FENOMEN TERÖRÜ: ZEHİRLENEN GENÇLİK!
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir gencin önüne her gün aynı hayatı koyarsanız, bir süre sonra o hayatı yalnızca seyretmez; onu hayatın doğal ölçüsü olarak kabul etmeye başlar. Bugün milyonlarca genç, ekranlarında büyük evler, pahalı otomobiller, lüks saatler, yüksek gelirler, gösterişli tatiller, gece hayatı, sınırsız tüketim ve sürekli eğlence görüntüleriyle karşılaşıyor. Elbette insanların iyi şartlarda yaşaması, para kazanması veya sahip olduklarını göstermesi tek başına bir sorun değildir. Asıl sorun, bunların bir bütün hâlinde gençlere “başarının tabii sonucu” ve “mutluluğun zorunlu şartı” gibi sunulmasıdır. Çünkü gençlik, hayatın ölçülerinin henüz şekillendiği dönemdir. İnsan o yaşlarda neyin değerli, neyin itibarlı, neyin ulaşılabilir ve neyin arzu edilmeye değer olduğunu çevresinden öğrenir. Eğer önüne sürekli servetin gösterişi, gücün görüntüsü ve kolay elde edilmiş başarı hikâyeleri konulursa, bir müddet sonra emeğin sessizliği ona değersiz, sabrın yavaşlığı ona anlamsız, sıradan ve huzurlu bir hayat ise başarısızlık gibi görünmeye başlayabilir. Tehlikeli olan tam da budur; çünkü burada yalnızca bir içerik tüketilmiyor, bir hayat standardı zihne yerleştiriliyor.
Fenomen kültürünün en güçlü tarafı, insanlara doğrudan ne düşünmeleri gerektiğini söylemesine ihtiyaç duymamasıdır. Sürekli gösterilen hayat, zamanla kendi propagandasını yapar. Aynı lüks otomobil farklı hesaplarda, aynı marka farklı hayatlarda, aynı gece eğlencesi farklı şehirlerde, aynı “başarı” hikâyesi farklı yüzlerle tekrarlandığında genç insan bunun istisnai bir görüntü olduğunu unutabilir. Dijital vitrinde karşılaştığı hayat ile kendi hayatı arasında kıyaslama yapmaya başlar. Fakat ortada adil bir kıyaslama yoktur. Bir başkasının seçilmiş birkaç dakikasını, kendi hayatının tamamıyla karşılaştırır. Başkasının en güzel fotoğrafını kendi en zor günüyle ölçer. Sonra kendi hayatını eksik görmeye başlar. Oysa ekran çoğu zaman hayatın kendisini değil, hayatın sergilenmek üzere seçilmiş bölümünü gösterir. Kadrajın dışında kalan borçlar, başarısızlıklar, aile problemleri, yalnızlıklar, kaygılar, alın teri ve yıllarca süren mücadele görülmez. Görünen sonuçtur; görünmeyen ise o sonucun bedelidir. Böyle bir ortamda gençlere yalnızca gerçek olmayan bir refah görüntüsü sunulmaz; aynı zamanda kendi hayatlarından memnun olmamaları için sürekli yeni sebepler de üretilir.
Burada “fenomen terörü” kavramını hukuki bir suç kategorisi olarak değil, dijital etki gücünün sorumsuz biçimde kullanılmasının toplumsal sonuçlarını anlatan bir kavram olarak değerlendirmek gerekir. Elbette bütün fenomenleri aynı kefeye koymak doğru değildir. Bilim, eğitim, kültür, sanat, spor, girişimcilik ve toplumsal fayda alanlarında gerçekten değer üreten çok sayıda içerik üreticisi vardır. Mesele fenomen olmak değildir; mesele, milyonlarca kişiye ulaşabilme gücünün nasıl kullanıldığıdır. Bir insanın milyonlarca takipçisi varsa, onun söylediği her söz ve gösterdiği her görüntü sıradan bir sosyal medya paylaşımı değildir. Özellikle çocuklar ve gençler üzerinde rol model etkisi oluşturabilen kişiler, sahip oldukları görünürlüğün beraberinde bir sorumluluk da taşıdığını kabul etmek zorundadır. Çünkü milyonlarca insanın önünde kurulan bir hayat hikâyesi, yalnızca o kişinin özel hayatı olmaktan çıkıp başkalarının hayat tercihlerini etkileyen bir kültürel mesaja dönüşebilir.
Asıl kırılma ise emeğin değer kaybetmesiyle ortaya çıkıyor. Bir toplumun güçlü olmasının temelinde üretim vardır; üretimin temelinde ise emek, disiplin, eğitim ve sabır bulunur. Fakat gençlerin karşısına sürekli olarak hızlı zenginleşme hikâyeleri çıkarıldığında, yıllarca süren eğitim ve meslek edinme süreci cazibesini kaybedebilir. Genç insan “Nasıl daha iyi bir insan, daha nitelikli bir çalışan veya daha başarılı bir uzman olurum?” sorusundan önce “Nasıl kısa sürede çok para kazanırım?” sorusuna yönelmeye başlayabilir. Buradaki tehlike para kazanmak istemek değildir; bunun sonuca ulaşmak için her yolu meşru görmeye başlamasıdır. Çünkü kolay para fikri, beraberinde kolay başarı yanılsamasını da taşır. Oysa gerçek hayatta kalıcı başarı çoğu zaman uzun bir hazırlığın, sayısız başarısızlığın, disiplinin ve sabrın sonucudur. Sosyal medya ise çoğunlukla bu süreci değil, sonuç görüntüsünü gösterir. Genç, yılları değil birkaç dakikayı görür ve aradaki mesafeyi yok sayabilir.
Bu noktada gayrimeşru hayatın bazı kesimler tarafından neden cazip gösterilebildiğini de konuşmak zorundayız. Özellikle suç dünyasının belirli sembollerinin sosyal medya üzerinden güç, zenginlik, cesaret, erkeklik veya dokunulmazlık göstergesi gibi sunulması, gençlerin zihninde son derece tehlikeli bir algı oluşturabilir. Lüks araçlar, kalabalık çevreler, tehditkâr üslup, yüksek miktarda para, kuralları önemsemeyen bir yaşam tarzı ve “bana kimse dokunamaz” görüntüsü, gerçek hayatta ağır sonuçları olan davranışları dijital ortamda olduğundan çok daha cazip gösterebilir. Çünkü suçun sosyal medyadaki görüntüsünde çoğu zaman mağdur yoktur, yıkılmış aile yoktur, hapis yoktur, korku yoktur, pişmanlık yoktur, yıllarca kaybedilmiş özgürlük yoktur. Genellikle yalnızca para, güç ve gösteriş vardır. Suçun vitrini parlatılırken faturası kadrajın dışında bırakılır. Genç bir insan da henüz hayatın bütün sonuçlarını deneyimlemediği için, görüntünün cazibesine kapılıp arkasındaki bedeli hesaplayamayabilir.
Aynı mekanizma aile ilişkilerinde de kendisini göstermektedir. Aile, genç insana çoğu zaman uzun vadeyi anlatır; dijital dünya ise anlık sonucu gösterir. Aile “oku, öğren, meslek edin, çalış, kendi ayaklarının üzerinde dur” derken, bazı dijital figürler farkında olarak veya olmayarak “görünür ol, takipçi kazan, para kazan, tüket ve hayatını göster” mesajını daha cazip hâle getirebilir. Böyle bir çatışmada genç insan ailesini kendisini sınırlayan taraf, dijital çevresini ise kendisini anlayan taraf olarak görmeye başlayabilir. Bu durum özellikle ergenlik ve genç yetişkinlik döneminde daha hassas hâle gelir. Çünkü genç, bağımsızlaşmak isterken ailesiyle bağını tamamen koparmak arasındaki çizgiyi her zaman doğru kuramayabilir. Evde konuşulmayan her mesele, dışarıdaki başka bir çevre tarafından doldurulabilir. Anne ve babanın sözünün değeri azalırken, hiç tanımadığı bir fenomenin yaşam biçimi referans hâline gelebilir. Böylece aileden fiziksel olarak ayrılmadan önce zihinsel bir uzaklaşma başlayabilir.
Genç kızlar açısından da meseleyi yalnızca kıyafet, yaşam tarzı veya bireysel tercihler üzerinden ele almak doğru değildir. Asıl mesele, genç kadınlara da giderek daha yoğun biçimde “değerli olmak için görünür olmalısın” mesajının verilmesidir. Güzellik, marka, tüketim, takipçi sayısı, sosyal çevre ve dışarıdan alınan onay bir insanın değerini belirleyen ölçülere dönüştüğünde, genç kızın kendisini ailesinden ve kendi iç dünyasından ziyade dijital dünyanın onay mekanizmalarıyla tanımlaması mümkün hâle gelir. İnsan kendi değerini başkalarının beğenisine bağladığında ise özgürleşmez; tam tersine, sürekli onay bekleyen bir hayatın içerisine girer. Aileden kopuşun en tehlikeli biçimi de bazen budur. Kapı çarpılarak çıkılmaz; önce güven kaybolur, sonra iletişim azalır, ardından sırlar çoğalır ve en sonunda aynı evin içerisindeki insanlar birbirlerinin hayatına yabancılaşır. Bir ailenin dağılması için mutlaka büyük bir kavga yaşanması gerekmez. Bazen konuşulmayan meselelerin birikmesi yeterlidir.
Toplumsal normların aşınması da aynı sessizlik içerisinde gerçekleşir. Bir toplumun değerleri yalnızca kanunlarla korunmaz. Aileye bağlılık, mahremiyet, sadakat, kanaat, emek, ölçülülük, komşuluk, sorumluluk ve dayanışma gibi değerler, gündelik hayatın içerisinde sürekli yeniden üretilir. Fakat gösteriş kültürü bunların yerine “ne kadar görünüyorsun?”, “ne kadar kazanıyorsun?”, “kimler seni tanıyor?”, “hangi markaları kullanıyorsun?” gibi soruları koymaya başladığında toplumsal ölçü değişir. Dün ayıp sayılan bir davranış yarın sıradanlaşabilir; dün değer verilen bir özellik zamanla küçümsenebilir. Çünkü normlar bir gecede değişmez. Önce insanlar bir davranışı görür, sonra ona alışır, ardından onu savunmaya başlar ve nihayetinde o davranış toplumun olağan görüntülerinden biri hâline gelir. Dijital dünyanın hızlandırdığı kültürel dönüşümün üzerinde özellikle durmamız gereken tarafı budur.
Bir başka sorun da mahremiyetin bir gösteri nesnesine dönüşmesidir. İnsanların aile ilişkileri, özel hayatları, sahip oldukları mallar, gittikleri yerler, ilişkileri ve gündelik tartışmaları sürekli içerik hâline geldiğinde, özel alan ile kamusal alan arasındaki sınır zayıflar. Gençler için bu sınırın korunması daha da önemlidir. Çünkü insanın kendisine ait bir alanının bulunması, sağlıklı bir kişilik gelişiminin de parçasıdır. Her duygunun paylaşılması, her tartışmanın kaydedilmesi, her ilişkinin sergilenmesi ve her başarının ilan edilmesi zorunlu değildir. Bazı şeylerin yalnızca kişinin kendisine, ailesine ve yakın çevresine ait kalabilmesi gerekir. Görünür olmak ile var olmak aynı şey değildir. Hatta bazen insan ne kadar görünür olmaya çalışırsa, kendi gerçekliğinden o kadar uzaklaşabilir.
Bütün bunların üzerine bir de algoritmaların çalışma mantığı eklendiğinde mesele daha karmaşık hâle geliyor. Dijital platformlar toplumun ahlaki değerlerini korumak üzere tasarlanmış yapılar değildir. Kullanıcının ilgisini çeken, onu daha uzun süre ekranda tutan ve daha fazla etkileşim oluşturan içerikler öne çıkabilir. Bu nedenle aşırılık, tartışma, öfke, gösteriş ve sıra dışılık daha kolay görünürlük kazanabilir. Sessiz çalışan insanın hikâyesi, bağıran insan kadar hızlı yayılmayabilir. Yıllarca eğitim alan bir gencin emeği, bir gecede elde edildiği iddia edilen servet kadar ilgi çekmeyebilir. Oysa toplumun gerçek geleceğini belirleyenler çoğu zaman kameranın önündekiler değil, kameranın arkasında sessizce çalışanlardır. Bir ülkenin doktoru, mühendisi, öğretmeni, işçisi, bilim insanı, esnafı, girişimcisi ve sanatçısı; sosyal medyada ne kadar görünür olduğundan bağımsız olarak o toplumun gerçek üretim gücünü oluşturur.
Bu nedenle gençliği korumak, gençlerin elinden telefonu almakla çözülebilecek kadar basit bir mesele değildir. Yapılması gereken, genç insanın gördüğü görüntüyü okuyabilmesini sağlamaktır. Ona her zengin görünen insanın gerçekten zengin olmadığını, her başarı hikâyesinin bütün hikâyeyi anlatmadığını, her popüler kişinin rol model olmadığını, her yüksek takipçi sayısının uzmanlık anlamına gelmediğini ve her gösterişli hayatın mutlu bir hayat olmadığını anlatabilmeliyiz. Genç, bir görüntünün kendisini neden etkilediğini anlayabilmelidir. Kendisine sunulan hayatın arkasındaki ticari amacı, psikolojik etkiyi ve sosyal baskıyı sorgulayabilmelidir. İşte bilişsel güvenlik biraz da budur: İnsan zihninin başkalarının hazırladığı görüntüler tarafından yönetilmesine karşı kendi muhakemesini koruyabilmesi.
Ailelerin de bu mücadelede yalnızca yasak koyan bir otoriteye dönüşmemesi gerekir. Gençle konuşmadan onu koruyamazsınız. Ne izlediğini bilmeden neye özendiğini anlayamazsınız. Hangi kişileri takip ettiğini, hangi hayatları beğendiğini, neden belirli içeriklerden etkilendiğini anlamaya çalışmadan yalnızca “telefonu bırak” demek çoğu zaman sonuç vermez. Aile, gencin karşısında değil yanında durmalıdır. Fakat yanında durmak, her davranışı onaylamak anlamına da gelmez. Sevgi ile sınırın, özgürlük ile sorumluluğun, bireysellik ile aile bağının aynı anda var olabileceğini yeniden öğretmek gerekir. Çünkü genç insanın yalnızca özgürlüğe değil, istikamete de ihtiyacı vardır.
Toplumun da gençlere sunduğu rol modelleri yeniden düşünmesi gerekiyor. Eğer gençlere sürekli olarak tüketen, gösteren ve kazandığını sergileyen insanları gösterirsek, bir süre sonra gençlerden üretmelerini beklemek çelişkili hâle gelir. Bilim insanını, öğretmeni, sanatçıyı, girişimciyi, ustayı, çiftçiyi, işçiyi, meslek sahibini ve alın teriyle hayat kuran insanı yeniden görünür kılmak zorundayız. Çünkü gençlik neye hayranlık duyarsa, geleceğini bir ölçüde onun üzerinden tasarlar. Rol modeller değiştiğinde yalnızca hayranlıklar değil, hedefler de değişir. Gençlere zengin olmanın değil, değer üretmenin; güçlü görünmenin değil, güçlü bir karakter kurmanın; çok tanınmanın değil, güvenilir olmanın; kısa yoldan kazanmanın değil, kendi emeğiyle yükselmenin kıymetini göstermek zorundayız.
Fenomen terörü meselesini bu nedenle yalnızca birkaç sosyal medya hesabının davranışlarına indirgemek büyük resmi kaçırmak olur. Burada konuştuğumuz şey, gençlerin önüne konulan hayat tasavvurudur. Aile bağlarının zayıfladığı, emeğin küçümsendiği, kolay paranın cazipleştirildiği, gayrimeşru dünyanın bazı sembollerinin güç göstergesi gibi sunulduğu, mahremiyetin içerik malzemesine dönüştüğü ve insan değerinin görünürlük üzerinden ölçüldüğü bir kültürün uzun vadede nasıl bir toplum oluşturacağını düşünmek zorundayız. Çünkü bugün bir ekranda gördüğümüz görüntü, yarın bir gencin vereceği kararın arka planındaki düşünce olabilir. Bugün sıradan görünen bir özenti, yarın yanlış bir arkadaş çevresine, yanlış bir tercihe, geri dönüşü zor bir hayat yoluna dönüşebilir. Her genç aynı şekilde etkilenmez elbette; ancak toplumsal riskleri konuşmak için herkesin aynı şekilde etkilenmesini beklemek de gerekmez.
Gençliğin önüne yeniden emek, üretim, bilgi, karakter, aile, sorumluluk ve meşru başarı ekseninde güçlü bir hayat fikri koymak zorundayız. Kolay para hayalini değil, sağlam gelecek kurma iradesini; suç dünyasının gösterişli yüzünü değil, onun arkasındaki yıkımı; tüketim yarışını değil, üretmenin onurunu; başkalarının hayatını kıskanmayı değil, kendi hayatını inşa etmenin huzurunu anlatmalıyız. Gençlere “zengin olmayın” demek değil, zenginliği hayatın amacı hâline getirmeyin demek gerekir. “Güçlü olmayın” demek değil, gücü hukuktan ve ahlaktan koparmayın demek gerekir. “Görünmeyin” demek değil, görünürlüğü kişiliğinizin yerine koymayın demek gerekir. Çünkü mesele hayatı küçültmek değil, hayatın gerçek değerlerini yeniden hatırlatmaktır.
Bugün belki de en büyük mücadelemiz, gençlere neyi yasaklayacağımızdan önce neyi sevdireceğimiz meselesidir. Onlara sadece yanlışın zararını anlatmak yetmez; doğrunun neden değerli olduğunu da göstermek gerekir. Sadece kolay paranın tehlikesinden söz etmek yetmez; alın teriyle kazanılan paranın neden daha kıymetli olduğunu hissettirmek gerekir. Sadece aileden kopmanın yanlış olduğunu söylemek yetmez; ailenin insan hayatındaki güven ve dayanışma anlamını yeniden kurmak gerekir. Sadece suç dünyasının karanlığını anlatmak yetmez; hukuka bağlı, onurlu ve üretken bir hayatın neden gerçek güç olduğunu göstermek gerekir. Çünkü boş bırakılan her değer alanını başka birileri dolduracaktır. Eğer gençliğin zihninde emeğin, ailenin, bilginin, sorumluluğun ve karakterin karşılığını biz oluşturamazsak, o boşluğu ekranın en yüksek sesli aktörleri dolduracaktır.
Ve unutmayalım: Bir genci kaybetmek yalnızca onun yanlış bir yola girmesi değildir; onunla birlikte bir ailenin umudunun kırılması, bir evin huzurunun bozulması ve toplumun geleceğinden bir parçanın eksilmesidir. Bu nedenle mesele birkaç fenomenin ne kadar izlendiği, ne kadar kazandığı veya ne kadar konuşulduğu değildir. Asıl mesele, milyonlarca gencin gözünün önüne nasıl bir hayat koyduğumuzdur. Eğer gençliğe sürekli olarak kolay para, sınırsız tüketim, sahte güç, gösterişli hayat ve başkalarının onayını verirsek; karşılığında sabır, emek, aile, meslek, sorumluluk ve karakter beklemek mümkün değildir. Bir neslin yönünü değiştirmek bazen büyük bir propaganda kampanyasıyla değil, her gün tekrar tekrar gösterilen küçük görüntülerle mümkündür. Bu yüzden ekranın karşısındaki her genç için, her aile için ve aslında toplumun tamamı için artık daha dikkatli olmak zorundayız. Çünkü zehir bazen bağırarak gelmez; güzel ambalajın içinde, başarı hikâyesi gibi, mutluluk görüntüsü gibi, özgürlük gibi ve kolay para hayali gibi gelir. Asıl mesele, o ambalajın içindekini zamanında fark edebilmektir.