İLÂHÎ ADALETTE ZAMANAŞIMI YOKTUR!
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsan, kendisine verilen gücü sınırsız sanmaya başladığında yalnızca başkalarına değil, kendi varoluşuna da ihanet eder. Makamına güvenerek haksızlığı meşrulaştıran, servetine dayanarak mazlumu küçümseyen, kalabalıkların alkışını hakikatin önüne koyan ve merhameti zayıflık olarak görenler, dünyanın kendi etraflarında döndüğünü zannederler. Oysa insanın kurduğu bütün hesaplar, tabiatın ihtişamı karşısında bir anda anlamsızlaşabilir. Bir gecede kabaran denizler, gökyüzünü karartan fırtınalar, önüne çıkan her şeyi sürükleyen seller, toprağı kavuran kuraklıklar ve yeryüzünü sarsan depremler, insana haddini bildiren bir kudretin büyüklüğünü hatırlatır. İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, ne kadar güç biriktirirse biriktirsin, kendisini hayatın mutlak hâkimi ilan edemez. Çünkü var olmakla hükmetmek, güçlü olmakla dokunulmaz olmak, sahip olmakla her şeye hakkı olduğunu sanmak arasında uçurum vardır. Bu uçurumu göremeyenler, kendi kibirlerinin esiri hâline gelirler.
Zulüm, insanın kendi gücünü başkasının acısı üzerinden ispat etmeye kalkıştığı yerde başlar. Bir masumun gözyaşını küçümsemek, savunmasız bir canı acımasızca ezmek, hayvanlara eziyet etmek, güçsüzün çaresizliğinden faydalanmak, hakkı gasp etmek ve haksızlığı menfaat uğruna savunmak, vicdanın çöküşünü gösterir. Zalim, çoğu zaman yaptığı kötülüğü kendi zihninde gerekçelendirir; kendisini haklı, mağdurunu değersiz, gücünü de sınırsız görür. Bir süre sonra kötülük, onun gözünde sıradan bir davranışa dönüşür. İşte en tehlikeli eşik budur: İnsan, başkasına verdiği zararı artık kötülük olarak görmemeye başladığında kendi içindeki adalet duygusunu da kaybetmiştir. Mazlumun feryadına kulaklarını kapatan, bir canın acısını önemsiz sayan ve merhameti gereksiz bir yük gibi gören insanın en büyük kaybı, sahip olduğu servet veya makam değil, insanlığını ayakta tutan vicdanıdır.
Gök gürlediğinde insanın sesi kesilir; fırtına yükseldiğinde en sağlam görünen yapılar bile sınanır; seller kabardığında insanın kurduğu düzen, suyun önünde ne kadar kırılgan olduğunu gösterir. Kuraklık toprağı çatlatıp hayatı zorlaştırdığında, insanın kendisini doğanın efendisi ilan etmesinin ne kadar iddialı bir yanılgı olduğu anlaşılır. Yeryüzünün her hareketi, gökyüzünün her değişimi ve tabiatın her sert yüzü, insanın kendi sınırlarını yeniden düşünmesine vesile olabilir. Çünkü insan, hesap yapabilen fakat bütün sonuçları denetleyemeyen; inşa edebilen fakat her yıkımı önleyemeyen; hüküm verebilen fakat hayatın bütün sırlarına sahip olmayan bir varlıktır. Kibir, insanın gücünü olduğundan büyük görmesidir; ibret ise kendi gücünün sınırlarını anlayabilmesidir. Ne var ki bazıları ibreti ancak kaybettikten sonra kavrar. Kendilerini koruyacaklarını düşündükleri imkânlar bir anda yetersiz kalınca, yıllarca küçümsedikleri hakikatlerle yüzleşmek zorunda kalırlar.
İlâhî adalete inanan bir insan için zulüm, basit bir ahlak kusuru değildir; hesabı ağır bir sorumluluktur. Mazlumun hakkını yemek, bir cana eziyet etmek, yetimin hakkını gözetmemek, insanları korkuyla sindirmek ve gücü adaletin önüne geçirmek, yalnızca toplumsal düzeni bozmaz; insanın kendi manevi hesabını da ağırlaştırır. İnsan, yaptıklarının karşılığını her zaman hemen görmeyebilir. Bazen zalim uzun yıllar boyunca güçlü görünür, haksızlık edenler bir süre kazançlı çıkabilir, merhametsizliğin ödüllendirildiği izlenimi doğabilir. Fakat görünürdeki başarı, haklılığın kanıtı değildir; geciken hesap da hesabın hiç sorulmayacağı anlamına gelmez. İlâhî adalete inanan kişi, zalimin bir gün mutlaka nasıl cezalandırılacağını tayin etmeye değil, zulmün karşısında durmaya, mazlumu korumaya ve kendi sorumluluğunu yerine getirmeye odaklanmalıdır. Çünkü adalet inancı, insanı seyirci olmaya değil, hakkın yanında durmaya çağırır.
Bir hayvanın çaresizliğini fırsata çeviren, onun canını kendi eğlencesine kurban eden, merhamet gösteren insanlarla alay eden ve acıyı sıradanlaştıran kişi, yalnızca bir canlıya zarar vermez; toplumun ahlaki sınırlarını da aşındırır. Bir canın feryadını duyduğu hâlde yüzünü çeviren, zulmü gördüğü hâlde susan, haksızlığı çıkarına uygun olduğu için savunan ve kötülük karşısında vicdanını susturan herkes, bu çöküşün büyümesine katkıda bulunur. Merhamet, yalnızca güzel sözlerden ibaret değildir; güç sahibinin kendisini sınırlayabilmesi, elindeki imkânı korumak için kullanabilmesi ve savunmasız olanın hakkını gözetebilmesidir. İnsan, kendisinden daha güçsüz bir varlığa nasıl davrandığıyla kendi karakterini ortaya koyar. Bir canın kendisini savunamaması, ona her türlü kötülüğü yapma hakkı vermez. Tam tersine, savunmasızlık, insanın sorumluluğunu daha da ağırlaştırır.
Yeryüzünde yaşanan her felaketin ardından insan, yalnızca yıkılan binalara ve kaybedilen hayatlara değil, kendi davranışlarına da bakmalıdır. Tabiatın sert yüzü karşısında insanın acizliği görünür hâle gelirken, felaketlerin ardından ortaya çıkan dayanışma, merhamet ve yardımlaşma da insanlığın hâlâ ayakta tutulabileceğini gösterir. İşte burada iki ayrı yol belirir: Bir tarafta kibir, bencillik, zulüm ve çıkar uğruna her şeyi feda etmeye hazır bir anlayış; diğer tarafta sorumluluk, vicdan, dayanışma ve adalet. İnsan hangi yolu seçerse kendi karakterini de o yönde inşa eder. Bir felaketi yalnızca başkalarının başına gelen bir olay olarak görmek, insanın kendisine düşen ibret payını gözden kaçırmasıdır. Asıl mesele, yıkımın karşısında korkuya kapılmak değil; hayatın ne kadar kırılgan olduğunu anlayarak daha adil, daha merhametli ve daha sorumlu bir insan hâline gelebilmektir.
Zalimlerin en büyük yanılgısı, kendilerine tanınan zamanı sonsuzluk; sahip oldukları gücü dokunulmazlık; başkalarının sessizliğini ise onay sanmalarıdır. Oysa susan herkes razı değildir, korkan herkes unutmuş değildir ve hakkı elinden alınan herkesin hikâyesi orada bitmez. Gerçekler bazen yıllar sonra açığa çıkar; gizlenen haksızlıklar bir gün görünür hâle gelir; insanın kendisini haklı göstermek için kurduğu bütün gerekçeler, hakikat karşısında dağılabilir. Bir toplumda zulüm sıradanlaşırsa yalnızca mağdurlar değil, adalet duygusu da yara alır. Bu nedenle zulme karşı durmak, yalnızca bireysel bir ahlak meselesi değil, toplumsal varlığın korunması için de temel bir sorumluluktur. Hukukun işlemesi, suçun karşılıksız bırakılmaması, masumların korunması ve merhametin toplumsal hayatta karşılık bulması, insanın kendi eliyle gerçekleştirmesi gereken görevlerdir. Hiçbir toplum, adaleti yalnızca felaketlerden sonra hatırlayarak huzurunu koruyamaz.
Ey kendisini gücün sahibi, başkalarını ise değersiz gören insan! Bir gün bütün imkânlarının seni koruyamayabileceğini, biriktirdiğin servetin her kapıyı açamayacağını ve kurduğun düzenin her sarsıntıya dayanamayacağını unutma. Mazlumun ahını küçümseme, savunmasız bir canın feryadını önemsiz görme, merhameti zayıflık sanma. Başkasının acısından kazanç sağlamak, seni büyük yapmaz; yalnızca karakterinin karanlık tarafını ortaya çıkarır. Yeryüzünde attığın her adımın bir sorumluluğu, verdiğin her kararın bir sonucu ve yaptığın her haksızlığın bir ahlaki karşılığı vardır. İnsan, kendisini başkalarının üzerinde gördüğü ölçüde değil, elindeki gücü adaletle sınırlayabildiği ölçüde değerlidir. Çünkü gerçek kudret, ezebilmek değil koruyabilmek; korkutabilmek değil güven verebilmek; cezalandırabilmek değil hakkı gözetebilmektir.
Göklerin gürlemesi, yerin sarsılması ve suların kabarması karşısında insanın bütün iddiaları küçülür; geriye hayatın kırılganlığı, vicdanın sesi ve sorumluluğun ağırlığı kalır. Zulmü kendine hak görenler, dünyanın yalnızca kendi arzularından ibaret olmadığını anlamalıdır. Tabiatın gücü insanın kibri karşısında bir sınırdır; ilâhî adalete inanç ise insana hiçbir haksızlığın ahlaken önemsiz olmadığını hatırlatır. Ancak asıl hesap, insanın bugün elindeki güçle ne yaptığı, kimi koruduğu, kimin hakkını gözettiği ve hangi kötülüğe karşı durduğu üzerinden başlar. Bir mazlumun hakkını savunmak, bir canı korumak, haksızlığa itiraz etmek ve merhameti yaşatmak, yalnızca güzel davranışlar değil, insan olmanın ağır sorumluluklarıdır.
Unutma: Makam geçer, servet tükenir, güç el değiştirir; fakat zulüm, insanın vicdanında ve ahlaki hesabında ağır bir iz bırakır. Hiçbir kibir sonsuz değildir, hiçbir insan kendisini hayatın mutlak hâkimi ilan edemez. Mazlumun hakkını gözet, merhameti terk etme ve adaleti çıkarına göre eğip bükme. Çünkü insanın büyüklüğü, başkalarına yaşattığı korkuyla değil, gücü elindeyken gösterdiği merhametle ölçülür.