YAPAY İNSAN TEHLİKESİ: KARAKTERİN SESSİZ İFLASI
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsanın en tehlikeli dönüşümü, kötüleştiğini fark etmeden kendisini olgunlaştığına inandırmasıdır. Çünkü karakterini kaybeden insan, çoğu zaman bu kaybı bir çöküş olarak değil, hayatı çözmenin getirdiği bir üstünlük olarak yorumlar. İlkesizliğine pragmatizm, çıkarcılığına akılcılık, korkaklığına ihtiyat, ikiyüzlülüğüne diplomasi adını verir. Böylece yalnızca ahlaki sınırlarını aşmakla kalmaz, sınırlarını kaybetmesini meşrulaştıracak bir düşünce sistemi de kurar. Başlangıçta istisna olarak gördüğü tavizler zamanla alışkanlığa, alışkanlıklar davranış biçimine, davranış biçimi ise karakterinin yeni normuna dönüşür. Bir zamanlar yanlış bulduğu şeyleri bugün savunabilmesinin nedeni, hakikatin değişmesi değil, hakikat karşısındaki kendi konumunun çıkarları doğrultusunda değişmesidir. Yapay insan tehlikesinin özü burada yatar: İnsan, kendi çöküşünü başarı hikâyesi olarak anlatabilecek kadar kendisine yabancılaşır.
Yapay insanın şahsiyeti yoktur demek, onun hiçbir kişilik özelliği taşımadığı anlamına gelmez; aksine, onun asıl sorunu farklı ortamlarda farklı kişilikler sergileyebilmesi ve bunların hiçbirini tutarlı bir ahlaki merkeze bağlayamamasıdır. Güçlünün yanında vakar, güçsüzün karşısında tahakküm gösterir; menfaat beklediğine sadakat vaat eder, çıkarı sona erdiğinde geçmişin hatırını siler. Bir yerde adaleti savunurken başka bir yerde adaletsizliğin nimetlerinden yararlanır. Kendisi saf değiştirdiğinde bunu tecrübe, başkası yaptığında ihanet sayar. Kendi tavizlerini koşulların zorunluluğuyla açıklar, başkalarının tavizlerini karakter kusuru olarak yargılar. Böylece ahlaki ölçülerini davranışlarına uygulamak yerine, davranışlarını aklayabilmek için ölçülerini değiştirir. Onun için doğru, bedeli ne olursa olsun korunması gereken bir ilke değil; koşullar elverdiği sürece kullanılabilecek bir söylemdir. Sözü karakterinin ifadesi olmaktan çıkmış, çıkarının aracına dönüşmüştür.
Bu kişilik tipinin en belirgin mahareti, kendisini kandırırken bunu zekâ sanmasıdır. Her tutarsızlığa bir gerekçe, her ihanete bir istisna, her çıkar ilişkisine makul bir açıklama bulur. Vicdanının itirazını dinlemek yerine susturmanın yollarını arar; sorumluluğunu kabul etmek yerine şartları suçlar, hatasını düzeltmek yerine algısını yönetir. Çünkü kendi kusuruyla yüzleşmek, yalnızca yanlış yaptığını kabul etmeyi değil, kendisi hakkında kurduğu olumlu imajı da sorgulamayı gerektirir. Bunu göze alamayan insan, gerçeği değiştiremiyorsa gerçeğin anlamını değiştirmeye girişir. Zamanla dürüstlüğü değil, dürüst görünmeyi; adaleti değil, haklı çıkmayı; erdemi değil, erdemli izlenimi vermeyi önemser. Böyle bir zihinde vicdan, davranışları denetleyen içsel bir ölçü olmaktan çıkar ve davranışların ardından mazeret üreten bir savunma mekanizmasına dönüşür. En derin yozlaşma da burada gerçekleşir: İnsan yanlış yapmayı alışkanlık hâline getirmekle kalmaz, yanlışını savunabilecek bir ahlaki sözlük de geliştirir.
İnsan ilişkilerini de aynı hesapçı mantıkla düzenler. Kimin ne kadar güçlü olduğu, hangi kapıyı açabileceği, ne sağlayabileceği ve ne zaman işe yaramaz hâle geleceği sürekli hesaplanır. Dostluk karşılıklı çıkara, sadakat fırsat hesabına, nezaket ise gelecekte kullanılabilecek bir araca indirgenir. İnsanların değeri, kim olduklarıyla değil, ne işe yaradıklarıyla ölçülür. Menfaat ortadan kalktığında vefa da ortadan kalkıyorsa orada gerçek bir bağlılıktan değil, çıkar sürdüğü müddetçe geçerli olan örtülü bir anlaşmadan söz edilebilir. Oysa güven, insanın yalnızca bugün ne kazandırdığına değil, yarın da hangi ahlaki sınırlar içinde davranacağına ilişkin beklentiye dayanır. Bu nedenle sürekli hesap yapan insan, kısa vadede kazanç elde etse bile uzun vadede ilişkilerinin temelini aşındırır. Herkesi kullanabileceği bir imkân olarak gören kişi, bir süre sonra kendisinin de başkalarının gözünde aynı şekilde değerlendirildiği bir dünyanın içinde bulur kendisini. Çıkarı ilişkinin merkezine yerleştirdiğinde insanı araçsallaştırır; insanı araçsallaştırdığında ise güvenin yerini kuşkuya bırakır.
Daha da vahimi, karakter aşınması yaşayan insanın samimiyeti saflık, vefayı zayıflık, dürüstlüğü tecrübesizlik ve ilkesel tutarlılığı gerçeklerden habersizlik olarak görmeye başlamasıdır. Kendisinin yapamadığı bir şeyi başkasının yapabilmesini anlamlandıramaz; çünkü her davranışın arkasında bir kazanç aramaya alışmıştır. Karşılıksız iyiliği gizli bir hesaba, ilkesel direnci beceriksizliğe, gerektiğinde kaybetmeyi göze almayı ise akılsızlığa yorar. Böylece kendi ahlaki yetersizliğini başkalarının erdemlerini küçümseyerek örtmeye çalışır. Bu tutum yalnızca bireysel bir kusur değildir; toplumun değer sistemini de tersine çevirebilir. İlkesiz olan becerikli, dürüst olan saf, sorumluluk üstlenen zayıf, kendisini ustalıkla pazarlayan ise başarılı kabul edilmeye başlar. Bir toplum için asıl tehlike, yanlış davranan insanların varlığından çok, yanlışın başarı ölçütüne dönüştürülmesidir. Çünkü ahlaki çürüme normalleştirildiğinde, dürüstlük istisna; güvenilirlik ise kuşku uyandıran bir özellik hâline gelebilir.
Sürekli başkalarının beklentilerine göre biçim alan insan, zamanla kendi benliğiyle arasındaki bağı da zayıflatır. Her çevreye başka bir yüz, her güç odağına başka bir yakınlık, her menfaate başka bir gerekçe sunarken dışarıdan uyumlu ve becerikli görünebilir; ancak bu uyumun arkasında sağlam bir iç ölçü bulunmadığında kişi, kendi kararlarını taşıyacak ahlaki dayanağını kaybeder. Başkalarının onayını korumak için sergilediği roller çoğaldıkça, gerçekte ne düşündüğüyle ne söylediği arasındaki mesafe büyüyebilir. Sonunda kendisini başkalarının gözünden değerlendirmeye, değerini de aldığı tepkiye göre belirlemeye başlar. Bu, özgürlük değil, onay bağımlılığıdır. Çünkü özgür insan, gerektiğinde kalabalığa karşı durabilen insandır; yapay insan ise kabul görmek uğruna kendi ölçülerini kalabalığın beklentilerine göre yeniden düzenler. Herkesin karşısında başka biri olmaya çalışan kişi, bir süre sonra kendisinin kim olduğunu başkalarının tepkilerinden öğrenmeye mahkûm kalır.
Bununla birlikte, karakter sahibi olmak değişmemek veya hiç hata yapmamak demek değildir. İnsan yanılabilir, fikir değiştirebilir, geçmişte savunduğu bir görüşün yanlışlığını kabul edebilir. Asıl ayrım, insanın gerçeği gördüğü için mi değiştiği, yoksa çıkarını koruyabilmek için mi gerçeği yeniden yorumladığıdır. İlkesel değişim, insanın kendisini hakikat karşısında düzeltmesidir; karakter aşınması ise hakikati kendisini düzeltmek zorunda bırakmayacak biçimde eğip bükmesidir. Hatasını kabul eden insan itibar kaybedebilir ama güveni yeniden inşa etme imkânını korur. Hatasını sürekli inkâr eden, suçu başkasına atan ve her defasında yeni bir mazeret üreten kişi ise kendisini koruduğunu zannederken güvenilirliğini tüketir. Dolayısıyla karakterin ölçüsü kusursuzluk değil, sorumluluk karşısındaki tutumdur. İnsan, yanıldığında kendisini düzeltebiliyorsa gelişir; yanıldığında yalnızca kendisini haklı çıkarmaya çalışıyorsa kendi gelişiminin önüne bizzat kendisi geçer.
Karakterin toplumsal önemi de tam bu noktada ortaya çıkar. Güvenin zayıfladığı bir düzende liyakatin yerini yakınlık, sorumluluğun yerini görüntü yönetimi, ortak amaçların yerini kişisel çıkarlar alabilir. İnsanlar verdikleri sözlerin değil, kurdukları izlenimin karşılık bulduğunu düşünmeye başladığında emekle ödül arasındaki bağ zedelenir. Herkesin birbirinden kuşkulandığı bir ortamda denetim ihtiyacı artar; en basit ilişkiler bile güven yerine sürekli teyit, kontrol ve hesap gerektirir. Hiçbir hukuk düzeni, kurum veya kural tek başına bütün bu aşınmayı gideremez. Çünkü kurallar davranışları sınırlandırabilir, ancak güvenilirliğin gündelik hayatta yeniden üretilmesi için insanların sorumluluk duygusuna da ihtiyaç vardır. Karakter bu nedenle yalnızca özel hayata ait bir erdem değil, birlikte yaşamanın görünmeyen altyapısıdır. Bu altyapıyı zayıflatan her tutarsızlık, yalnızca iki insan arasındaki ilişkiye değil, ortak hayatın güven kapasitesine de zarar verebilir.
Son kertede yapay insan tehlikesi, insanın görünüşünü korurken ahlaki özünü ihmal etmesidir. İmajı şahsiyetin, çıkarı vicdanın, mazereti sorumluluğun önüne koyan kişi; başkalarına kendisini kabul ettirmek için gösterdiği çabayı, kendisini gerçekten geliştirmek için harcamaz. Dışarıdan güçlü, etkileyici ve başarılı görünebilir; fakat ilkeleri yalnızca kazanç sağladığı sürece geçerliyse bu görünüşün altında güvenilir bir karakter bulunmaz. Karakter çoğu zaman büyük ihanetlerle değil, küçük tavizlerin tekrarıyla aşınır. Her taviz tek başına önemsiz gösterilebilir; ancak sürekli tekrarlanan tavizler insanın neyi kabul edilebilir bulduğunu değiştirir. Sonunda kişi yalnızca yanlış yapmaya alışmaz, doğru kalmaya çalışan insanı da anlayamaz hâle gelir. İşte çürümenin en ağır aşaması budur: İnsanın kendi değerlerini kaybetmesi kadar, değerlerini koruyanları küçümsemeye başlaması.
İnsan, herkesin karşısında istediği rolü oynayabilir; fakat rol ile şahsiyet arasındaki farkı sonsuza kadar ortadan kaldıramaz. İmaj alkışla beslenir, karakter ise bedel karşısında sınanır. Sadakat, kazanç varken değil, kazanç ortadan kalktığında; dürüstlük, herkes izlerken değil, kimse hesap soramayacakken; şahsiyet ise insanın çıkarı ile ilkesi çatıştığında belli olur. Her kapıdan geçebilmek için eğilen kişi, bir süre sonra neden doğrulması gerektiğini unutabilir. Ve insanın en ağır kaybı, başkalarının gözündeki değerini yitirmesi değil; kendisini haklı çıkarma uğruna, bir zamanlar olmaya değer bulduğu insandan uzaklaşmasıdır. Çünkü karakterini kaybeden insanın elinde hâlâ zekâ, yetenek, makam ve itibar kalabilir; fakat bunların hiçbirisi tek başına güvenilir bir şahsiyetin yerini dolduramaz.