Deniz Göktaş Tartışması ve Türk-İslam Karşıtlığı
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Komedyen Deniz Göktaş, "halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılama" suçlamasıyla önce gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Kararın ardından özellikle muhalefet partilerinden ve çeşitli aydınlardan tepkiler yükseldi. Tartışma kısa sürede ifade özgürlüğü, sanatın sınırları ve yargı süreci eksenine taşındı.
Bilindiği üzere toplumun bir kesimini kin ve nefrete tahrik etmek Türk Ceza Kanunu'nda suç olarak düzenlenmiştir. Ancak bu sürecin hukuki boyutunu hukukçular tartışacaktır. Benim dikkat çekmek istediğim mesele başka…
Bana göre asıl tartışılması gereken, Deniz Göktaş'ın şahsı değil; onun temsil ettiği düşünce iklimidir. Bugün bir komedyeni konuşuruz, yarın başka birini. Değişen yalnızca isimlerdir. Değişmeyen ise aynı zihniyeti üreten felsefi zemindir.
Bu zemin, Türkiye'nin bazı sol çevrelerinde kendisini "aydın", "çağdaş" ve "ilerici" olarak tanımlayan kültürel elitler tarafından üretildi. Halkla aralarına mesafe koyan bu kesimler, toplumsal dönüşümü topluma rağmen yürütülecek bir modernleşme projesi olarak tasarladılar. Bu yüzden halkın inançlarını, geleneklerini ve kültürel değerlerini aşılması gereken engeller olarak gördüler.
Üstelik bu yaklaşım da yeni değil. Kökleri Tanzimat'tan bugüne uzanan Batıcı aydın geleneğine dayanıyor. Batılı gibi yaşamak ve düşünmek ilericiliğin ölçüsü sayılırken; yerli, millî ve dinî olan küçümsendi, hatta geri kalmışlığın simgesi hâline getirildi.
Bu zihniyet yıllar boyunca romanlardan sinemaya, televizyonlardan dijital mecralara kadar yeniden üretildi. Dün bunu bazı romancılar, köşe yazarları ve sanatçılar yapıyordu; bugün aynı dili komedyenler ve popüler kültür figürleri sürdürüyor.
Dolayısıyla Türkiye'deki bazı kemikleşmiş sol çevrelerin Anadolu insanıyla, geleneksel hayatla, Türklükle ve İslam'la kurduğu sorunlu ilişki hiç değişmedi.
Hayat değişti, mecralar değişti; fakat bu küçümseyici bakış değişmedi.
Üstelik bu anlayışın bir kısım “Atatürkçü” çevrelerden hem destek hem de üretim alanı bulması onları ciddi yanılgılara sürüklüyor. Oysa, Mustafa Kemal de bu milletin tarihinden, kültüründen ve medeniyet birikiminden doğmadı mı?
Selçuklu ve Osmanlı mirası olmasaydı Türkiye Cumhuriyeti hangi tarihsel zemin üzerinde yükselecekti?
O hâlde kendi tarihine, medeniyetine ve milletin ortak değerlerine yönelen bu küçümsemenin adı köksüzlük değil midir?
Olsa olsa bu, cahilliğin daniskasıdır!
Nitekim bu köksüzlük yalnızca tarih bilgisinin eksikliğinden de kaynaklanmıyor; aynı zamanda temelinde ciddi bir dogmatizm problemi yatıyor…
En büyük dogmatizm, insanın kendisini dogmatik görmemesi; kendi aklını ve dünya tasavvurunu mutlak ölçü hâline getirmesidir.
Bu sol çevrelerin temel sorunlarından biri de kendi zihniyetlerini hakikatin tek kaynağı saymaları, farklı düşünceleri ise peşinen değersiz görmeleridir.
Böyle olunca ilericiliği ekonomi-politik temellerinden koparıp liberal bir yaşam tarzına indirgediğinizde, siyaset de üretimi, bağımsızlığı ve kalkınmayı değil; kimlik tartışmalarını merkeze alır. Böyle bir anlayışın topluma söyleyecek yeni bir sözü de kalmaz.
Ayrıca, Deniz Göktaş ve temsil ettiği sanat anlayışının alay konusu ettiği insanlar kimlerdir? Türkiye'nin orta tabakalarından, emekçi ve dar gelirli ailelerinden gelen; inancına, geleneğine ve değerlerine sahip çıkan insanlar değil midir?
Nitekim, bu küçümseyici bakışın en belirgin yöneldiği alanların başında İslam olması kuşkusuz tesadüf değildir. Çünkü Türkiye'de İslam yalnızca bir inanç sistemi değildir; tarihsel hafıza, medeniyet tecrübesi ve ortak kültürün kurucu unsurudur.
Dolayısıyla İslam'a yönelen sistematik küçümseme, inançla birlikte o inanç etrafında oluşmuş tarihsel kimliği ve toplumsal hafızayı da hedef almaktadır.
Bunu ister sol adına ister Atatürkçülük adına yapsınlar, sonuç değişmez.
Nitekim bunun örneklerini yakın geçmişte de gördük. Bir sanatçının imam hatipliler için "sapık" ifadesini kullanması da bu zihniyetin yansımasıydı. Üstelik bu sözlere itiraz etmek yerine "Ne var bunda?" diyerek normalleştirmeye çalışanlar da oldu.
Ne yazık ki bazı sol çevreler, bu tarihsel kopuşun taşıyıcısı hâline gelmiş; Anadolu insanını anlamak yerine onunla alay etmeyi, milletin değerleriyle buluşmak yerine onlarla hesaplaşmayı siyaset zannetmiştir.
Deniz Göktaş tartışması da işte bu nedenle tek başına bir kişi tartışması değildir. O, yıllardır yeniden üretilen bu kültürel zihniyetin günümüzdeki yansımalarından yalnızca biridir.
Sonuç olarak sanat ve sanatçı için talep edilen özgürlük ne kadar sahicidir? Çünkü zaten kendisi son derece geniş bir hareket alanına sahiptir. Halkın inancını, tarihini ve kültürel değerlerini hedef alan eserler; en güçlü medya kuruluşlarından, kültür çevrelerinden ve sermaye odaklarından destek görüyor. Alkışlanıyor, ödüllendiriliyor ve görünür kılınıyor.
Düzenin değerlerini yeniden üreten bu sanat anlayışından daha özgürü var mıdır?