YETER ARTIK!
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bu Ülkenin Asıl Yolsuzluğu, Güvenin Çalınmasıdır
Bir ülkede yolsuzluk iddiaları artıyorsa yalnızca devletin kasası tehlikede değildir.
O ülkenin vicdanı, adalet duygusu ve vatandaşın devlete olan güveni de tehlikededir.
Türkiye bugün tam da böyle bir eşikten geçiyor.
Günlerdir, haftalardır, aylardır birbirinden farklı dosyalar, soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar, mal varlığı tartışmaları, belediyeler, şirketler, fonlar, borsa işlemleri ve kamu kurumları üzerinden yürüyen iddialar konuşuluyor.
Bir dosya kapanmadan başka bir dosya açılıyor.
Bir soruşturmanın yankısı dinmeden başka bir operasyon gündeme geliyor.
Ve vatandaş bütün bunları izlerken aynı soruyu soruyor:
“Bu ülkede neler oluyor?”
Ama bence daha önemli bir soru var:
“Bunca iddianın, bunca paranın, bunca şaibenin ve bunca soruşturmanın sonunda vatandaşın güveni ne olacak?”
Çünkü kaybedilen yalnızca para değildir.
Güven kaybediliyor.
---
Belediyelerden başlayan dalga
İstanbul Büyükşehir Belediyesi hakkında yürütülen soruşturmalarla birlikte kamuoyunun gündemine taşınan yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları, daha sonra farklı belediyelere ilişkin soruşturmalarla genişleyen bir tartışmanın parçası haline geldi.
İhale süreçleri…
Doğrudan teminler…
Kamu zararına ilişkin iddialar…
Rüşvet suçlamaları…
Görevi kötüye kullanma iddiaları…
Bütün bunlar artık günlük hayatımızın haber başlıkları haline geldi.
Elbette burada çok önemli bir hukuk kuralını hatırlatmak gerekiyor:
Soruşturma başka şeydir, kesinleşmiş mahkûmiyet başka şey.
Bir insan hakkında iddia bulunabilir.
Bir soruşturma açılabilir.
Gözaltına alınabilir.
Tutuklanabilir.
Ama hukuk açısından suçluluk, ancak yargılama sonucunda kesinleşmiş bir mahkûmiyetle ortaya çıkar.
Bu ayrımı korumak zorundayız.
Fakat bu gerçek, soruşturulması gereken iddiaların üzerinin örtülmesini de gerektirmez.
Tam tersine…
Kim olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun, hakkında ciddi iddia bulunan herkes hukuk önünde hesap verebilmelidir.
Çünkü kamu malı, herhangi bir partinin malı değildir.
Kamu malı milletin malıdır.
---
Sonra başka bir kapı açılıyor…
Kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen yapı hakkında yürütülen soruşturmada gündeme gelen para, altın ve mal varlığı iddiaları da toplumda ciddi tartışmalara yol açtı.
Kasalar…
Döviz…
Altın…
Senetler…
Milyonlar…
Ve bunların kaynağına ilişkin sorular…
Burada da aynı ilke geçerli:
Servetin büyüklüğü tek başına suç değildir.
Ama kaynağı konusunda ciddi soru işaretleri varsa, hukuk bunun cevabını aramalıdır.
Çünkü mesele yalnızca “evde ne bulundu?” sorusu değildir.
Asıl mesele:
“Bu servet nasıl elde edildi?”
Ve eğer hukuka aykırı bir durum varsa:
“Kim, nasıl ve ne kadar kazandı?”
sorusudur.
Toplumun adalet duygusu ancak bu sorulara açık ve şeffaf cevaplar verildiğinde rahatlayabilir.
---
Bir başka dosyada Alparslan Kuytul…
Alparslan Kuytul'un da içinde bulunduğu soruşturma ve gözaltı süreci de Türkiye'nin gündemine girdi.
Burada da aynı hassasiyet gerekiyor.
Ne bir kişiyi sırf hakkında soruşturma var diye suçlu ilan etmek…
Ne de sahip olduğu çevre, düşünce veya kimlik nedeniyle soruşturulamaz olduğunu düşünmek…
Hukukun yolu bellidir.
İddia varsa araştırılır.
Delil varsa değerlendirilir.
Suç varsa yargılama yapılır.
Suç sabit olursa ceza verilir.
Suç sabit değilse insanın itibarı korunur.
Bunun adı demokrasi değil sadece.
Bunun adı hukuk devletidir.
---
MHK tartışması da aynı soruyu sorduruyor
Futbolda Merkez Hakem Kurulu'na ilişkin soruşturma ve bazı MHK üyeleri hakkındaki iddialar da kamuoyunda ayrı bir tartışma başlattı.
Hakemler…
Klasmanlar…
Görevlendirmeler…
Mobbing iddiaları…
Resmî belgeler…
Usulsüzlük iddiaları…
Futbol sahasının ortasında başlayan tartışma, aslında yine aynı noktaya geliyor:
Adalet var mı?
Çünkü toplumun adalet beklentisi yalnızca mahkeme salonlarında değildir.
İnsanlar sınavda adalet istiyor.
İşe alımda adalet istiyor.
İhalede adalet istiyor.
Sporda adalet istiyor.
Vergide adalet istiyor.
Ve en önemlisi:
Devlet karşısında eşit muamele görmek istiyor.
---
Sonra fonlar ve borsa…
Tam da bütün bunların üzerine fon krizi ve sermaye piyasalarına ilişkin soruşturmalar geliyor.
Bir tarafta büyük paralar…
Diğer tarafta birikimini sisteme emanet eden vatandaş…
Ve ortada manipülasyon, dolandırıcılık, haksız kazanç ve mal varlığına ilişkin soruşturmalar…
Burada insanın içini acıtan başka bir gerçek var.
Çünkü borsaya ya da fona parasını yatıran herkes büyük sermaye sahibi değildir.
Belki bir emekli…
Belki yıllarca para biriktirmiş bir işçi…
Belki çocuğunun geleceği için tasarruf eden bir anne…
Belki küçük bir esnaf…
Belki ev almak için para biriktiren genç bir çift…
Onların parasının arkasında hayatları vardır.
Birilerinin ekranda gördüğü rakam, başka birinin yıllarca süren emeğidir.
İşte bu nedenle finansal sistemde güvenin bozulması, sadece ekonomik bir mesele değildir.
Ahlaki bir meseledir.
---
Birileri kazanırken neden hep vatandaş kaybediyor?
İşte toplumun asıl öfkesi burada birikiyor.
Vatandaş markete gidiyor.
Et pahalı.
Süt pahalı.
Kira pahalı.
Fatura pahalı.
Çocuğun okul masrafı pahalı.
Ama aynı vatandaş televizyonu açıyor:
Milyonlarca liralık servetler…
Milyonlarca dolarlık hesaplar…
Lüks hayatlar…
Şaibeli ihaleler…
Borsa operasyonları…
Fon soruşturmaları…
Rüşvet iddiaları…
Yolsuzluk iddiaları…
Ve vatandaşın zihninde tek bir cümle beliriyor:
“Ben neden bu kadar zorlanıyorum da bazıları bu kadar kolay zenginleşiyor?”
Bu soru küçümsenemez.
Çünkü adalet duygusunun kırıldığı yerde toplumsal huzur da kırılır.
---
Türkiye'nin asıl krizi para değil
Bana göre bugün Türkiye'nin en büyük meselelerinden biri ekonomik kriz kadar önemli olan başka bir krizdir:
GÜVEN KRİZİ.
Vatandaş devlete güvenmek istiyor.
Mahkemeye güvenmek istiyor.
Belediyesine güvenmek istiyor.
Bankasına güvenmek istiyor.
Borsaya güvenmek istiyor.
Siyasetçisine güvenmek istiyor.
Kamu görevlisine güvenmek istiyor.
Ama bunun için vatandaşın görmesi gereken bir şey var:
Şeffaflık.
Bir makam sahibi hesap verebiliyorsa…
Bir kamu görevlisi denetlenebiliyorsa…
Bir şirketin hesabı incelenebiliyorsa…
Bir siyasetçinin mal varlığı sorgulanabiliyorsa…
Bir ihale şeffaf biçimde takip edilebiliyorsa…
Ve bütün bunlar siyasi kimliğe göre değişmiyorsa…
İşte o zaman vatandaş yeniden güvenmeye başlar.
---
Asıl tehlike şudur
Bir toplumda insanlar zamanla şu kanaate varmaya başlarsa:
“Gücü olan korunur.”
> “Parası olan sıyrılır.”
> “Torpili olan kazanır.”
> “Garibanın hakkını kimse aramaz.”
İşte o zaman sorun yalnızca yolsuzluk değildir.
Devletin adalet duygusu yara almıştır.
Ve bundan daha tehlikeli bir şey yoktur.
Çünkü devletin gücü yalnızca silahında, bütçesinde, makamında değildir.
Devletin gerçek gücü:
Vatandaşının ona duyduğu güvendir.
---
Yeter artık!
Kim yaparsa yapsın…
Hangi partiden olursa olsun…
Hangi cemaatin, vakfın, derneğin, şirketin veya grubun içinde bulunursa bulunsun…
Kamu parasına el uzatan varsa hesabını vermelidir.
Rüşvet alan varsa ortaya çıkarılmalıdır.
Rüşvet veren varsa araştırılmalıdır.
İhale yolsuzluğu varsa soruşturulmalıdır.
Borsa manipülasyonu varsa üzerine gidilmelidir.
Haksız kazanç varsa kaynağı araştırılmalıdır.
Ama bütün bunlar yapılırken hukukun temel ilkeleri de çiğnenmemelidir.
Çünkü adalet adına adaletsizlik yapılırsa, toplumun güveneceği hiçbir şey kalmaz.
İhtiyacımız olan şey intikam değil.
Adalet.
İhtiyacımız olan şey linç değil.
Hukuk.
İhtiyacımız olan şey siyasi hesaplaşma değil.
Şeffaflık.
İhtiyacımız olan şey “bizimkiler” ve “onlar” ayrımı değil.
Herkese aynı ölçünün uygulanmasıdır.
---
Çünkü bu ülke hepimizin.
Belediyenin parası da bizim.
Devletin bütçesi de bizim.
Emeklinin birikimi de bizim.
İşçinin alın teri de bizim.
Küçük yatırımcının tasarrufu da bizim.
Çocuğumuzun geleceği de bizim.
Ve adalet duygumuz da bizim.
O halde artık şu soruyu hep birlikte sormalıyız:
Kim ne kadar çaldı?
sorusundan önce;
Bu düzen nasıl oldu da insanların çalabileceği kadar sahipsiz hale geldi?
sorusunu sormalıyız.
Çünkü hırsızı yakalamak önemlidir.
Ama hırsızın yıllarca nasıl fırsat bulduğunu ortaya çıkarmak daha önemlidir.
Sistemi düzeltmeden sadece isimleri değiştirmek, yarının yolsuzluğunu bugünün yolsuzluğunun yerine koymaktan başka bir şey değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı olan şey yeni bir kavga değil.
Yeni bir kutuplaşma değil.
Yeni bir siyasi slogan hiç değil.
Türkiye'nin ihtiyacı:
Temiz siyaset.
Temiz kamu yönetimi.
Şeffaf ekonomi.
Bağımsız ve güvenilir denetim.
Eşit hukuk.
Ve her şeyden önce:
ADALET.
Çünkü adaletin olmadığı yerde zenginlik bile huzur getirmez.
Hukukun olmadığı yerde makam bile güven vermez.
Güvenin olmadığı yerde devlet bile yalnızlaşır.
Ve vatandaşın umudu tükenirse…
İşte asıl tehlike o zaman başlar.
YETER ARTIK!
Bu milletin alın teri üzerinden hiç kimse kendisine saltanat kurmasın.
Bu ülkenin ortak hazinesi, kişisel servetlerin kaynağı olmasın.
Ve hiç kimse; makamına, parasına, çevresine veya siyasi gücüne güvenerek hukukun üzerinde olduğunu düşünmesin.
Çünkü Türkiye'nin geleceği, kimin daha güçlü olduğuna değil;
hukukun ne kadar güçlü olduğuna bağlıdır..