KAHİRE’NİN DENGESİ, ANKARA’NIN STRATEJİSİ

KAHİRE’NİN DENGESİ, ANKARA’NIN STRATEJİSİ

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 9, 2026 - 17:45

Doğu Akdeniz’de bazı gelişmeler vardır ki yalnızca diplomatik nezaket çerçevesinde okunamaz. Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasında gerçekleştirilen zirvenin ardından yayımlanan ortak bildiri de bu kategoridedir. Metnin içinde Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne yapılan atıf, Kıbrıs meselesine ilişkin yaklaşım ve Libya’daki yabancı güçlerin çekilmesi başlığının aynı stratejik çerçevede buluşturulması, Ankara açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir tablo ortaya koymaktadır. Türkiye’nin adının doğrudan geçirilmemesi, metnin Türkiye açısından taşıdığı stratejik anlamı ortadan kaldırmaz. Bilakis, Doğu Akdeniz’de yıllardır devam eden deniz yetki alanları, Kıbrıs ve Libya eksenli rekabetin farklı başlıklar üzerinden yeniden üretilmekte olduğunu gösterir. Diplomasi metinlerinin dili bazen doğrudan isim vermez; fakat hangi tezleri güçlendirdiğini anlamak için isimlere değil, kavramların nasıl yan yana getirildiğine bakmak gerekir.

Bu tabloyu değerlendirirken yapılabilecek en büyük hata ise Mısır’ı otomatik olarak bir blokun içerisine yerleştirmektir. Kahire bugün Türkiye ile ilişkilerini geliştirmekte, ekonomik ve diplomatik normalleşmeyi ilerletmekte; aynı zamanda Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği ilişkileri de korumaktadır. İlk bakışta birbirine zıt görünen bu durum, Mısır açısından aslında son derece rasyonel bir dış politika tercihidir. Kahire kendisini tek bir eksene bağlamak istememektedir. Türkiye ile yakınlaşırken Atina ile ilişkilerini kesmek, Yunanistan ile iş birliği yaparken Ankara ile kapıları kapatmak istememektedir. Çünkü Mısır, sahip olduğu jeopolitik konumun kendisine sağladığı avantajı bir “taraf seçme” aracı olarak değil, pazarlık gücü olarak kullanmaktadır. Kahire’nin temel hesabı, bölgedeki bütün aktörlerle mümkün olduğu kadar geniş ilişki alanı kurarak kendi stratejik değerini yükseltmektir.

Burada Ankara’nın yapması gereken, Mısır’ın bu politikasına öfkelenmek veya bunu diplomatik bir sadakatsizlik olarak görmek değildir. Devletler duygularla değil, çıkarlarla hareket eder. Mısır da kendi çıkarlarını öncelemektedir. Dolayısıyla Türkiye açısından esas mesele “Mısır bizim yanımızda mı?” sorusunu sormaktan önce, “Mısır’ın kendi çıkar hesabında Türkiye’nin ağırlığını nasıl artırabiliriz?” sorusunu doğru sormaktır. Çünkü Mısır’ın denge siyaseti bizim dengemizi değil, öncelikle Mısır’ın kendi stratejik konumunu güçlendirmektedir. Kahire’nin bugün yaptığı tam olarak budur: Ankara, Atina, Lefkoşa, Avrupa, Körfez ve diğer bölgesel aktörlerle ilişkilerini farklı dosyalarda kullanarak manevra alanını genişletmek.

Bu nedenle “Mısır’ı kazandık” demek ne kadar erken ise, “Mısır karşı cephede” demek de o kadar yanlıştır. Mısır henüz Türkiye’nin yanında koşulsuz biçimde konumlanmış değildir. Fakat Türkiye’nin karşısında değişmez bir stratejik pozisyon aldığı da söylenemez. İşte Türkiye açısından asıl fırsat burada başlamaktadır. Ankara’nın hedefi Mısır’a “Yunanistan’dan uzaklaş, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkilerini kes, bizim tarafımıza geç” demek olmamalıdır. Böyle bir yaklaşım, Kahire’nin bağımsız dış politika anlayışıyla örtüşmez. Türkiye’nin hedefi çok daha akıllı ve uzun vadeli olmalıdır: Mısır’ın kendi çıkarlarını hesapladığı her kritik dosyada Türkiye ile iş birliğinin daha fazla kazandırdığı bir denklem kurmak.

Bunun için Türkiye-Mısır ilişkilerini yalnızca Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları tartışmasına hapsetmemek gerekir. Mısır’ın stratejik ağırlığı Doğu Akdeniz’in çok ötesine uzanmaktadır. Süveyş Kanalı, Kızıldeniz, Afrika Boynuzu, Libya, Kuzey Afrika, enerji güvenliği, ticaret yolları ve Avrupa’ya uzanan ekonomik hatlar Mısır’ı bölgesel sistemin en önemli merkezlerinden biri hâline getirmektedir. Türkiye açısından Kahire ile kurulacak stratejik ilişkinin değeri de tam olarak buradadır. Mısır’ı yalnızca Yunanistan karşısında kullanılabilecek bir aktör olarak görmek, Kahire’nin gerçek kapasitesini küçümsemektir. Mısır, başlı başına bir jeopolitik merkezdir ve Türkiye’nin uzun vadeli bölgesel stratejisinde bu merkezin Ankara ile mümkün olan en geniş ortak zeminde buluşması büyük önem taşımaktadır.

Özellikle Libya dosyası, Türkiye ile Mısır arasındaki farklılıkların yanında ortak çıkarların da üretilebileceği alanlardan biridir. Libya’nın istikrarı, Akdeniz güvenliği, terörle mücadele, düzensiz göçün kontrolü, enerji kaynaklarının geleceği ve Kuzey Afrika’daki güç dengeleri hem Ankara’nın hem Kahire’nin doğrudan güvenlik ve ekonomik çıkarlarını ilgilendirmektedir. Türkiye ile Mısır arasında bazı dosyalarda görüş ayrılıkları bulunması doğaldır. Stratejik ortaklık zaten bütün konularda aynı düşünmek anlamına gelmez. Asıl mesele, farklı düşünülen alanları yönetirken ortak çıkar alanlarını genişletebilmektir. Devlet aklı biraz da budur: Her konuda aynı noktada buluşmayı beklemek yerine, farklılıkların ortak çıkarların önüne geçmesini engellemek.

Enerji başlığı da bu denklemde özel bir yere sahiptir. Mısır’ın Doğu Akdeniz’deki enerji kapasitesi, LNG altyapısı, coğrafi konumu ve Avrupa enerji güvenliğindeki rolü Kahire’ye ciddi bir stratejik değer kazandırmaktadır. Mısır bu değerinin farkındadır. Dolayısıyla Türkiye’nin Kahire’den tek taraflı taviz bekleyen bir pozisyon yerine, Türkiye-Mısır iş birliğinin Mısır’ın ekonomik ve jeopolitik ağırlığını artıracağını ortaya koyması gerekir. Ankara’nın vereceği mesaj açık olmalıdır: Türkiye ile daha güçlü ilişkiler kurmak, Mısır’ın diğer ülkelerle ilişkilerinden vazgeçmesi anlamına gelmez; tam tersine, Mısır’ın bölgesel pazarlık kapasitesini artıracak yeni bir stratejik seçenek oluşturur.

Tam da bu nedenle Mısır’ı Türkiye’nin yanında olmaya ikna edecek bir niyet ve strateji ortaya koymak gerekir. Buradaki “ikna” kavramı baskı veya dayatma anlamında değil, karşılıklı çıkarların doğru tasarlanması anlamındadır. Kahire’nin kendi çıkar hesabını yaptığında Türkiye ile daha fazla ortak hareket etmeyi tercih edeceği bir bölgesel mimari kurulmalıdır. Bunun için ekonomik ilişkiler, ticaret, enerji, savunma sanayii, deniz güvenliği, Libya, Afrika ve Kızıldeniz gibi başlıkların birbirinden bağımsız dosyalar şeklinde ele alınması yerine birbirini tamamlayan bir stratejik çerçeveye dönüştürülmesi gerekir. Türkiye-Mısır ilişkileri ne kadar çok ortak çıkar üretirse, Kahire’nin Ankara ile stratejik yakınlaşmasının maliyeti o kadar azalacak, getirisi ise o kadar yükselecektir.

Burada Türkiye’nin önemli bir diplomatik avantajı da bulunmaktadır. Ankara, Kahire’den başka ülkelerle ilişkilerini kesmesini isteyen bir aktör olmak zorunda değildir. Tam tersine Türkiye, Mısır’ın çok yönlü dış politika anlayışını anlayarak bu politikanın içerisinde kendisine daha güçlü ve kalıcı bir yer açabilir. Çünkü Mısır’ın Türkiye ile yakınlaşması Yunanistan’a karşı bir tercih olmak zorunda değildir. Türkiye-Mısır ilişkilerinin güçlenmesi, Kahire’nin bölgesel ağırlığını azaltmaz; artırabilir. İşte Türkiye’nin diplomatik anlatısını bu noktaya taşıması gerekir. Mısır’a “başkalarıyla ilişkinizi bırakın” demek yerine, “Türkiye ile ilişkinizi derinleştirmek kendi gücünüzü artırır” diyebilmek daha akıllı bir stratejidir.

Bu nedenle Mekke Anlaşması’nın oluşturduğu olumlu atmosferin ardından “Mısır’ı kazandık” değerlendirmelerine temkinli yaklaşmak gerekir. Bir devletin başka bir devletle yakınlaşması, otomatik olarak stratejik saf değiştirdiği anlamına gelmez. Diplomatik fotoğraflar, ortak açıklamalar ve sıcak mesajlar elbette önemlidir; ancak gerçek stratejik yönelim kriz anlarında ortaya çıkar. Bir ülkenin hangi aktörle hangi şartlarda hareket edeceğini belirleyen şey, dostluk söylemleri değil, çıkarlarının nerede kesiştiğidir. Türkiye’nin Mısır politikası da bu gerçeklik üzerinden şekillenmelidir.

Bugün karşımızdaki gerçek şudur: Mısır Türkiye’nin karşısında değildir; fakat henüz Türkiye’nin yanında da değildir. Kahire kendi dengesini kurmaktadır. Bu dengeyi bizim açımızdan tehdit hâline getiren şey, Mısır’ın başka ülkelerle ilişki kurması değil; Türkiye’nin Mısır’la ortak çıkar alanlarını yeterince derinleştirememesidir. Dolayısıyla mesele Mısır’ın denge politikasını bozmak değil, o denge içerisinde Türkiye’nin ağırlığını artırmaktır.

Çünkü Doğu Akdeniz’de kalıcı başarı, Mısır’ı bir günlüğüne yanımıza çekmekle değil, Mısır’ın stratejik çıkarlarını Türkiye ile daha fazla örtüştürmekle mümkündür. Ankara’nın hedefi Kahire’ye taraf seçtirmek değil, Kahire’nin kendi hesabını yaptığında Türkiye ile birlikte hareket etmeyi daha doğru seçenek olarak görmesini sağlamaktır. Bunun yolu da baskıdan değil; ekonomi, enerji, güvenlik, ticaret, Libya, Afrika ve deniz jeopolitiğini kapsayan uzun vadeli bir stratejik ortaklık inşa etmekten geçmektedir.

Bugün Doğu Akdeniz’de normalleşme vardır. Fakat henüz saf değiştirme yoktur. Bunu görmek, Türkiye’nin kazanımlarını küçümsemek değildir; tam tersine, önümüzdeki stratejik fırsatı doğru tanımlamaktır. Mısır’ı kazanmak bir sonuç değil, bir süreçtir. Bu süreçte Ankara’nın ihtiyacı olan şey aceleci zafer ilanları değil, sabırlı diplomasi ve uzun vadeli devlet aklıdır.

Kahire’nin dengesi Mısır’ın hesabıdır. Ankara’nın stratejisi ise bu hesabın içerisinde Türkiye’nin ağırlığını artırmaktır.

Ve nihayetinde mesele şudur:

Mısır’ı başkalarından koparmak değil, Mısır’ın kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye’ye daha fazla yaklaşmasını sağlamak.

Çünkü gerçek stratejik başarı, bir ülkeye “bizim yanımızda ol” demek değildir.

O ülkenin kendi hesabını yaptığında, sizin yanınızda olmayı tercih edeceği şartları oluşturmaktır.