnızlık Sandığımız Şey, Yalnızca Bilgi Eksikliğimizse?
Bugün başka gezegenlerde yaşam bulunduğuna dair doğrulanmış bir kanıtımız yok. Dünya dışı zekâya sahip varlıkların aramızda yaşadığına ilişkin güvenilir, doğrulanmış bir kanıt da bulunmuyor. Bunları açıkça söylemek gerekiyor. Çünkü bilinmeyen her şeyi bir iddianın kanıtı hâline getirirsek, araştırma yapmayı bırakıp kendi hayallerimizi gerçeklerin yerine koymaya başlarız. Ayrıca henüz bulamadığımız bir şeyi, sırf bulamadığımız için imkânsız saymak da büyük bir hata olur.
Evrenin büyüklüğü, gezegenlerin yaygınlığı ve yaşamın ortaya çıkışına ilişkin hâlâ cevaplayamadığımız sorular var ve bunlar dünya dışı yaşam ihtimalini bilimsel araştırmaya değer kılıyor. Ancak bu ihtimalin ne kadar yaygın olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz tek örnek, yaşamın ortaya çıktığı Dünya.
Burada da iki düşünce arasında duruyoruz aslında. Birincisi, evrende yalnız olduğumuzu varsaymak. İkincisi, yalnız olmadığımızı kesin kabul etmek. Biliyor musunuz bazen en dürüst cevap, insanın en az tatmin olduğu cevaptır: Netice de onca şeye rağmen hiç bir şey bilmiyoruz.
Bizi Korkutan Başka Bir Akıl mı, Yoksa Üstün Olmadığımızı Öğrenmek mi?
Başka bir uygarlıkla karşılaştığımızı varsayalım. Bu uygarlık bizden daha ileri teknolojiye sahip olsun. Hastalıkları çok daha iyi kontrol ediyor, enerji sorununu çözmüş, kendi gezegenindeki savaşları geride bırakmış ve doğayla daha dengeli bir ilişki kurmuş olsun. Sizce böyle bir karşılaşmada asıl sarsıcı olan, onların bizden daha güçlü olması mı olurdu? Yoksa kendimize medeniyet dediğimiz şeyin aslında ne kadar eksik olduğunu fark etmemiz mi?
İnsanlık teknoloji üretti, fakat teknolojik kapasitesi ahlaki olgunluğuyla her zaman aynı hızda gelişmedi. Birbirimizle saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz ama birbirimizi anlamakta hâlâ zorlanıyoruz. Gezegenin öbür ucunu görebiliyoruz ama aynı sokakta yaşayan insanların yoksulluğunu görmezden gelebiliyoruz. Bilgi birikimimiz büyüyor; fakat bu birikimi hangi amaçla kullanacağımız sorusu hâlâ önümüzde duruyor. Bu bağlamda daha gelişmiş bir uygarlıkla karşılaşmak, bize yalnızca yeni makineler de göstermeyebilir. Belki de gelişmişliğin ölçüsünü yeniden düşünmemize neden olur. Çünkü bir uygarlığın ne kadar ileri olduğunu yalnızca neyi yapabildiğine bakarak anlayamayız. Neyi yapabildiği hâlde yapmamayı seçtiği de önemlidir. Neticede bir gezegeni yok edebilecek güce sahip olmak, o gezegeni koruyabilecek olgunluğa sahip olmak demek olabileceği gibi olmayabilir de...
Başka Dünyalarda Hayat Ararken Kendi Dünyamıza Neden Yabancılaşıyoruz?
Bence üzerinde durmamız gereken en önemli noktalardan biri bu.
İnsanlık, Dünya dışındaki yaşamı araştırırken kendi gezegenindeki yaşamı nasıl koruduğuna da bakmalı. Çünkü başka dünyalarda hayat aramakla burada hayatı değersizleştirmek arasında ciddi bir çelişki var.
Bir yandan Mars'ta yaşam izleri arıyor, uzak gezegenlerin atmosferlerini inceliyor ve evrende yaşanabilir yerler bulmaya çalışıyoruz. Diğer yandan yaşadığımız gezegenin doğal kaynaklarını tüketiyor, ekosistemleri bozuyor ve gelecek kuşakların nasıl bir dünyada yaşayacağını tartışıyoruz.
Elbette uzay araştırmaları ile Dünya'nın sorunlarını çözmek birbirinin alternatifi değil. Bu bağlamda bilimsel keşifler, uzun vadede insanlığın bilgi ve teknoloji kapasitesini geliştirebilir. Ancak bir soruyu da kendimize sormalıyız: Başka bir dünyada yaşam ihtimalini araştırırken, elimizdeki dünyayı yaşanabilir tutmak konusunda ne kadar başarılıyız?
Elbette uzaya bakmakla Dünya'ya sahip çıkmak arasında bir seçim yapmak zorunda değiliz. Asıl ihtiyacımız, ikisini de aynı sorumluluk anlayışı içinde değerlendirmek. Çünkü insanın evrendeki yerini anlaması, yaşadığı gezegene karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, yaşamın ne kadar nadir olduğunu öğrenirsek belki de onu korumak için daha güçlü nedenlere sahip olabiliriz.
Ya Bilinmeyen Aramızda Değil de Zihnimizin İçindeyse?
Bu soru, filmlerin ve komplo teorilerinin en sevdiği kalıplardan biri. Gizli anlaşmalar, saklanan kanıtlar, insan kılığına girmiş varlıklar… Bu hikâyeler merakımızı besleyebilir. Fakat merak ile kanıtı birbirine karıştırdığımız anda düşünce özgürlüğümüzü kendi hayal gücümüzün sınırları içine hapsetmiş oluruz.
Anlayacağınız bir iddianın heyecan verici olması, onu doğru yapmaz. Bir olayın açıklanamaması da kendiliğinden dünya dışı bir varlığın kanıtı hâline gelmez. Eğer bir gün başka bir uygarlığa ait olduğuna dair güçlü ve doğrulanabilir bulgular elde edilirse, elbette bunları araştırmalıyız. Ayrıca bu araştırma, iddiayı ortaya atan kişinin kim olduğuna değil, kanıtların bağımsız biçimde incelenebilmesine dayanmalı. Son kertede bugün elimizde böyle bir sonucu kesinleştirecek doğrulanmış kanıt bulunmuyor. Kanıt bulunmuyor olsa da bu ihtimal üzerine düşünmek için de gizli varlıkların gerçekten aramızda olduğunu varsaymamız gerekmiyor.
Düşünce insanları çok iyi bilir ki; bir sorunun düşünsel değeri, cevabının doğru olduğunun kanıtlanmasına değil, bize kendi kabullerimizi sorgulatmasına dayanır. Benim ilgimi çeken de tam olarak bu aslında: Uzaylıların insan kılığına girip girmediği değil, insanın kendi türüne ait bir canlıyı bile neden çoğu zaman yalnızca görünüşü, kimliği veya ait olduğu grup üzerinden değerlendirdiği. Kim bilir belki de önce birbirimize yabancılaşmamızın nedenlerini anlamalıyız.
Başka Bir Uygarlıkla Karşılaşmak, İnsanlığın Güç Anlayışını Değiştirir mi?
Dünya dışı zekâya sahip bir uygarlıkla doğrulanmış bir temas kurulması, yalnızca bilimsel bir gelişme olmazdı. Etkileri siyasetten ekonomiye, hukuktan eğitime, felsefeden dinî düşünceye kadar uzanabilirdi.
Devletler yeni güvenlik soruları sorardı. Bilim insanları elde edilen verileri incelemek için yarışırdı. Şirketler yeni teknolojilerin ekonomik değerini araştırırdı. İnsanlar ise kendi inançlarını ve dünya görüşlerini yeniden değerlendirebilirdi.
Burada başka bir tehlike ortaya çıkıyor tabi: İnsanlık dışarıdan gelen yeni bir bilgiyle karşılaştığında bile onu eski güç mücadelelerinin içine yerleştirebilir...
Bilginin kendisi ortak bir insanlık mirası olabilecekken, ona erişim bir rekabet aracına dönüşebilir. Yeni teknolojiler bütün insanlığın yararına kullanılabilecekken, belirli devletlerin veya şirketlerin çıkarları etrafında yoğunlaşabilir. Bu, uzaylıların varlığına ilişkin bir iddia değil elbette; insanlığın mevcut siyasi ve ekonomik davranışlarından çıkarılabilecek bir ihtimaldir.
Dolayısıyla asıl sorulardan biri şudur: Başka bir uygarlığa ait bilgiye ulaşsak, bunu insanlığın ortak geleceği için mi kullanırız, yoksa yeni bir üstünlük yarışının malzemesine mi dönüştürürüz? Belki de evrende yalnız olmadığımızı öğrenmekten daha zor olan şey, bu bilgiyi paylaşabilecek kadar ortak bir sorumluluk duygusu geliştirip geliştiremediğimizdir.
Evrenin Merkezinde Olmamak, Değersiz Olmak mıdır?
Burada dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü insanın evrenin merkezinde olmadığını söylemekle insan hayatının değersiz olduğunu söylemek aynı şey değildir. Bir yıldızın yanında küçücük kalmamız, acımızı ortadan kaldırmaz. Galaksiler arasındaki mesafeler, bir çocuğun geleceğinin önemini azaltmaz. Evrenin yaşı, adaletin veya merhametin anlamını kendiliğinden yok etmez.
Anlam, yalnızca fiziksel büyüklükle ölçülseydi evrendeki en büyük cisimler en anlamlı şeyler olurdu. Oysa anlam dediğimiz şey; bilinç, deneyim, ilişki, sorumluluk ve değer verme biçimlerimizle de ilgilidir.
İnsan, evrenin merkezinde olmayabilir. Fakat kendi davranışlarından, seçimlerinden ve başka canlılar üzerindeki etkilerinden sorumludur. Bence asıl yanılgı, kendimizi evrenin en önemli varlığı kabul etmekten bile önce, önemli olabilmek için mutlaka evrenin merkezinde bulunmamız gerektiğini düşünmektir.
Bir annenin çocuğu için taşıdığı anlamı galaksilerin büyüklüğüyle ölçemeyiz. Bir insanın başka bir insanın hayatını kurtarması, kozmik ölçekte küçük bir olay olabilir; fakat o hayatın içinde her şeyi değiştirebilir. Demek ki insanın değerini korumak için evrenin merkezinde olduğumuza inanmamız gerekmiyor. Belki de tam tersine, evrenin merkezinde olmadığımızı kabul ettiğimizde kendi değerimizi daha gerçekçi bir zeminde kurmaya başlayabiliriz.
Kendimizi Küçültmeden, Kendimize Biçtiğimiz Büyüklükten Vazgeçebilir miyiz?
İnsanlık tarihi boyunca kendimizi açıklamak için çeşitli modeller geliştirdik. Evreni anlamaya çalıştık, doğayı sınıflandırdık, yaşamın kökenini araştırdık ve bilincin nasıl ortaya çıktığını sorguladık.
Her yeni keşif, kimi zaman eski kabullerimizi değiştirdi. Bilim ilerledikçe evrenin yapısı hakkındaki bilgimiz genişledi; fakat her cevap yeni sorular da doğurdu. Bu süreç bize önemli bir şey öğretiyor aslında: Bilgi sahibi olmak, her şeyi bilmek demek değildir. Hatta gerçek bilgi çoğu zaman bilmediklerimizin sınırlarını daha görünür hâle getirir.
Belki bir gün başka bir gezegende yaşam bulacağız. Belki başka bir uygarlığın varlığına dair güçlü kanıtlar elde edeceğiz. Belki de çok uzun süre boyunca yalnızca kendi gezegenimizde bildiğimiz yaşam örnekleriyle yetineceğiz. Bugünden bu ihtimallerden hangisinin gerçekleşeceğini kesin olarak söyleyemeyiz. Ama şimdiden yapabileceğimiz bir şey var: Bilmediğimiz şeyleri korkularımızla doldurmamak, kanıtlanmamış iddiaları gerçek diye sunmamak ve insanlığın önemini başkalarından üstün olma düşüncesine bağlamamak. Çünkü kendini sorgulayabilen bir insanın küçülmesi gerekmez. Bazen gerçek olgunluk, kendini olduğundan büyük göstermeye ihtiyaç duymamaktır.
YA EVRENİN ASIL YANILGISI BİZİM KENDİMİZ HAKKINDAKİ FİKRİMİZSE?
Belki evrende yalnız değiliz. Belki de henüz bilmediğimiz nedenlerle yaşam, sandığımızdan çok daha nadir. Bu iki ihtimalin de önünde bilimsel olarak açık durmamız gerekiyor. Fakat hangi ihtimal gerçekleşirse gerçekleşsin, insanlığın kendisi hakkında düşünmesi gereken temel bir mesele var: Kendi varlığımıza verdiğimiz değeri, evrenin merkezinde bulunduğumuz varsayımına mı dayandırıyoruz? Eğer öyleyse, başka bir uygarlığın keşfi bizi yalnızca yeni bir yaşam biçimiyle tanıştırmayacak; kendimiz hakkında kurduğumuz büyük anlatıyı da sarsabilecektir.
Belki bizden daha yaşlı uygarlıklar vardır. Belki bizden daha gelişmiş bilinçler de evrenin bir yerlerinde varlığını sürdürüyordur. Belki de insanlık, henüz çok azını anlayabildiği bir gerçekliğin içinde kendi yolunu arıyordur. Bunların hiçbiri bugün için kesin bilgi değil. Ayrıca kesin olmayan bir ihtimal üzerine düşünmek, kesin olmayan bir iddiaya inanmakla da aynı şey değildir. Düşünmek neden sorun olsun değil mi?
Hâsılı; benim için asıl mesele, evrende kaç uygarlık bulunduğundan ibaret değil. Mesele, insanın kendisini tanımlarken ne kadar dürüst olabildiği. Çünkü kendimizi evrenin sahibi ilan etmek için henüz yeterince bilgiye sahip olmasak da bu gezegendeki yaşamı etkileyebilecek kadar güce sahibiz. İşte sorumluluğumuz da tam burada başlıyor.
Belki bir gün evrende yalnız olmadığımızı öğreneceğiz. Belki de beklediğimiz cevaba hiçbir zaman ulaşamayacağız. Fakat o güne kadar kendimize şu soruyu sormak için başka bir uygarlığın kapımızı çalmasını beklememize gerek yok: Ya bir gün evrende yalnız olmadığımızı değil, hiçbir zaman sandığımız kadar önemli olmadığımızı keşfedersek? Belki de o gün kaybedeceğimiz şey insanlığın değeri değil, kendimize biçtiğimiz sınırsız önem olacaktır.
Ve belki de ilk kez, evrende daha büyük bir yer kaplamaya çalışmak yerine, bu küçücük gezegende daha anlamlı bir hayat kurmanın ne demek olduğunu gerçekten düşünmeye başlayacağız.