YAĞMURDAN ÖNCE
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir tarlanın kaderi, yağmurun düştüğü gün belirlenmez. Hatta çoğu zaman yağmur, kaderi belirleyen unsur bile değildir. Yağmur yalnızca toprağın daha önce nasıl hazırlandığını görünür hâle getirir. Aynı su, kökleri derine inmiş bir tarlada hayat olurken yüzeyi işlenmemiş başka bir yerde sele dönüşebilir. Aynı rüzgâr, esnek dalları olan bir ağacı eğip geçerken kurumuş dalları kırabilir. Aynı güneş, kökleri güçlü bir bitkiyi olgunlaştırırken susuz bırakılmış toprağı çatlatabilir. Çünkü dışarıdan gelen şartların anlamı yalnızca şartların kendisinde değildir; o şartlarla karşılaşan yapının niteliğinde saklıdır. Bir yapının gerçek gücü, hayatın sakin aktığı günlerde değil, dışarıdan gelen baskının kendi sınırlarını zorladığı anda anlaşılır. Bu nedenle geleceği anlamanın yolu yalnızca gökyüzüne bakmaktan geçmez. Bazen toprağın altına bakmak gerekir. Çünkü gökyüzünde henüz hiçbir şey görünmezken, toprağın altında çoktan bir hikâye başlamış olabilir.
İnsan zihni ise büyük olayların büyük nedenleri olduğuna inanma eğilimindedir. Bir kriz çıktığında başlangıç noktasını kriz anında ararız. Fırtına koptuğunda gökyüzüne bakar, ağaç devrildiğinde rüzgârı suçlar, toprak çatladığında güneşi gösteririz. Oysa birçok kırılma, görünür olduğu anda başlamamıştır. Görünen şey çoğu zaman uzun süredir devam eden bir birikimin son halkasıdır. Toprak bir gecede çoraklaşmaz. Ağaç bir sabah ansızın kurumaz. Bir yapı, bir toplum, bir insan ya da bir kurum da tek bir olayla dayanıklılığını kaybetmez. Önce küçük bozulmalar başlar. Sonra bu bozulmalar fark edilmemeye başlanır. Ardından istisnalar alışkanlığa dönüşür, alışkanlıklar davranış kalıbı hâline gelir ve davranış kalıpları zamanla yapının taşıma kapasitesini aşındırır. En tehlikeli dönem de tam burasıdır. Çünkü henüz ortada herkesin görebileceği büyük bir felaket yoktur. Her şey hâlâ normal görünür. Fakat görünürdeki sükûnetin altında, yapının gelecekteki tepkisini belirleyecek küçük değişimler çoktan birikmeye başlamıştır.
Bir tarlanın başında duran deneyimli bir çiftçi, yalnızca gökyüzüne bakarak karar vermez. Toprağın nemini hisseder, yaprakların rengini izler, bitkinin gelişimindeki küçük farklılıkları fark eder, böceklerin izini arar, suyun hangi yönden akacağını düşünür. Çünkü büyük tehlikeler çoğu zaman kendilerini büyük bir işaretle haber vermez. İlk işaret küçüktür. Bir yaprakta başlayan sararma, toprağın belli bir bölümündeki sertleşme, suyun olması gereken yere ulaşmaması, rüzgârın aynı dalı sürekli zorlaması… Bunların her biri tek başına önemsiz görülebilir. Fakat dikkatli göz, tek tek olaylara değil, olaylar arasındaki ilişkiye bakar. Stratejik düşünmenin en önemli taraflarından biri de budur: Henüz krize dönüşmemiş işaretleri okuyabilmek. Çünkü kriz başladığında artık yalnızca görmek yetmez; müdahale etmek gerekir. Oysa daha erken aşamada fark edilen bir çatlak, henüz duvarı yıkmadan onarılabilir. Daha erken fark edilen bir hastalık, bütün tarlayı sarmadan durdurulabilir. Daha erken fark edilen bir zayıflık, fırtına gelmeden güçlendirilebilir.
Fakat burada başka bir tehlike daha vardır: Her bulutu fırtına sanmak. Her rüzgârı kasırga, her farklılığı tehdit, her olağan dışılığı felaket olarak görmek de insanı doğru düşünmekten uzaklaştırır. Sürekli alarm hâlinde yaşayan bir zihin, bir süre sonra gerçek tehlikeyle sıradan gürültüyü birbirinden ayıramaz. Çok fazla korku, bazen çok az dikkat kadar tehlikelidir. Çünkü korku büyüdükçe muhakemenin alanı daralır. Oysa sağlam bir zihin ne tehlikeyi küçümser ne de tehlikeyi büyüterek kendisini felç eder. Bulutu görür ama yağmur yağmadan sel ilan etmez. Rüzgârı hisseder ama ağacın hemen devrileceğine hükmetmez. İşaretleri toplar, aralarındaki bağlantıyı kurar ve kararını ölçüye dayandırır. Gerçek hazırlık, sürekli endişe hâlinde olmak değildir. Gerçek hazırlık, neyin önemli olduğunu zamanında ayırt edebilecek bir dikkat geliştirmektir.
Çünkü dayanıklılık çoğu zaman yanlış anlaşılır. İnsanlar güçlü olmayı sert olmakla karıştırır. Oysa kurumuş bir dal da serttir. Fakat sertliği onu güçlü değil, kırılgan yapar. Canlı dal ise rüzgârla birlikte hareket eder. Eğilir, yükü dağıtır, zorlanır fakat kökünden kopmadığı sürece yeniden doğrulur. Hayatta da böyledir. Hiç değişmeyen, hiç eğilmeyen, hiçbir baskı karşısında pozisyonunu yeniden değerlendirmeyen yapılar dışarıdan güçlü görünebilir; fakat bazen en büyük kırılganlık tam da o katılığın içinde saklıdır. Gerçek dayanıklılık, hiçbir darbe almamak değildir. Gerçek dayanıklılık, darbenin ardından yeniden denge kurabilmektir. Köklerin toprağa bağlı kalırken dalların rüzgârla hareket edebilmesidir. Değişen şartlara uyum sağlarken kendi varlık sebebini kaybetmemektir. Ne her rüzgârda yön değiştirmek ne de rüzgâra karşı kendini kıracak kadar direnmek… Asıl maharet, hareket ile sabitlik arasındaki o zor dengeyi koruyabilmektir.
Kök burada yalnızca dayanıklılığı değil, hafızayı da anlatır. Kökü olmayan bir ağaç her rüzgârda savrulur. Hafızası olmayan bir yapı da her yeni olayda aynı hatayı yeniden üretir. Geçmiş, yalnızca geride kalmış olayların arşivi değildir. Geçmiş, geleceğe ilişkin kararların sessiz bilgisidir. Bir zamanlar nerede yanıldığımızı, hangi işaretleri görmediğimizi, hangi varsayımların gerçeğe dayanmadığını, hangi tedbirlerin işe yaradığını ve hangilerinin yalnızca kâğıt üzerinde kaldığını hatırlamıyorsak, geçmişi yaşamış ama ondan öğrenmemiş oluruz. Hafıza, geçmişe bağlı kalmak değildir; geçmişten geleceğe bir köprü kurmaktır. Köklerin derinliği ağacın gövdesinde görünmez. Fakat fırtına geldiğinde herkes o görünmeyen köklerin ne kadar önemli olduğunu anlar.
Sonra fırtına gelir. İşte o anda bütün varsayımlar gerçeklikle karşılaşır. Çatının nereden aktığı, kanalın nerede tıkandığı, hangi dalın zayıf olduğu, hangi kökün yüzeyde kaldığı, hangi mekanizmanın gerektiği anda çalışmadığı ortaya çıkar. Sakin günlerde herkes dayanıklı görünebilir. Gerçek kapasite ise baskı altında ortaya çıkar. Fırtına bu anlamda yalnızca yıkıcı değildir; aynı zamanda bir aynadır. Bir yapının kendisi hakkında anlattığı hikâyeyle gerçekte ne olduğu arasındaki farkı gösterir. Kimi yapı fırtınada dağılır, kimi yapı hasar alır ama ayakta kalır, kimi yapı ise fırtınadan sonra eskisinden daha sağlam hâle gelir. Aradaki fark çoğu zaman fırtınanın büyüklüğünde değil, fırtınadan önce yapılan hazırlığın niteliğindedir. Çünkü kriz geldiğinde yeni bir karakter inşa etmek için çoğu zaman geç kalınmıştır. Kriz, var olan karakteri açığa çıkarır.
Fakat yağmurun hikâyesi yalnızca krizden ibaret değildir. Bazen insanın beklediği şey tam da korktuğu gökyüzünden gelir. Uzun süren kuraklığın ardından düşen yağmur, hazırlıksız bir toprak için kaybolup giden sudur; hazırlanmış bir toprak içinse geleceğin kendisidir. Aynı imkân, farklı yapılarda farklı sonuçlar doğurur. Aynı bilgi bir yerde değer üretirken başka bir yerde gürültüye dönüşebilir. Aynı teknoloji bir yapıyı güçlendirirken başka bir yapıyı bağımlı hâle getirebilir. Aynı kaynak bir yerde büyümeyi hızlandırırken başka bir yerde israfa dönüşebilir. Fırsatın kendisi hiçbir zaman yeterli değildir. Onu değerlendirecek kapasitenin de önceden kurulmuş olması gerekir. Bu yüzden hazırlık yalnızca kötü günlere karşı alınmış bir tedbir değildir. İyi gün geldiğinde ondan faydalanabilmenin de ön şartıdır.
Belki de bu yüzden insanın en önemli sorusu, “Yağmur ne zaman yağacak?” değildir. Çünkü gökyüzünün bütün hareketlerini önceden bilmek mümkün değildir. Fırtınanın yönünü her zaman değiştiremeyiz. Rüzgârın hızını emredemeyiz. Kuraklığın ne kadar süreceğine karar veremeyiz. Dışarıdan gelecek her şartı kontrol altında tutamayız. Fakat toprağın nasıl işleneceğine karar verebiliriz. Köklerin ne kadar derine ineceğine dikkat edebiliriz. Suyun önünü açabilir, zayıf dalları güçlendirebilir, hastalığın ilk izini fark edebilir, kaynaklarımızı doğru yerde tutabilir ve geçmişte yaşananlardan ders çıkarabiliriz. Hayatın bütün şartlarını kontrol edemeyiz; fakat o şartlarla karşılaşacak yapının niteliğini değiştirebiliriz. Belirsizliği ortadan kaldıramayız; ama belirsizliğin bizi hazırlıksız yakalama ihtimalini azaltabiliriz.
İnsanların çoğu fırtına başladığında gökyüzüne bakar. Oysa asıl hikâye çok daha önce başlamıştır. Yağmurdan önce toprağın ne durumda olduğu, rüzgârdan önce dalların ne kadar canlı kaldığı, kuraklıktan önce köklerin ne kadar derine indiği, böceklerden önce ilk yaprağın neden sarardığı önemlidir. Çünkü görünür sonuçların büyük bölümü görünmeyen süreçlerin ürünüdür. Bir gün herkes yağmuru konuşur; fakat toprağın yağmurdan önce geçirdiği uzun sessizliği kimse hatırlamaz. Oysa kader bazen gürültülü olaylarda değil, kimsenin önemsemediği sessiz hazırlıklarda şekillenir.
Bu nedenle gökyüzünü kontrol etmeye çalışırken toprağı ihmal etmemek gerekir. Geleceği kesin olarak bilmek mümkün olmayabilir; fakat geleceğin bilinmezliği karşısında nasıl bir yapı olacağımıza ilişkin seçimler yapabiliriz. Fırtınayı durduramayabiliriz; fakat fırtınadan sonra yeniden ayağa kalkabilecek kökler yetiştirebiliriz. Kuraklığı sona erdiremeyebiliriz; fakat su geldiğinde onu kaybetmeyecek kanallar açabiliriz. İlk böceği ortadan kaldıramayabiliriz; fakat onun bütün tarlaya yayılmasını engelleyecek dikkati zamanında gösterebiliriz. Çünkü hayatın büyük kısmı kontrol edemediğimiz şeylerden oluşur. Fakat insanın gerçek gücü, kontrol edemediği gökyüzüne hükmetmesinde değil; kontrol edebildiği toprağı ihmal etmemesinde saklıdır.
Ve sonunda yağmur gelir.
Gökyüzü açılır, ilk damla düşer, toprak kokusu yükselir. Aynı yağmur bazı yerlere hayat verirken bazı yerlerde taşkına dönüşür. Çünkü yağmur yalnızca gökten düşmez; toprağın geçmişiyle karşılaşır. O anda herkes gökyüzünü görür, fakat sonucu belirleyen şey çok daha önce toprağın altında hazırlanmıştır. Kökler derindeyse su hayata dönüşür. Kanallar açıksa su bereket olur. Toprak işlenmişse yağmur geleceğe dönüşür. Hazırlık yoksa aynı su, yıllarca biriken ihmali görünür hâle getirir.
Yağmur gökten gelir.
Fakat onun berekete mi, sele mi dönüşeceği çok daha önce toprağın altında belirlenmiştir.