Manevî Cihazlanma

Manevî Cihazlanma

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ekim 14, 2026 - 11:20

Bir zamanlar «Moral Re-Armement» Türkçesiyle «Manevî Cihazlanma (silahlanma) Derneği» vardı. Zahiren Hıristiyan fakat esasta evrensel masonik bir dernekti.
Kurucusu adı sanı bilinmeyen, bir rahipti ama dernek kasası ağzına kadar doluydu. New York’tan yönetiliyordu!
27 Mayıs 1960 darbesinden önce Menderes hükümetine ilginç bir “Reconciliation” (uzlaşma, uyumlaştırma) projesi götürmüştü dernek. Meselâ, İstanbul, dünya dinlerinin başkenti yapılacak, Fener Patrikhanesi, Vatikan gibi bir devlet haline getirilecek, Kariye Camisi bir tür Hilafet Merkezi yapılacak ve Yahudilik de en üst düzeyde yeniden yapılandırılacaktı. (Dönme ve Karaim Yahudileri de böylelikle temsil hakkına kavuşacaklardı)
Bu projeyi hayata geçirmek için Manevî Cihazlanma Örgütü’nün Türkiye Şubesi, 1957'den sonra Menderes’e ünlü “İstimlâk ve Onarım” projesini götürmüş ve Ayasofya’da “Ortodoks İbadetine” başlanmasını istemişti.
İlginçtir ki bu biraderler İstanbul’u “Dünya Dinlerinin Başkenti” yapmak ideallerini 1963'ten sonra “Dinler arası Diyalog ve Hoşgörü” toplantıları ile yaygınlaştırmışlardı. FETÖ’yle yaygın halde konuşulan Üç Din Birliği (İbrahim’i Dinler) Projesi de ilk defa bu Manevî Cihazlanma Derneği tarafından (1957'de) masonlarca dile getirilmiş, teklif edilmişti.
“Tarih"i «tekerrür» diye tarif ediyorlar;, hiç ibret alınsa tekerrür mü ederdi?” (M. Akif)
İbret almıyoruz, alamıyoruz, almamıza fırsat tanımıyor hainler…
Tarih tekerrür ediyor ve bazı tekerrürler artık farkedilmiyor bile. Meselâ şu Fahrettin Kerim Gökay kimdir diye sorun çevrenize. Z kuşağını geçin, kart kuşaklara sorun onlar dahi ya hatırlamaz, ya da millî kahraman masalları anlatırlar size.
Oysa «kazın ayağı» hiç de öyle değil. Yàni iş yukarıda anlattığımız gibidir, cahillerin zannettikleri değil…
Yeri düşmüşken «Kazın ayağı» öyle değil, hikmetli bir atasözüdür ve latince harfler yüzünden «kaz»dan bahsediliyormuş gibi anlaşılıyor.
Oysa kazın ayağı öyle değil…
Sözün esası, “kaziye-i anha öyle değil” şeklindeydi ve Kur’ân harfli bin yıllık Osmanlıca yazımızda KAF ile yazılırdı.
Qaziye» (hüküm, yargı). Ve «anha» (o, onun) demektir Arapça. Latin harflerinin foyası ortaya çıkmasın diye Kemalistlerce ilgili bir hikâye bile uydurulmuş:
Gûya iki kişi tartışıyormuş. İleride duran bir kazın tek ayağı olduğuna dair. Meğer sonra kaz yürümeye başlayınca bir ayağını kanadının altına sakladığı anlaşılmış ve “tek ayaklı, bir ayağını kesmişler” diyen iddiayı kaybetmiş. Hadiseye şahid olanlar da, adamın söylediği “bak gördün mü kazın ayağı öyle (senin söylediğin gibi) değilmiş” lafını kullanagelmişler.
Qaziye «kaz», anha da olmuş «ayak». Kaz kafalılar sizi.