10 EKİM: NORMAL KİM?

10 EKİM: NORMAL KİM?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ekim 10, 2026 - 15:42

Bugün 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü.

Muhtemelen bugün bol bol “farkındalık” kelimesini göreceğiz.

Ruh sağlığı önemlidir.

Destek almaktan çekinmeyin.

Yalnız değilsiniz.

Damgalamayın.

Hepsi doğru.

Ama ben bugün başka bir şey sormak istiyorum:

Normal kim?

Elinde cetvelle insan ruhunu ölçebilen varsa buyursun.

Kaç santimetre kaygı normal?

Kaç gram hüzün fazla?

Bir insan kaç gece uyumazsa “hasta”, kaç gece uyumazsa yalnızca “stresli” oluyor?

Kaç kez ağlayınca hassas, kaçıncı gözyaşından sonra depresif sayılıyoruz?

Öfkenin normal dozu kaç?

Peki aşkın?

Takıntının?

Yalnızlığın?

Korkunun?

İnsan ruhunu laboratuvar tüpüne koyup üzerine “normal değer aralığı” yazamıyoruz.

Ama birbirimize teşhis koymaya bayılıyoruz.

“Deli.”

“Manyak.”

“Bipolar herhalde.”

“Şizofren gibi.”

“Psikolojisi bozuk.”

Psikiyatrinin yıllarca eğitim gerektiren tanılarını bazen üç dakikalık bir tartışmada dağıtıyoruz.

Üstelik bedava.

Sonra 10 Ekim gelince hep birlikte damgalamaya karşı olduğumuzu söylüyoruz.

İşte benim kafam burada biraz karışıyor.

Çünkü damgalama yalnızca bir insana “deli” demek değildir.

Bazen çok daha medeni görünür.

Mesela bir insanın psikiyatrik geçmişini öğrendikten sonra anlattıklarını daha az ciddiye almaktır.

İtiraz ettiğinde:

“Acaba hastalığı mı tetiklendi?”

demektir.

Sinirlendiğinde öfkesinin sebebini araştırmak yerine dosyasındaki tanıya bakmaktır.

Bir haksızlığa uğradığını söylediğinde önce haksızlığı değil, onun gerçekliği doğru algılayıp algılamadığını sorgulamaktır.

İşte damganın kravat takmış hâli budur.

Kibar görünür.

Makul konuşur.

Hatta bazen “senin iyiliğin için” der.

Ama sonuç değişmez:

İnsanın sözü küçülür, tanısı büyür.

Ben tam da buna itiraz ediyorum.

Çünkü bir psikiyatrik tanı insanın nüfus cüzdanı değildir.

Karakter analizi değildir.

Ahlak belgesi değildir.

Zekâ testi hiç değildir.

Ve kişinin söylediği her sözün altına düşülmüş bir dipnot değildir.

Bir insan depresyon tanısı alabilir ve haklı olabilir.

Bipolar bozukluğu olan biri öfkelenebilir ve öfkesinin son derece gerçek bir nedeni olabilir.

Şizofreni tanısı bulunan bir insan haksızlığa uğrayabilir.

Anksiyete bozukluğu yaşayan biri gerçekten tehlikeli bir durumla karşılaşmış olabilir.

Çünkü çok basit bir gerçeği unutuyoruz:

Psikiyatrik hastalığı olan insanlar da hayat yaşamaktadır.

Onların da patronları vardır.

Aileleri vardır.

Komşuları vardır.

Aşkları vardır.

Ayrılıkları vardır.

Borçları vardır.

Davaları vardır.

Kırgınlıkları vardır.

Ve evet, bazen karşılarındaki insan gerçekten haksızdır.

Her şeyi psikopatoloji açıklamaz.

Bazen problem gerçekten problemdir.


Meselenin bir de sağlık sistemi tarafı var.

Bir insan psikiyatri kliniğinin kapısından içeri girdiğinde ne olur?

Hasta olur.

Peki insan olmaktan çıkar mı?

Hayır.

Hakları ortadan kalkar mı?

Hayır.

Mahremiyeti önemsizleşir mi?

Hayır.

Onuru askıya alınır mı?

Hayır.

İradesi otomatik olarak hükümsüz hâle gelir mi?

Yine hayır.

O hâlde şu cümleyi biraz büyük harflerle yazmanın zamanı geldi:

PSİKİYATRİK TEDAVİ, İNSAN HAKLARININ İSTİSNASI DEĞİLDİR.

Tam tersine.

İnsan kendisini en savunmasız hissettiği yerde haklara daha fazla ihtiyaç duyar.

Çünkü psikiyatri sıradan bir sağlık ilişkisi değildir.

Karşınızdaki insana bazen annenize anlatmadığınızı anlatırsınız.

Babanızdan sakladığınızı söylersiniz.

Sevgilinizden gizlediğinizi açarsınız.

Çocukluğunuzu anlatırsınız.

Korkularınızı anlatırsınız.

Travmalarınızı anlatırsınız.

Bazen hayatınızın kimseye göstermediğiniz odasının anahtarını verirsiniz.

İşte bu yüzden psikiyatride güven lüks değildir.

Tedavinin kendisidir.

Ve bu nedenle mesleki sınırlar soğukluk değildir.

Koruyuculuktur.

Mahremiyet bürokrasi değildir.

Haktır.

Bilgilendirme formalite değildir.

Saygıdır.

Hastanın sözünü dinlemek nezaket değildir.

Mesleğin gereğidir.


Fakat bence ruh sağlığı alanındaki en tehlikeli şeylerden biri hâlâ şu kelime:

Normal.

Çünkü “normal” dediğimiz anda karşısına otomatik olarak bir “anormal” koyuyoruz.

Sonra normal olan konuşuyor.

Anormal olan dinleniyor.

Normal olan karar veriyor.

Anormal olan hakkında karar veriliyor.

Normal olan anlatıyor.

Anormal olan açıklanıyor.

Ve bir süre sonra insan kayboluyor.

Geriye teşhis kalıyor.

Oysa psikiyatrinin amacı insanları “biz” ve “onlar” diye ikiye ayırmak değildir.

Çünkü o sınır sandığımız kadar kalın değildir.

Bugün hayatını son derece düzenli sürdüren bir insan yarın ağır bir yas yaşayabilir.

Panik atak geçirebilir.

Depresyona girebilir.

Travma yaşayabilir.

Profesyonel desteğe ihtiyaç duyabilir.

Ruh sağlığı hepimizin üzerinde yürüdüğü çok ince bir zemindir.

Bazılarımız yalnızca çatlakları henüz görmemiş olabiliriz.

Bu yüzden ruhsal hastalık yaşayan bir insana yukarıdan bakarken dikkat etmek gerekir.

Hayatın asansörü hızlıdır.


10 Ekim’de “ruh sağlığı farkındalığı”ndan söz edeceksek benim fark etmek istediğim şey şu:

İnsan, tanısından büyüktür.

Dosyasından büyüktür.

Epikrizinden büyüktür.

Reçetesinden büyüktür.

Geçirdiği krizden büyüktür.

Hatta hayatının en kötü gününde yaptığı şeyden bile çoğu zaman daha büyüktür.

Çünkü insan tek bir günden ibaret değildir.

Ama toplum etiketleri sever.

Etiket kullanışlıdır.

Bir insanı anlamak zahmetlidir.

“Deli” dersiniz, mesele kapanır.

“Problemli” dersiniz, düşünmek zorunda kalmazsınız.

“Psikiyatrik vaka” dersiniz, karşınızdaki insan bir anda dosyaya dönüşür.

Oysa insanı anlamak için dosya yetmez.

Hikâyesini dinlemek gerekir.

Ve hikâyeler ICD kodlarından daha uzundur.


O yüzden bugün size “Ruh sağlığınıza dikkat edin” demeyeceğim.

Bunu zaten yüzlerce yerde okuyacaksınız.

Ben başka bir şey söyleyeceğim:

Bir başkasının ruh sağlığı hakkında konuşurken kendi önyargınıza dikkat edin.

Bir insanın tanısını öğrendiğiniz anda ona bakışınız değişiyorsa bunu fark edin.

Söylediklerini daha az ciddiye almaya başladıysanız bunu fark edin.

Her duygusunu hastalığına bağlıyorsanız bunu fark edin.

Onun adına karar vermeyi, onu dinlemekten daha kolay buluyorsanız bunu fark edin.

Çünkü belki de 10 Ekim’de fark edilmesi gereken yalnızca ruhsal hastalıklar değildir.

Bizim “normal” olana duyduğumuz tuhaf takıntıdır.

Ve son olarak…

Bir gün bir psikiyatri dosyasında sizin adınızın yazmayacağının garantisi yok.

Benim de yok.

Hiç kimsenin yok.

O nedenle psikiyatrik hastalık yaşayan insanların haklarını savunurken aslında uzak bir grubun haklarını savunmuyoruz.

İnsanın hakkını savunuyoruz.

Belki bir yakınımızın.

Belki gelecekteki kendimizin.

Bugün 10 Ekim.

Dünya Ruh Sağlığı Günü.

Dosyaları bir anlığına kapatalım.

Etiketleri masadan kaldıralım.

“Normal” kelimesini de kapının dışında bırakalım.

Ve karşımızdakine bakalım.

Orada bir teşhis yok.

Bir insan var.

Bence farkındalık tam olarak burada başlıyor.