TAM ZAMANI: DEVLET MİLLET EL ELE
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Şiddete karşı adalet, nefrete karşı merhamet, toplumsal çözülmeye karşı ortak sorumluluk!
Bir toplumun geleceğini yalnızca ekonomik göstergeler, siyasi tercihler veya güvenlik tedbirleri belirlemez. O toplumun geleceğini asıl belirleyen; insan hayatına verdiği değer, adalete duyduğu güven, farklılıklarıyla bir arada yaşama iradesi ve kötülük karşısında gösterdiği ortak duruştur. Bugün Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey, birbirini suçlayan, acılar üzerinden ayrışan ve her hadiseyi siyasi hesaplaşmanın malzemesine dönüştüren bir toplumsal iklim değil; insan hayatını merkeze alan, şiddetin her türüne karşı ortak tavır geliştiren ve toplumsal huzuru müşterek bir sorumluluk olarak benimseyen güçlü bir dayanışma ruhudur. Çünkü şiddet yalnızca mağdurun bedeninde iz bırakmaz; ailelerin güven duygusunu yaralar, çocukların dünyasını karartır, toplumun vicdanında derin çatlaklar meydana getirir. Bir insanın can güvenliğinden endişe ettiği, bir çocuğun korunup korunamayacağını sorguladığı, bir ailenin adaletin tecelli edeceğine dair kuşku duyduğu yerde toplumsal huzur da yara alır. İşte tam da bu nedenle bugün söylenmesi gereken söz açıktır: Tam zamanı; devlet millet ele ele!
Devlet ile millet arasındaki bağ, yalnızca kanunların varlığıyla değil, adaletin hissedilmesiyle, hukukun eşit uygulanmasıyla ve vatandaşın kendisini güvende hissetmesiyle güçlenir. Devletin temel sorumluluğu, vatandaşının yaşam hakkını, beden bütünlüğünü, özgürlüğünü ve güvenliğini korumaktır. Milletin sorumluluğu ise bu ortak yaşam düzenini zayıflatan şiddete, istismara, zorbalığa ve hukuksuzluğa karşı duyarsız kalmamaktır. Ancak bu sorumlulukların birbirine karıştırılmaması gerekir: Vatandaşın görevi hüküm vermek değil, gördüğü haksızlığı bildirmek, mağduru korumak, delillerin muhafazasına yardımcı olmak ve hukukun işlemesini talep etmektir. Devletin görevi de bu güveni boşa çıkarmamak; suç iddialarını titizlikle araştırmak, mağdurları korumak, failleri hukuk içinde tespit etmek ve adaleti gecikmeden tesis etmektir. Devletin gücü hukukun üstünlüğünden, milletin gücü ise ortak vicdanından gelir. Bu iki güç birbirine karşı değil, birbirini tamamlayacak şekilde hareket ettiğinde toplumsal direnç artar, suçla mücadele etkinleşir ve kamu düzeni daha sağlam bir zemine oturur.
Toplumsal uzlaşma, herkesin aynı düşünmesi değil; hiç kimsenin diğerinin yaşam hakkını, onurunu ve güvenliğini tehdit edemeyeceği ortak bir zeminde buluşmasıdır. Siyasi görüşlerimiz, dünya tasavvurlarımız, hayat tarzlarımız ve kişisel tercihlerimiz birbirinden farklı olabilir. Bu farklılıklar, toplumsal hayatın doğal bir parçasıdır. Ancak şiddet, istismar, tehdit, işkence, kadınlara ve çocuklara yönelik saldırılar, hayvanlara eziyet ve insan onurunu hedef alan davranışlar söz konusu olduğunda ortak bir ahlaki ve hukuki çizgi etrafında birleşebilmeliyiz. Hiçbir siyasi aidiyet, hiçbir sosyal çevre, hiçbir ekonomik güç ve hiçbir kişisel yakınlık suçun üzerini örten bir kalkana dönüşmemelidir. Mağdurun kim olduğuna, failin hangi çevreden geldiğine veya olayın hangi siyasi tartışmayla ilişkilendirilebileceğine bakmadan aynı ilkeyi savunabilmeliyiz: Suçun karşısında hukuk, mağdurun yanında adalet, toplumun merkezinde insan onuru bulunmalıdır. Uzlaşma, yanlışları görmezden gelmek değildir; farklılıkları bir kenara bırakıp temel değerlerimizi koruma iradesidir. Bugün ihtiyacımız olan toplumsal birlik, tam da bu ilke etrafında inşa edilmelidir.
Şiddetin önlenmesi, yalnızca suç işlendikten sonra devreye giren güvenlik tedbirleriyle sağlanamaz. Şiddeti doğuran koşulları erken fark eden, risk altındaki insanları koruyan, çocukları ve gençleri sağlıklı sosyal çevrelerle buluşturan, aileleri destekleyen ve toplumda hak arama kültürünü güçlendiren bütüncül bir mücadele gerekir. Evde başlayan saygı eğitimi, okulda gelişen sorumluluk bilinci, dijital ortamda edinilen davranış kalıpları ve kamusal alanda karşılaşılan örnekler birbirinden bağımsız değildir. Şiddeti sıradanlaştıran içerikler, başkasının acısını eğlenceye dönüştüren yayınlar, zorbalığı güç göstergesi olarak sunan anlayışlar ve saldırganlığı görünürlük aracı hâline getiren dijital alışkanlıklar dikkatle ele alınmalıdır. Her olumsuz davranışı tek bir nedene bağlamak doğru değildir; ancak zararlı davranışların normalleştirilmesine de seyirci kalınamaz. Aile, eğitim kurumları, yerel yönetimler, sivil toplum, medya, dijital platformlar ve ilgili kamu kurumları kendi sorumluluk alanlarında eş güdüm içinde hareket etmelidir. Önleyici sosyal politikalar, psikolojik ve sosyal destek hizmetleri, etkili denetim, güvenli bildirim mekanizmaları ve bilinçlendirme çalışmaları birlikte yürütülmelidir. Çünkü bir şiddet olayını meydana gelmeden önlemek, meydana geldikten sonra doğan yıkımı onarmaktan çok daha değerlidir.
Merhamet, bu mücadelenin en önemli ahlaki dayanaklarından biridir. Merhamet, güçsüzlük veya suç karşısında sessizlik anlamına gelmez. Merhamet; başkasının acısını fark etmek, korunmaya muhtaç olanı gözetmek, haksızlığa uğrayanın yanında durmak ve kötülüğün yayılmasına engel olmaktır. Bir çocuğun gözyaşını, bir kadının korkusunu, yaşlı bir insanın çaresizliğini, engelli bir bireyin karşılaştığı engelleri veya bir hayvanın maruz kaldığı eziyeti önemsiz gören bir toplumsal anlayış, zamanla kendi vicdani savunma mekanizmalarını da kaybeder. Acıya alışmak, tehlikeli bir duyarsızlıktır. Başkasının yaşadığı felaketi sıradan bir haber gibi tüketmek, şiddeti yalnızca ekranlarda izlenen bir görüntüye indirgemek ve mağdurun acısını tartışma malzemesi yapmak toplumsal vicdanı aşındırır. Merhametin egemen olması, herkesin her konuda aynı duyguyu paylaşması demek değildir; insanın acısını, onurunu ve yaşam hakkını tartışma dışı kabul etmek demektir. Bu nedenle merhamet, yalnızca bireysel bir erdem olarak kalmamalı; eğitimden sosyal politikalara, mağdur destek hizmetlerinden kamusal iletişime kadar toplumsal hayatın bütün alanlarında karşılık bulmalıdır.
Bununla birlikte merhamet çağrısı, suç karşısında cezasızlık çağrısı değildir. Aksine, gerçek merhamet masumu korumayı, mağdurun hakkını gözetmeyi ve suçun tekrarlanmasını önleyecek etkili bir adalet düzenini gerektirir. Şiddet, cinsel istismar, işkence, eziyet, tehdit ve benzeri ağır ihlaller karşısında caydırıcı, ölçülü ve etkili yaptırımlar uygulanmalıdır. Burada belirleyici olan, yalnızca cezaların ağırlığı değil; suçun doğru soruşturulması, delillerin hukuka uygun biçimde toplanması, yargılamanın makul sürede sonuçlandırılması ve verilen kararların tutarlı biçimde uygulanmasıdır. Cezanın kaçınılmazlığına ilişkin güven, suçla mücadelede temel unsurlardan biridir. Kanunların öngördüğü yaptırımların etkili biçimde uygulanmadığına dair yaygın bir kanaat oluştuğunda, yalnızca mağdurun adalet beklentisi zarar görmez; suç işleyenlerin hesap vermeyeceği yönünde tehlikeli bir algı da gelişebilir. Bu nedenle mevzuattaki eksiklikler, uygulamadaki aksaklıklar, denetim açıkları ve mağdur koruma mekanizmalarındaki yetersizlikler somut veriler ışığında incelenmeli; gereken hukuki ve idari düzenlemeler yapılmalıdır. Ancak caydırıcılık adına masumiyet karinesinden, savunma hakkından ve bağımsız yargı ilkesinden vazgeçilemez. Adalet, öfkenin yön verdiği bir intikam mekanizması değil; hukukun güvencesi altında işleyen kararlı bir hesap verme düzenidir.
Devlete duyulan güvenin artırılması da bu mücadelenin vazgeçilmez şartıdır. Güven, yalnızca açıklamalarla veya geçici tedbirlerle inşa edilemez; vatandaşın gündelik hayatında karşılaştığı somut sonuçlarla güçlenir. Suç ihbarında bulunan kişinin ciddiyetle dinlenmesi, mağdurun korunması, soruşturmaların titizlikle yürütülmesi, adli süreçlerin şeffaf ve anlaşılır biçimde açıklanması, kamu görevlilerinin görevlerini tarafsızlıkla yerine getirmesi ve hukuka aykırı uygulamalar karşısında etkili denetim sağlanması bu güvenin temel unsurlarıdır. Vatandaş, bir haksızlıkla karşılaştığında yalnız olmadığını; hakkını arayabileceği, başvurularının değerlendirileceği ve hukuk önünde eşit muamele göreceği konusunda güven duymalıdır. Kamu kurumlarının başarısı, yalnızca yürütülen işlemlerin sayısıyla değil, toplumun güvenlik ve adalet ihtiyacına ne ölçüde cevap verebildiğiyle de değerlendirilmelidir. Bu çerçevede kurumlar arası koordinasyon güçlendirilmeli, mağdur odaklı yaklaşımlar yaygınlaştırılmalı, denetim mekanizmaları etkinleştirilmeli ve kamuoyuna yapılan bilgilendirmelerde doğruluk ile sorumluluk esas alınmalıdır. Kurumlara yönelik her eleştiriyi düşmanlık olarak görmek de her olumsuz olayı bütün kurumların başarısızlığı şeklinde sunmak da doğru değildir. İhtiyaç duyulan şey, kurumların hukuk içinde güçlenmesi, eksikliklerin giderilmesi ve vatandaşın adalet sistemine olan inancının somut uygulamalarla pekiştirilmesidir.
Bu noktada toplumun kendi içindeki sorumluluğu da açıkça ortaya konulmalıdır. Bir suç iddiası karşısında sosyal medyada hüküm vermek, şüphelilerin kimliklerini hedef göstermek, doğrulanmamış bilgileri yaymak veya kalabalıkları cezalandırma çağrılarıyla harekete geçirmek adaletin yerini tutmaz. Tam tersine, masum insanların zarar görmesine, soruşturmaların olumsuz etkilenmesine ve yeni şiddet olaylarının doğmasına yol açabilir. Vatandaşın duyarlılığı, hukuka bağlı kaldığı ölçüde toplumsal bir güce dönüşür. Bir olayla ilgili bilgi sahibi olanların yetkili makamlara başvurması, mağdurların mahremiyetinin korunması, çocukların kimlik bilgilerinin yayılmaması ve dezenformasyona karşı doğrulanmış bilginin esas alınması ortak sorumluluğumuzdur. Adalete olan inancı korumak, suçun üzerini örtmek anlamına gelmez; adaletin sağlıklı biçimde işlemesini güvence altına almak anlamına gelir. Hiç kimse öfkesini mahkeme yerine koymamalı, hiç kimse de toplumun haklı adalet talebini susturmak için kullanmamalıdır. Milletin vicdanı uyanık, devletin kurumları etkin, hukukun üstünlüğü tartışmasız olmalıdır.
Bugün topyekûn mücadele çağrısı yaparken yalnızca güvenlik güçlerini veya yargı kurumlarını işaret etmek yeterli değildir. Siyaset kurumunun dili yumuşatması, toplumsal gerilimi artıran söylemlerden kaçınması; medyanın şiddeti teşhir ve reyting aracına dönüştürmemesi; eğitim kurumlarının empati, sorumluluk ve hukuka saygı bilincini güçlendirmesi; ailelerin çocuklarıyla sağlıklı iletişim kurması; dijital platformların zararlı içerik ve zorbalıkla mücadelede sorumluluk üstlenmesi; yerel yönetimlerin güvenli kamusal alanlar oluşturması ve sivil toplumun ayrım gözetmeden mağdurların yanında yer alması gerekir. İş dünyası ve çalışma hayatı da mobbing, istismar ve şiddetin önlenmesinde üzerine düşeni yapmalıdır. Kamu kurumları arasında bilgi paylaşımı ve koordinasyon güçlendirilmeli, riskler erkenden tespit edilmeli, önleyici politikalar ölçülebilir hedeflerle değerlendirilmelidir. Herkesin her şeyi devletten beklediği, ancak kendi davranışlarının sonuçlarını sorgulamadığı bir anlayışla toplumsal iyileşme sağlanamaz. Aynı şekilde devletin sorumluluğunu bireylerin omuzlarına yüklemek de kabul edilemez. Çözüm, herkesin kendi görev alanında sorumluluk alması ve bu sorumlulukların ortak bir hedef etrafında birleşmesidir.
Türkiye'nin ihtiyacı, korkunun hâkim olduğu bir toplum değil; güvenin, adaletin ve merhametin birlikte güçlendiği bir toplumsal düzendir. Çocukların korkmadan yaşayabildiği, kadınların güven içinde hareket edebildiği, yaşlıların ve engellilerin korunabildiği, hayvanların eziyetten uzak tutulduğu, mağdurların yalnız bırakılmadığı ve suç işleyenlerin hukuk önünde hesap verdiği bir ülke, hepimizin ortak hedefi olmalıdır. Bunun için günübirlik öfke dalgalarına değil, uzun vadeli kararlılığa; sloganlardan ibaret çağrılara değil, somut uygulamalara; ayrıştırıcı tartışmalara değil, ortak değerler etrafında buluşmaya ihtiyacımız var. Şiddetin her türüne karşı sıfır kayıtsızlık, mağdurun yanında kesintisiz dayanışma, suç karşısında hukuka uygun ve etkili yaptırım, kamu kurumlarında hesap verebilirlik ve vatandaşın adalet talebine duyarlılık bu mücadelenin temel ilkeleri olmalıdır. Toplumsal uzlaşma, sorunları yok sayarak değil, sorunların üzerine birlikte ve kararlılıkla giderek sağlanır. Merhamet, adaletle birleştiğinde koruyucu bir güce; hukuk, güvenle birleştiğinde toplumsal istikrara; dayanışma, ortak sorumlulukla birleştiğinde ise geleceği inşa eden bir iradeye dönüşür.
Şimdi birbirimizi suçlama değil, ortak sorumluluk alma zamanıdır. Şimdi öfkeyi büyütme değil, adaleti güçlendirme zamanıdır. Şimdi şiddeti sıradanlaştıran anlayışa karşı durma, merhameti hayatın merkezine yerleştirme ve hukukun caydırıcılığını tavizsiz biçimde savunma zamanıdır. Devlet, vatandaşının güvenliğini sağlamak için kararlılıkla görevini yerine getirmeli; millet, hukuka bağlılık ve toplumsal dayanışma bilinciyle bu çabaya destek olmalıdır. Hiçbir suç cezasızlık algısının gölgesinde kalmamalı, hiçbir mağdur yalnızlığa terk edilmemeli, hiçbir insanın acısı siyasi veya kişisel çıkarların aracı yapılmamalıdır. Devlete güven, milletin vicdanıyla; toplumsal huzur, adaletle; güçlü bir gelecek ise ortak sorumlulukla inşa edilir. Bu ülkenin insanları, çocukları ve yarınları için aynı hedefte buluşmak zorundayız.
Tam zamanı: Devlet millet ele ele!
Şiddete karşı ortak irade, suça karşı caydırıcı hukuk, mağdura karşı merhamet, topluma karşı sorumluluk!
Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, yalnızca kendisini tehditlerden koruyabilmesinde değil; insanını koruyabilmesinde, adalet duygusunu yaşatabilmesinde ve vatandaşının devlete güvenini geleceğe taşıyabilmesinde saklıdır.