Geleceğe Yatırım Yaparken Kemiklerimizi Unutuyoruz

Geleceğe Yatırım Yaparken Kemiklerimizi Unutuyoruz

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ekim 21, 2026 - 11:26

Geleceğe dair pek çok planımız var. Birikim yapıyoruz, emekliliğimizi düşünüyoruz, ilerleyen yaşlarımızda nasıl bir hayat sürmek istediğimizi hayal ediyoruz. Peki, bütün bu planları yaparken bedenimizin bizi ne kadar taşıyabileceğini düşünüyor muyuz?

20 Ekim Dünya Osteoporoz Günü, üzerinde çok sık durmadığımız ama yaşam kalitemizi doğrudan etkileyen bir konuyu yeniden gündeme getiriyor: Kemik sağlığı.

Osteoporoz, yani halk arasında bilinen adıyla kemik erimesi, çoğumuzun zihninde ileri yaşlarla özdeşleşmiş durumda. Oysa kemiklerimizin geleceği, düşündüğümüzden çok daha erken yaşlarda şekillenmeye başlıyor.

Uluslararası Osteoporoz Vakfı'nın (IOF) 2026 yılı için belirlediği tema da tam olarak buna dikkat çekiyor: Kemikleri yaşam boyunca oluşturmak, korumak ve güçlendirmek.

Rakamlar bize ne anlatıyor?

Uluslararası Osteoporoz Vakfı'nın verilerine göre dünya genelinde 50 yaş üzerindeki her üç kadından biri ve her beş erkekten biri, kalan yaşamı boyunca osteoporoza bağlı bir kırık yaşayabiliyor.

Bu oranlar, konunun yalnızca belirli bir yaş grubunu ya da yalnızca kadınları ilgilendirmediğini gösteriyor.

Türkiye açısından baktığımızda da tablo dikkat çekici. Vakfın Türk uzmanlarla birlikte hazırladığı ve 2023 yılında yayımladığı raporda, 2019 yılına ilişkin yıllık kırılganlık kırığı sayısı yaklaşık 255 bin olarak hesaplanmıştı. Bu, saatte yaklaşık 29 kırık anlamına geliyor.

Aynı raporda 50 yaş üzerindeki kadınların yaklaşık yüzde 33'ünde, erkeklerin ise yüzde 8'inde kalça bölgesinde osteoporoz bulunduğunu gösteren araştırma bulgularına yer veriliyor.

Üstelik asıl dikkat çekici nokta yalnızca kırık sayıları değil. Rapora göre Türkiye'de kırık riski yüksek hastaların yüzde 75 ila 90'ı, etkili koruyucu tedaviye ulaşamıyor ya da bu tedaviyi almıyor.

Bu veriler birkaç yıl öncesine ait olsa da önemli bir sorunu ortaya koyuyor: Osteoporoz konusunda yalnızca hastalığı tanımak yetmiyor; riskleri zamanında belirlemek ve sağlık hizmetine erişimi güçlendirmek de gerekiyor.

Yaşam süremiz uzuyor, peki sağlıklı yıllarımız?

Türkiye İstatistik Kurumu'nun 2025 verilerine göre, 65 yaş ve üzerindeki nüfusun toplam nüfus içindeki payı yüzde 11,1'e ulaştı. Bu oran 2020 yılında yüzde 9,5'ti.

Türkiye giderek yaşlanıyor. Elbette daha uzun yaşamak, sağlık alanındaki gelişmelerin de önemli bir sonucu. Ancak uzun yaşamın yanında, o yılların nasıl geçirildiği de giderek daha fazla önem kazanıyor.

Çünkü osteoporoza bağlı bir kalça kırığı, yalnızca ortopedik bir sorun olarak kalmayabiliyor. Hareket kabiliyetinde azalma, uzun süreli bakım ihtiyacı ve günlük yaşamda başkalarına bağımlılık gibi sonuçları olabiliyor.

Burada sağlık ekonomisi açısından da düşünmemiz gereken bir konu var. Önlenebilecek bir kırığın tedavisi, hastanede geçirilen günlerle sınırlı değil. Fizik tedavi, rehabilitasyon, aile bireylerinin bakım sorumluluğu ve iş gücü kayıpları da bu sürecin bir parçası.

Dolayısıyla kemik sağlığını korumak, bireysel bir sağlık tercihinin ötesinde, toplumun geleceğine yapılan bir yatırım olarak da değerlendirilmeli.

Aslında kemiklerimizin de bir birikim hesabı var

Bilimsel çalışmalar, yaşam boyunca ulaşabileceğimiz en yüksek kemik kütlesinin yaklaşık yüzde 90'ının kızlarda 18, erkeklerde ise 20 yaşına kadar kazanıldığını gösteriyor.

Yani ileri yaşlarda korumaya çalıştığımız kemiklerin temeli, çocukluk ve gençlik yıllarında atılıyor.

Bu bilgi bana oldukça anlamlı geliyor. Çünkü gençken geleceğe yatırım denildiğinde aklımıza eğitim, kariyer ya da maddi birikim geliyor. Oysa yeterli ve dengeli beslenmek, düzenli hareket etmek ve sağlıklı alışkanlıklar edinmek de yıllar sonra karşılığını alacağımız yatırımlar arasında.

Elbette konu yalnızca kalsiyum tüketmekten ibaret değil. D vitamini, yeterli protein alımı, kasları güçlendiren egzersizler ve genel yaşam alışkanlıkları kemik sağlığında birlikte rol oynuyor.

Bir de oldukça yaygın bir yanılgımız var: Sağlığımızı korumayı çoğu zaman bir ürün satın almakla ilişkilendiriyoruz. Oysa ihtiyacımız olup olmadığını bilmeden kullanılan takviyeler, sağlıklı yaşamın garantisi değil. Osteoporozu bulunan kişilerde de yalnızca beslenme ve takviyeler her zaman yeterli olmayabiliyor; uygun tıbbi tedavi gerekebiliyor.

Kırılmadan önce fark etmek mümkün mü?

Osteoporozun en önemli özelliklerinden biri, uzun süre belirgin bir şikâyete neden olmadan ilerleyebilmesi.

Bu nedenle hastalık bazen basit bir düşme sonucunda oluşan kırıkla fark ediliyor. Özellikle 50 yaşından sonra düşük şiddetli bir düşme veya çarpmayla ortaya çıkan kırıkların kemik sağlığı açısından değerlendirilmesi önem taşıyor.

Yaş, menopoz, aile öyküsü, geçirilmiş kırıklar, bazı hastalıklar ve ilaçlar dikkate alınarak kişinin kırık riski belirlenebiliyor. Gerekli görülen durumlarda kemik mineral yoğunluğu ölçümüyle değerlendirme destekleniyor.

Bana kalırsa burada en fazla değiştirmemiz gereken alışkanlıklardan biri, sağlık kontrollerini yalnızca bir şikâyetimiz olduğunda düşünmemiz.

Hâlbuki koruyucu sağlık hizmetlerinin değeri, bir sorun ortaya çıktıktan sonra değil, henüz ortaya çıkmadan önce kendini gösteriyor.

Geleceği yalnızca planlamak yetmez

20 Ekim Dünya Osteoporoz Günü'nü yalnızca kemik erimesini hatırlatan bir gün olarak görmemek gerekiyor.

Bu tarih, sağlıklı yaşlanmayı nasıl ele aldığımızı düşünmek için de güzel bir fırsat.

Çocukların hareket edebileceği alanlara sahip olması, yetişkinlerin yoğun çalışma hayatı içinde fiziksel aktiviteye zaman ayırabilmesi, ileri yaştaki bireylerin düşme riskini azaltan güvenli ortamlarda yaşaması ve risk grubundakilerin zamanında değerlendirilmesi aynı konunun farklı parçaları.

Sağlık politikalarımızda da tedavinin yanında erken tanı, risk değerlendirmesi ve koruyucu hizmetlere daha fazla yer açmak, gelecekte karşılaşacağımız sağlık yükünü azaltabilir.

Hepimiz ilerleyen yaşlarımızda sevdiklerimizle vakit geçirmeyi, seyahat etmeyi, üretmeye ve hayatın içinde kalmaya devam etmeyi istiyoruz.

Bütün bunların temelinde ise çoğu zaman farkına bile varmadığımız bir özgürlük var: Kendi başımıza hareket edebilmek.

Belki de geleceğe yapacağımız en değerli yatırımlardan biri, bugün bizi ayakta tutan kemiklerimize biraz daha özen göstermek.

Çünkü sağlıklı yaş almak, yalnızca yılların artması değil; o yılların içinde özgürce yaşayabilmek demek.