Kendi Gök Kubbemiz
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Geçtiğimiz günlerde Şanlıurfa’da gökyüzü bir başka güzelleşti.
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı’nın (T3 Vakfı) yürütücülüğünde düzenlenen TEKNOFEST Güneydoğu, beş gün boyunca Şanlıurfa GAP Havalimanı’nda teknolojiye, havacılığa ve istikbale meraklı milyonlarca insanı bir araya getirdi.
Gökyüzünde AKINCI, Bayraktar TB3 ve Türk Yıldızları süzülürken, yerde çocukların ve gençlerin gözlerindeki heyecanı da basına yansıyan görüntülerden ve katılımcıların paylaşımlarından izledik.
Türkiye’nin son yıllarda teknoloji alanında ortaya koyduğu bağımsızlık atılımlarını ve bunun etrafında şekillenen “TEKNOFEST kuşağı” fikrini önemsiyorum. Çünkü karşımızda birkaç hava aracından, teknoloji yarışmalarından yahut kalabalık bir festivalden öte şeyler var.
Bu anlamda konunun ilk durağı öz güven.
Ülkelerin teknoloji üretebilmesi, hatta herhangi bir sahada kalıcı ve nitelikli bir atılım gerçekleştirebilmesi, öncelikle kendi kapasitesine ve imkânlarına duyduğu inançla ilişkilidir. Başka bir ifadeyle, üretim iradesinin ortaya çıkabilmesi için önce “Biz yapabiliriz” diyebilen bir zihniyetin teşekkül etmesi gerekir. TEKNOFEST’in ortaya koyduğu temel iddiaların başında olan budur: Biz yapabiliriz!
Nitekim Selçuk Bayraktar da Şanlıurfa’daki konuşmasında bu hususu özellikle vurguladı. “TEKNOFEST, bir öz güven devrimidir” diyerek, “Biz yapamayız” anlayışına, taklitçiliğe ve öğrenilmiş çaresizliğe itiraz ettiklerini söyledi. Ardından da TEKNOFEST gençliğinin “Biz yaptık, biz yapıyoruz, en iyisini de biz yapacağız” diye haykırdığını ifade etti.
“Devrim” kelimesi burada mühim. Bayraktar devrim derken zihinlerdeki sınırları değiştirmeye yönelik bir mesaj veriyor.
Yıllarca başkalarının ürettiğini satın almaya, başkalarının teknolojisini kullanmaya ve başkalarının yaptıklarına hayranlıkla bakmaya alışmış bir toplumun çocuğuna “Sen de tasarlayabilirsin, sen de üretebilirsin” demek, devrim değil de nedir?
Öz güven dediğimiz mefhum, bu anlamıyla insanın kendi kapasitesine, mensubu olduğu topluma ve birlikte inşa edebileceği geleceğe duyduğu güvendir. “Ben yapabilirim” diyebilme kudreti, üretim iradesinin başlangıcında duran niyet; gayretin önünü açan cesaret ve belki de istikbal tasavvurunun ilk şartıdır.
Fakat işin bununla birlikte daha mühim olan hâli, yapmaya başlama eyleminin aslında bir kültür inşa etme eylemi olmasıdır.
Nihayetinde toplumun teknoloji üretmeye başlaması, sadece ortaya çıkan ürünleri değil; o ürünleri ortaya çıkaran düşünme biçimini, çalışma disiplinini ve insan tipini de değiştirmez mi?
Türkiye’de uzun yıllar teknoloji meselesine tezgâhtan karpuz seçer gibi yaklaşan bir anlayış vardı. Batı’nın bilimini, tekniğini ve makinesini alalım; fakat kültürünü almayalım.
Böyle bir seçmeciliğin mümkün olduğu varsayıldı ve kültürün maddi ve manevi unsurlarının birbirinden koparılamayacak yapılar olduğu anlaşılamadı. O nedenle de boşluklara düşüldü.
Örneğin bunu gündelik hayat içinde de görebilirsiniz. Dünyanın en gelişmiş fabrikasını kurun; fakat o fabrikada zamanın kıymetini bilen, yaptığı işin sorumluluğunu üstlenen, kaliteyi bir angarya değil meslek namusu gören bir çalışma kültürü yoksa makine tek başına sizi ileriye taşımaz.
Yahut üniversitelere son teknoloji laboratuvarlar kurabilirsiniz; fakat merak etmeyi, soru sormayı, hata yapmaktan korkmamayı ve bilgiyi üretime dönüştürmeyi öğretemiyorsanız, o laboratuvarlar pahalı odalardan ibaret kalır.
Dolayısıyla TEKNOFEST’ler teknolojiyi vitrinde sunulan bir ürün olmaktan çıkarıp insanımızın düşünme, üretme ve problem çözme biçimini şekillendiren bir davranış biçimine dönüştürmeyi hedefliyor. Yarışmak, araştırmak, denemek, yapmak, yeniden yapmak, takım kurmak, proje geliştirmek, problem üzerine düşünüp çözüm aramak…
Demek ki “Türkiye de teknoloji yapabiliyor” cümlesinden daha büyük bir yere geliyoruz. Türkiye, teknoloji üreten insanı ve o insanı yetiştiren kültürü de oluşturuyor.
Bu sebeple TEKNOFEST’in Türkiye açısından taşıdığı anlamı, Tanzimat’tan bu yana bizi esir eden Batı medeniyeti hayranlığı karşısında “Bizim de söyleyecek bir sözümüz, çözecek bir problemimiz ve ortaya koyacak bir eserimiz var” demesi üzerinden okumak gerekiyor.
Zihinlerdeki sınırları değiştiren devrim bu.
Gökyüzünde Türk Yıldızları’nı, SOLOTÜRK’ü veya kendi ülkesinde geliştirilen hava araçlarını seyrederken gençlerin yaşadığı heyecanın içinde aidiyet, merak ve gurur… Hatta bunların ötesinde, “Ben de bu hikâyenin bir parçası olabilirim” düşüncesi filizleniyor.
İşte millî şuur da bu!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TEKNOFEST konuşmalarında gençleri “TEKNOFEST kuşağı” olarak nitelendirmesi, TEKNOFEST’i “bereketli Anadolu topraklarında filizlenen idealist gençlerin güçlü sesi” şeklinde tanımlaması ve bu kuşağın cesaret ve öz güveniyle Türkiye’nin geleceğine katkı sunacağına vurgu yapması da aslında bunu anlatıyor.
Öz güvenin üretime, üretimin kültüre, kültürün de millî şuura ulaşması… Bütün bu başlıkların birleştiği yere geliyoruz: teknolojide bağımsızlık.
TEKNOFEST’in resmî vizyonunda da Türkiye’nin teknolojiyi geliştiren, üreten ve ihraç eden bir ülke olması hedefi açıkça ortaya konuluyor.
Türkiye Yüzyılı böyle inşa edilir ve ediliyor.