Ölüyü Gömerler de Deliyi Gömmezler
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsanlık tarihi boyunca hakikat arayışı hiç bitmemiştir. Kimi bu arayışı ilimle, kimi tefekkürle, kimi de gönül yolculuğuyla sürdürmüştür. Bu yolculukta toplumların hafızasında yer eden atasözleri ve veciz ifadeler, bazen ciltler dolusu kitaptan daha derin manalar taşır. "Ölüyü gömerler de deliyi gömmezler" sözü de ilk duyulduğunda sade bir halk deyişi gibi görünse de üzerinde düşünüldüğünde insanın nefsi, ruhu ve dünyadaki varlığı hakkında önemli hakikatlere işaret eder.
Tasavvuf ehli, sözlerin zahirine değil, işaret ettiği manalara bakar. Bu açıdan değerlendirildiğinde burada geçen "ölü" ve "deli" kavramları yalnızca biyolojik ölüm veya akıl hastalığı anlamında değildir. Bilakis bunlar, insanın manevi hâllerini anlatan semboller olarak da okunabilir.
Hak dostları sıkça şu hakikati dile getirmişlerdir: Her canlı ölümü tadacaktır. İnsan bu dünyaya misafir olarak gelir ve vakti dolunca ayrılır. Toprak, kendisine emanet edilen bedeni bağrına basar. İnsanlar cenazenin ardından dua eder, helallik verir ve zamanla hayat kendi akışına devam eder. Ölüm, dünyanın değişmez kanunudur. Bu yüzden ölen kişi gömülür; bedeni toprakta kaybolur ve dünya ile olan bağı kesilir.
Fakat tasavvufun dikkat çektiği başka bir ölüm daha vardır: Kalbin ölümü. Nefsin arzularına teslim olmuş, hakikatten uzaklaşmış, kibir, haset, öfke ve dünya sevgisiyle dolmuş bir gönül zamanla manen ölmeye başlar. Böyle bir insan nefes alıp verse de hakikat nazarında diri değildir. Çünkü ruhunu besleyen değerlerden uzaklaşmıştır.
İşte atasözündeki "deli" kavramı, bu açıdan bakıldığında nefsinin peşinde sürüklenen insanı da temsil eder. Böyle biri sadece kendisine zarar vermez; bulunduğu çevrede huzursuzluk, kırgınlık ve fitne meydana getirir. Sözleriyle gönülleri yaralar, davranışlarıyla güveni sarsar, bencilliğiyle birlik ve kardeşliği zedeler. Bedeni yaşadığı sürece etkisi devam ettiği gibi, bazen ardından bıraktığı kötü izler de uzun yıllar yaşamaya devam eder. İşte halk irfanı bunu anlatmak için "Ölüyü gömerler de deliyi gömmezler" demiştir.
Tasavvuf büyükleri insanın en büyük düşmanının dışarıdaki insanlar değil, kendi nefsi olduğunu söylerler. Çünkü nefis, insana yanlışını doğru, geçiciyi kalıcı, gölgeyi hakikat gibi gösterebilir. Nefsin peşinden giden kişi farkında olmadan gönül dünyasını karartır. Kalp karardıkça hikmet azalır, hikmet azaldıkça insan kendi kusurunu görmekte zorlanır. Sonunda kişi, doğruyu işitse bile kabul etmeyen bir hâle gelebilir.
Bu noktada "deli" kelimesi, aklını kaybetmiş kişiden çok, kalbinin rehberliğini kaybetmiş insanı ifade eder. Çünkü tasavvufa göre gerçek akıl, insanı Allah’a yaklaştıran akıldır. İnsan ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, eğer kibri ve nefsi onu yönetiyorsa hakikatin ışığından mahrum kalabilir. Böyle bir durumda beden diri görünse de ruh derin bir yalnızlık ve karanlık içindedir.
Tasavvuf ehli sık sık "Ölmeden önce ölünüz" sözünü hatırlatır. Bunun anlamı, bedenin ölümünü beklemeden nefsin kötü arzularını terbiye etmek, benliği aşmak ve hakikate yönelmektir. Nefsini terbiye eden insan, dünyaya karşı değil; dünyanın kendisindeki aşırı etkisine karşı mücadele eder. Kibir yerine tevazuyu, öfke yerine merhameti, hırs yerine kanaati koyar. Böylece kalbi dirilmeye başlar.
Hakikatte gömülmesi gereken beden değil, insanı Allah’tan uzaklaştıran kötü sıfatlardır. Hasedin, kibrin, öfkenin, gösterişin ve bencilliğin mezarı insanın kendi gönlü olmalıdır. Bunları gömemeyen kişi, dışarıdan ne kadar başarılı görünürse görünsün, iç dünyasında huzuru bulamaz. Çünkü insanın gerçek huzuru malda, makamda veya insanların övgüsünde değil; kalbin Rabbi ile kurduğu bağdadır.
Tasavvufun öğrettiği en büyük derslerden biri de budur: İnsan önce kendi içindeki karanlığı fark etmeli, sonra onu dönüştürmeye çalışmalıdır. Çünkü dış dünyayı değiştirmeye çalışmadan önce insanın kendi gönül dünyasını imar etmesi gerekir. Kalbini temizleyen, nefsini terbiye eden ve hakikate yönelen kişi hem kendisine hem çevresine huzur verir.
Belki de bu atasözünün bize hatırlattığı en önemli hakikat şudur:
Toprak bedeni örter. Ama insanın ardında bıraktığı huylar, sözler ve izler yaşamaya devam eder.
Bu yüzden insan, öldüğünde sadece bedeni gömülecek biri olmayı değil; yaşarken nefsini terbiye etmiş, gönüllerde güzellik bırakmış biri olmayı hedeflemelidir.
Çünkü asıl mesele ne kadar yaşadığımız değil, nasıl yaşadığımızdır.
Ve bazen bir ömürlük muhasebe, halkın dilindeki kısa bir sözde saklıdır:
“Ölüyü gömerler de deliyi gömmezler.”