Yağmurun Akacak Yatağı Yok

Yağmurun Akacak Yatağı Yok

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ekim 18, 2026 - 16:36

Geçtiğimiz günlerde başlayan, bugün de etkisini sürdüren yağışlar İstanbul’da hayatı felce uğrattı. Caddeler dereye, alt geçitler göle döndü; yollar kilitlendi, evler ve iş yerleri sular altında kaldı. İnsanlar evine ulaşabilmek ve ömürlük emeğini sudan koruyabilmek için çırpındı. Gökyüzünden süzülen yağmur, milyonlarca insanın hayatını altüst etmeye yetti.

Tabii, İstanbul’un meselesi birkaç gündür yağan yağmurdan çok daha büyük.

İstanbul, taşıyamadığı yükün altında eziliyor! Yirmi milyona yaklaşan nüfusu, kontrolsüz yapılaşması ve giderek ağırlaşan altyapı sorunlarıyla şehir, her geçen gün biraz daha yaşanmaz hâle geliyor.

Trafiği, konut ihtiyacı, altyapısı, ulaşımı ve azalan yeşil alanlarıyla İstanbul ciddi bir krizle karşı karşıya. Yetmez, İstanbul yoğun bakımda yaşam mücadelesi veriyor.

Bu şehri yoğun bakıma sürükleyen ise nüfusu büyükşehirlere taşıyan, ekonomik imkânları birkaç merkezde toplayan ve büyümeyi kalkınmanın yegâne ölçüsü sayan siyaset anlayışı.

Yağmur yağdığında felç olan bir şehirden söz ediyoruz, dostlar. Allah göstermesin, bir de ciddi bir depremle karşı karşıya kalındığını düşünün…

İşin özü şu: Şehirlerin büyümesini kalkınmayla, her boş alanı betonla doldurmayı da gelişmeyle karıştırıyoruz.

İnsanlar büyükşehirlere keyfî bir tercihten ziyade, geçimlerini sağlamak ve daha iyi yaşam koşullarına ulaşmak amacıyla yöneliyor. Anadolu’da tarım ve hayvancılığın gerilemesi, üretim kapasitesinin daralması ve istihdam olanaklarının belirli merkezlerde yoğunlaşması, büyükşehirlere göçü hızlandırıyor. Ekonomik faaliyetlerin Marmara Bölgesi’nde kümelenmesi de İstanbul üzerindeki nüfus baskısını artırıyor. Böylece bölgesel eşitsizlikler, şehirlerin taşıma kapasitesini zorlayan bir nüfus hareketliliğine dönüşüyor.

Yani bir taraftan insanları büyükşehirlere mecbur bırakan bir düzen kuruyor, diğer taraftan bu şehirlerin aşırı nüfus yoğunluğu nedeniyle hareket edemez hâle gelişini izliyoruz.

Üstelik bu yükü hafifletmek için başvurduğumuz yöntemler de dönüp dolaşıp aynı noktaya çıkıyor.

Örneğin, İstanbul’un trafik sorununu çözmek için iki köprü yapıldı, yetmedi, üçüncü köprü inşa edildi. Avrasya Tüneli açıldı, E-5 ve TEM’in yükünü azaltmak için Kuzey Marmara Otoyolu devreye girdi. Fakat trafik çilesi bitmedi.

Çünkü yeni yolların çevresinde yeni yerleşimler, yeni yapılaşma alanları ve yeni yoğunluklar oluştu. Ulaşımı rahatlatmak için açılan güzergâhlar, bütüncül bir şehirleşme politikasıyla desteklenmeyince büyümenin yeni koridorlarına dönüştü.

İnsana değil betona yatırım yapan siyaset anlayışının açmazı bu. Şehir, birlikte yaşadığımız müşterek bir hayat alanı olmaktan çıkıp ekonomik değer üretilecek bir araziye indirgeniyor. Dolayısıyla boş arsa, inşa edilmediği için kayıp; ağaç, yer açmadığı için engel; dere yatağı, yapılaşmaya kazandırılmadığı için atıl alan sayılıyor.

Oysa tabiatın boş bıraktığı her yer, insan eliyle doldurulmayı beklemiyor. Toprak suyu emsin, ağaç gölge versin, dere yatağı suyu taşısın diye var. Bunları görmezden gelip her karış araziyi betonla kaplarsanız gün gelir, o beton sizi yutar.

Nitekim dere yatağına mahalle kurarsanız sel alır götürür!

Suyun akacağı alanı daraltır, toprağın nefesini keser, yağmur suyunu taşıyacak altyapıyı ihmal ederseniz gün gelir su evinize dolar. Kot altında daireler yaparsanız ilk kuvvetli yağışta eviniz su altında kalır.

Ardından çıkıp ‘Efendim, afet, ne yapalım?’ dediğinizde insanların bunu kabullenmesini bekleyemezsiniz. Böyle söyleyenlere sormak gerekir: İstanbul’da deprem olmadan kendiliğinden çöken binalar da mı afetin eseri?

Her tabiat olayının önüne geçilemediği gibi yanlış yerleşim kararlarının, yetersiz altyapının ve denetimsiz yapılaşmanın sonuçlarını da doğanın üzerine yıkmak kabul edilebilir mi?

Yağmurun yağması bir tabiat hadisesi ise yağmur yağınca şehrin felç olması da bir yönetim meselesidir.

Üstelik İstanbul’un önündeki tehlike selden ibaret de değil. Bu şehir aynı zamanda büyük bir deprem riskiyle karşı karşıya. Bugün yağmurda kilitlenen yolları, su altında kalan alt geçitleri ve aksayan ulaşımı düşünün. Bir de büyük bir depremde yolların hasar gördüğünü, köprü ve bağlantı güzergâhlarının kullanılamadığını, milyonlarca insanın aynı anda yardıma ihtiyaç duyduğunu…

Arama kurtarma ekipleri bölgelere nasıl ulaşacak? Yaralılar hastanelere nasıl taşınacak? Yardım malzemeleri şehrin hangi yollarından geçirilecek? Bunları felaket anında mı düşüneceğiz?

Afet yönetimi, enkaz altında kalanları kurtarmakla başlar sanıyoruz. Yanılıyoruz. Asıl marifet, insanları enkaz altında bırakmayacak bir düzen kurabilmekte.

Bu nedenle kentsel dönüşümü yeniden ele almak zorundayız. Öyle eski binaları yıkıp yerlerine yenilerini dikmek için de değil.

Ayrıca İstanbul gibi devasa bir metropolün dönüşümü, siyasi çekişmelerin ve bürokratik engellerin gölgesinde kalmamalı; merkezî yönetim ile yerel yönetimler, ortak sorumluluk bilinciyle ve tam bir eşgüdüm içinde hareket etmeli.

Lafın özü: Anadolu’nun üretim gücünü yeniden ayağa kaldırmadan, istihdamı ülke sathına yaymadan ve beton merkezli şehirleşme anlayışını değiştirmeden bu krizden çıkamayız.

Aksi hâlde her yağmurda aynı manzarayı seyredecek, her deprem tartışmasında aynı endişeleri dile getirecek, her felaketin ardından aynı tedbir sözlerini işiteceğiz.

Şehir dediğimiz, üzerinde rant hesapları yapılan toprak parçasından ibaret değildir; insanın huzurla yaşayabildiği, tabiatla bağını koparmadığı, geleceğinden korkmadığı müşterek bir hayattır.

İstanbul komada yaşam mücadelesi verirken tedbir diye haykırıyor.

Duymazdan mı geleceğiz?