MECİTÖZÜ’NDE BİR ZAMANLAR… İNSAN İNSANA YETERDİ
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bazı ilçeler vardır…
Haritada bir yer göstermez sadece.
İnsanın hafızasında bir zaman, bir insan, bir dostluk, bir vefa olarak kalır.
Mecitözü benim için biraz da böyledir.
Yıllar önce bir gün, ilçemizin kaymakamı Harun Kaya ile Milli Eğitim Müdürümüz Hamdi Yüksek oturmuş sohbet ediyorduk.
“Ne yapabiliriz, Mecitözü için daha başka ne yapabiliriz?” diye konuşurken, Hamdi Bey’den güzel fikirler geldi.
“Bir temizlik kampanyası yapalım, ağaç dikelim. Bir de kurslar açalım.”
O zamanlar bilgisayar hayatımızda yoktu.
Daktilolar vardı.
F klavye vardı.
Hatta on parmak hızlı yazma kursları açılırdı.
Halk Eğitim Müdürlüğümüzün başında sevgili hocamız Selim Alpaslan vardı. Açılan kursların düzenli, disiplinli ve başarılı bir şekilde yürütülmesinde onun emeğini bugün bile hatırlıyorum.
Kurslara katılanlar devam eder, öğrenmek için gayret gösterir, herkes üzerine düşeni yapardı.
Çünkü o zamanlar bir işi yapmak kadar, o işi hakkıyla yapmak da önemliydi.
Bir başka gün de temizlik kampanyası ve fidan dikimi için kolları sıvadık.
Öğrencilerimizle, kurum müdürlerimizle, vatandaşlarımızla büyük bir katılım oldu.
Hatun Kaya, Selçuk Aksoy, Hamdi Yüksek ve beraberindeki kurum müdürleriyle birlikte güzel bir çalışma gerçekleştirdik.
Mecitözü o yıllarda kalabalıktı.
Çocukların sesi vardı sokaklarda.
Gençlerin sesi vardı.
Okullar cıvıl cıvıldı.
Sokaklarda yürürken yüzler tanıdıktı.
Ama belki de en güzeli şuydu:
İnsanlar birbirini gerçekten tanıyordu.
Doktorunu tanırdın.
Öğretmenini tanırdın.
Hükümet konağındaki müdürü tanırdın.
Emniyettekini, jandarmadakini, askerlik şubesindeki memuru tanırdın.
Esnafını tanırdın.
Komşunu tanırdın.
Kurumlarda çalışan insanlar da vatandaşı tanırdı.
Çünkü ilçeye gelen memur, “Akşam olsun Çorum’a gideyim” diye bakmazdı.
İlçede yaşardı.
Sabah işe gelir, akşam yine ilçedeki evine dönerdi.
Uzun yıllar kalınca da insanlar birbirinin derdini, sevincini, huyunu suyunu bilirdi.
Birbirine yabancılaşmazdı.
Bugün bazen düşünüyorum da…
Bir ilçeyi ilçe yapan sadece binaları, yolları ve resmi kurumları değildir. Asıl ilçe; birbirini tanıyan, birbirine güvenen insanlarıyla ilçedir.
O zamanlar bir dükkâna giderdin.
Bir şey alırdın.
Cebinde para olmasa da olurdu.
Kredi kartı zaten yoktu.
İsmini söylemen yeterdi.
“Bunu yazıver.”
Esnaf yazardı.
Sen de bilirdin ki borcunu unutmayacaksın.
Esnaf da bilirdi ki sen sözünün arkasında duracaksın.
Kimse birbirine:
“Borcu ne zaman ödeyeceksin?” diye hesap soracak hale gelmezdi.
Çünkü insanın adı, sözü ve itibarı vardı.
Allah’tan korkulur, kuldan utanılırdı.
Kimse kimseyi kandırmazdı.
Kimse kimseyi dolandırmayı düşünmezdi.
Kimse komşusunun elindekine göz dikmezdi.
Birinin işi düştüğünde herkes elinden geleni yapardı.
Birinin başı sıkıştığında yardımına koşulurdu.
Kıskanmak, kötülemek, ötelemek, birbirinin ayağına çelme takmak bu kadar sıradan değildi.
Çünkü insanlar birbirlerinin yüzüne bakıyordu.
Yüzüne bakamadığın insanın hakkına nasıl girecektin?
Kahvede otururken sohbet edilirdi.
Cami önünde ayaküstü konuşulurdu.
Bir insan konuşurken diğeri dinlerdi.
Kimse cebinden telefon çıkarıp başını önüne eğmezdi.
Çünkü o zamanlar telefon, insanın karşısındaki insandan daha kıymetli değildi.
Bugün ise bazen arkadaşlarımızı arıyoruz:
“Bir araya gelelim, biraz sohbet edelim.”
Sonra yan yana geliyoruz…
Ama sohbet etmek yerine telefonlarımızla uğraşıyoruz.
Aynı masada oturup birbirimizden uzaklaşıyoruz.
Öyle zaman oluyor ki söyleyecek sözlerimizi bile unutuyoruz.
Oysa eskiden insanın elinde telefon yoktu ama dilinde söz, gönlünde muhabbet vardı.
Öğretmen öğrencisini tanırdı.
Öğrenci öğretmenini tanırdı.
Öğretmen öğretirdi.
Öğrenci öğrenirdi.
Saygıdan kusur edilmez, sevgiden eksik kalınmazdı.
Herkes yaptığı işin hakkını vermeye çalışırdı.
Çünkü öğretmenlik sadece sınıfa girip ders anlatmak değildi.
Doktorluk sadece hastaya bakmak değildi.
Memurluk sadece masanın arkasında oturmak değildi.
Esnaflık sadece mal satmak değildi.
Herkes yaptığı işin aynı zamanda bir emanet olduğunu bilirdi.
Mevsimler bile sanki daha sözünün eri gibiydi.
Yaz, yaz gibi gelirdi.
Kış, kış gibi geçerdi.
Baharın bahar olduğunu anlardın.
Tabiat da değişiyordu belki ama insanın hayatına bu kadar uzaklaşmamıştı.
Bir de çocukluğumuzun başka bir tarafı vardı.
O zamanlar “yemekle şişman olmak” bugünkü kadar konuşulmazdı.
Kel insan da azdı.
Hatta bizim köyde kel olanın başına “kel” eklenirdi.
Üç tane kel varsa üçünün de adı belliydi.
“Kel Ali” dediğinde herkes kim olduğunu bilirdi.
Kimse alınmazdı.
Çünkü söylenen sözde kötü niyet yoktu.
İnsanlar birbirinin açığını aramak yerine birbirinin kim olduğunu bilirdi.
Şimdi ise isimler çoğaldı, insanlar birbirine yabancılaştı.
Evler büyüdü.
Telefonlar akıllandı.
Dükkânlar büyüdü.
Kurumlar çoğaldı.
Ama bazen insanın içinden şu soru geçiyor:
Acaba biz büyürken birbirimize ayırdığımız zamanı mı küçülttük?
Mecitözü’nün o günlerini düşündüğümde aklıma sadece temizlik kampanyaları, diktiğimiz fidanlar, açtığımız kurslar gelmiyor.
Aklıma insan geliyor.
Bir araya gelip konuşan yöneticiler geliyor.
Birbirine danışan kurumlar geliyor.
İlçesi için kafa yoran insanlar geliyor.
Vatandaşını tanıyan memurlar geliyor.
Öğrencisini tanıyan öğretmenler geliyor.
Sözünün arkasında duran esnaf geliyor.
Komşusunun derdiyle dertlenen insanlar geliyor.
Ve en önemlisi…
Bir ilçenin sadece binalardan değil, gönül bağlarından oluştuğunu bilen insanlar geliyor.
Belki bugün her şey daha hızlı.
Belki imkânlarımız daha fazla.
Belki teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı.
Ama insanın insana ayırdığı vakit azaldıysa, birbirimizin yüzüne bakmayı unuttuysak, aynı masada oturup birbirimizi dinleyemiyorsak…
Bir yerde durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz neyi kazandık, neyi kaybettik?
Ben Mecitözü’nün o günlerini özlüyorum.
Çünkü sadece bir ilçeyi değil…
Birbirine güvenen insanları özlüyorum.
Birlikte iş yapan kurumları,
birbirini tanıyan esnafı,
öğretmenini seven öğrenciyi,
öğrencisini sahiplenen öğretmeni,
vatandaşını tanıyan memuru,
ve en önemlisi de…
İnsanın insana “yeter ki sen iyi ol” diyebildiği o güzel günleri özlüyorum.
Belki bazı şeyleri geri getiremeyiz.
Ama geçmişin güzelliklerini hatırlayıp geleceğe taşıyabiliriz.
Çünkü bir ilçenin en büyük zenginliği ne binasıdır ne bütçesi ne de nüfusudur.
Asıl zenginlik; insanının birbirine olan güveni, sevgisi, saygısı ve vefasıdır.
Mecitözü’nde bir zamanlar bunu çok iyi bilen insanlar vardı.
Ben o insanları unutmadım.
Unutmayacağım.
Çünkü bazı insanlar geçmişte kalmaz…
İnsanın gönlünde yaşamaya devam eder.
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.
Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.