HAYVANI MI SEVİYORUZ, HAYVAN SEVER OLMAYI MI?

HAYVANI MI SEVİYORUZ, HAYVAN SEVER OLMAYI MI?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 8, 2026 - 20:50

Hayvanları sevdiğimizi söylüyoruz. Peki onları gerçekten seviyor muyuz, yoksa hayatlarımızdaki rollerini mi seviyoruz? Belki hayvan hakları tartışmasının en rahatsız edici sorusu tam da budur.

Hayvanları çok seviyoruz.

En azından öyle söylüyoruz.

Evimizin başköşesinde fotoğrafları var. Sosyal medyada videolarını paylaşıyoruz. Sokakta bir hayvana yapılan kötülüğü gördüğümüzde öfkeleniyoruz. “Onlar bizim canımız” diyoruz.

Fakat bütün bu sevginin merkezinde tuhaf biçimde yine insan var.

Bizim sevgimiz.

Bizim merhametimiz.

Bizim vicdanımız.

Bizim yalnızlığımız.

Bizim mutluluğumuz.

Bizim “çocuğumuz”.

Peki hayvan nerede?

Belki artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:

Hayvanı mı seviyoruz, yoksa hayvansever olduğumuz fikrini mi seviyoruz?

Çünkü ikisi aynı şey değil.

SEVGİ Mİ, SAHİPLİK Mİ?

Dil, zihniyetimizi bazen kanunlardan daha iyi ele verir.

“Benim köpeğim.”

“Benim kedim.”

“Onu aldım.”

“Onu verdim.”

“Bana çok bağlı.”

“Bensiz yaşayamaz.”

Bunların çoğu gündelik dilin masum ifadeleri olabilir. Fakat altında yatan daha büyük düşünceyi sorgulamak zorundayız.

İnsanlık hayvanlarla ilişkisini yüzyıllardır büyük ölçüde sahiplik üzerinden kurdu.

Hayvan alındı.

Satıldı.

Üretildi.

Çalıştırıldı.

Sergilendi.

Eğlenceye dönüştürüldü.

Prestij göstergesi yapıldı.

Deneylerde kullanıldı.

Kazanç aracına dönüştürüldü.

Ve bütün bunların arkasında aynı görünmez cümle durdu:

Hayvan insan için vardır.

Asıl itirazımız buradan başlamalı.

Hayvan benim için var değildir.

Ben yalnız kalmayayım diye doğmamıştır.

Çocuğum eğlensin diye dünyaya gelmemiştir.

Bahçemi korusun diye yaratılmamıştır.

Sosyal medya hesabım sevimli görünsün diye yaşamıyordur.

Bana statü kazandırsın diye “cins” değildir.

Ben istediğim zaman üretilip, artık istemediğim zaman terk edilebilecek bir eşya hiç değildir.

O, benden bağımsız bir canlıdır.

Bu son derece basit cümle aslında hayvan hakları tartışmasının en radikal başlangıç noktalarından biridir:

Hayvanın değeri, insana sağladığı faydadan doğmaz.

HAYVANI SEVGİMİZE BİLE ARAÇ EDİYORUZ

Araçsallaştırma yalnızca para kazanmakla olmaz.

Bazen merhamet de araçsallaştırabilir.

Bir hayvanı kurtarıyoruz.

Fotoğraf.

Mama veriyoruz.

Video.

Veterinere götürüyoruz.

Hikâye.

Sahiplendiriyoruz.

Paylaşım.

Bunların paylaşılması başlı başına yanlış değildir. Bir görüntü bazen başka insanların harekete geçmesini sağlayabilir, yardım toplayabilir, farkındalık yaratabilir.

Sorun paylaşım değil.

Sorulması gereken soru şudur:

Hikâyenin öznesi hâlâ hayvan mı, yoksa biz mi olduk?

Bir noktadan sonra kurtarılan hayvandan çok kurtaran insan görünüyorsa düşünmek gerekir.

Çünkü hayvanın acısı bile insanın sosyal sermayesine dönüşebilir.

“Bakın ne kadar duyarlıyım.”

“Bakın ne kadar iyi bir insanım.”

“Bakın onu ben kurtardım.”

Oysa gerçek sorumluluk çoğu zaman kamerasızdır.

Alkışsızdır.

Takipçisizdir.

Kimsenin haberi olmadan yıllarca aynı kaba su koymaktır.

Gece yarısı hasta bir hayvanı veterinere yetiştirmektir.

Yaşlandığında terk etmemektir.

Masraf çıkardığında vazgeçmemektir.

Artık sevimli bir yavru olmadığında da yanında kalmaktır.

“ÇOCUĞUM GİBİ” DEMEK HAYVANSEVERLİK İÇİN YETERLİ DEĞİL

Hayvanlarla kurduğumuz duygusal bağ son derece kıymetli.

Ancak sevgi tek başına hak bilinci yaratmaz.

Bazen hayvanı o kadar “seviyoruz” ki ona hayvan olma hakkı bırakmıyoruz.

İnsanlaştırıyoruz.

Bizim istediğimiz biçimde yaşamasını istiyoruz.

Bizim sosyal hayatımıza uyum sağlamasını bekliyoruz.

Bizim duygusal boşluklarımızı doldurmasını istiyoruz.

Biz üzgünsek bizi teselli etsin.

Biz yalnızsak yanımızda olsun.

Biz istersek oynasın.

Biz istemezsek sessizleşsin.

Sonra bütün bunları tek bir cümleyle açıklıyoruz:

“Çocuğum gibi seviyorum.”

Belki de gerçek saygı tam tersini söyleyebilmekle başlıyor:

O benim çocuğum değil. O bir hayvan. Ve hayvan olması bir eksiklik değil.

Onun kendi türüne özgü ihtiyaçları, davranışları, korkuları, sınırları ve yaşam biçimi var.

Onu sevmek, onu küçük bir insana dönüştürmek değildir.

Onu olduğu canlı olarak kabul etmektir.

HAYVANSEVERLİĞİN GERÇEK SINAVI SEVMEDİĞİMİZ HAYVANDIR

Sevimli bir yavru kediyi sevmek kolay.

Peki yaşlı olanı?

Hasta olanı?

Engelli olanı?

Tüyleri döküleni?

Güzel fotoğraf vermeyeni?

“Cins” olmayanı?

Korkan ve size yaklaşmayanı?

Travması nedeniyle saldırganlaşanı?

Size hiçbir zaman sevgi göstermeyecek olanı?

Hatta insanda korku veya tiksinti uyandırabilen diğer hayvanları?

İşte hak kavramının sevgi kavramından ayrıldığı yer burasıdır.

Hayvan hakkı, yalnızca sevdiğimiz hayvanların hakkı olamaz.

Çünkü hak bizim sevgimize bağlı değildir.

Bir canlının korunmaya değer olması için sevimli olması gerekmez.

Bize faydalı olması gerekmez.

Bizi sevmesi hiç gerekmez.

Bu yüzden hayvan hakları mücadelesi aslında “hayvan sevgisi”nden daha büyük bir meseledir.

Sevgi kişiseldir.

Hak evrensel olma iddiasındadır.

HUKUKUN DA AYNAYA BAKMASI GEREKİYOR

Burada mesele yalnızca vicdan değildir.

Hukukun hayvana hangi gözle baktığını da tartışmak zorundayız.

Hayvanı yalnızca insanın mülkiyeti, kamu düzeni, çevre veya insanın duygusal dünyası üzerinden korumaya çalışmak yeterli değildir.

Korumanın merkezinde hayvanın kendisi bulunmalıdır.

Çünkü acıyı hisseden odur.

Korkan odur.

Terk edilen odur.

Şiddete uğrayan odur.

Yaşam alanı elinden alınan odur.

Ölen de odur.

Bu nedenle geleceğin hayvan hukuku yalnızca,

“Hayvana zarar verene ne ceza verelim?”

sorusunu sormamalı.

Daha temel bir soruyla yüzleşmelidir:

Hayvan hukuk düzeninde kimdir?

Bir eşya mıdır?

Bir insan mıdır?

Elbette ikisi de değildir.

O hâlde insan olmayan fakat yaşamı, bedensel bütünlüğü ve esenliği kendisi açısından değer taşıyan canlıların hukuk içerisindeki özgün konumunu daha cesur biçimde tartışmak zorundayız.

Çünkü hukuk bir varlığı nasıl görüyorsa ona yapılanı da büyük ölçüde o bakışla değerlendirir.

“SAHİP” KELİMESİNİ BİLE YENİDEN DÜŞÜNMELİYİZ

Belki de hayvanlarla ilişkimizde kullandığımız en güçlü kelimelerden birini değiştirmek gerekiyor:

Sahip.

Bir eşyanın sahibi olunur.

Peki bir yaşamın?

Belki hayvanın “sahibi” değiliz.

Bakımını üstlenen kişiyiz.

Koruyucusuyuz.

Sorumlusuyuz.

Hayatını bizimle paylaşan başka bir canlının güvenliğini üstlenmiş insanız.

Bu yalnızca kelime oyunu değildir.

Çünkü “sahiplik” tasarrufu çağrıştırır.

“Benimse karar benim.”

Oysa bir canlının hayatımıza girmesi bize sınırsız yetki değil, ağır bir sorumluluk verir.

Beslemek.

Tedavi ettirmek.

Güvenliğini sağlamak.

Türüne özgü ihtiyaçlarını gözetmek.

Terk etmemek.

Şiddetten korumak.

Ve en önemlisi:

Onun bizim ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere var edilmiş bir obje olmadığını kabul etmek.

HAYVAN HAKLARI MERHAMETE BIRAKILAMAZ

Burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız.

Hayvanların yalnızca merhametimize ihtiyacı olduğu düşüncesinden vazgeçmeliyiz.

Çünkü merhamet kişinin tercihidir.

Bugün vardır.

Yarın olmayabilir.

Bir insan merhametlidir.

Diğeri değildir.

Oysa hak, başkasının iyi kalpli olmasına bağlı bırakılamaz.

İşte hukuk bunun için vardır.

Hayvanların yaşamı insanların ruh hâline, ekonomik hesabına, estetik anlayışına veya onları ne kadar sevimli bulduğuna bağlı olmamalıdır.

Bu yüzden hayvan hakları meselesi yalnızca hayvanseverlerin meselesi değildir.

Hukukçunun meselesidir.

Yasa koyucunun meselesidir.

Yerel yönetimlerin meselesidir.

Veteriner hekimlerin meselesidir.

Medyanın meselesidir.

Eğitim sisteminin meselesidir.

Ve nihayetinde insan olduğunu söyleyen herkesin meselesidir.

ŞİMDİ SÖZDEN VAZGEÇİP SORUMLULUK ALMA ZAMANI

Buradan açık bir çağrı yapmak istiyorum.

Çocuklara yalnızca “hayvanları sevin” demeyelim.

Hayvanların sınırlarına saygı duymayı öğretelim.

Hayvan sahiplenmeyi anlık bir heves değil, yıllarca sürecek hukuki ve ahlaki bir sorumluluk olarak anlatalım.

Hayvanı satın alınabilir bir mutluluk, terk edilebilir bir eşya, üretilebilir bir ticari mal, kullanılabilir bir araç, sosyal medya dekoru veya vicdanımızı parlatacak bir aksesuar olmaktan çıkaralım.

Yerel yönetimlerden yalnızca sorunu gözden uzaklaştırmalarını değil; yaşamı koruyan, bilimsel, şeffaf ve denetlenebilir politikalar üretmelerini isteyelim.

Hukuk fakültelerinde hayvan hukukunu tali bir merak alanı gibi değil, giderek büyüyen ciddi bir hak alanı olarak tartışalım.

Şiddeti gördüğümüzde başımızı çevirmeyelim.

İhmali normalleştirmeyelim.

Terk etmeyi sıradanlaştırmayalım.

Ve hayvanları savunurken bile onları kendi reklamımızın, ideolojimizin, öfkemizin veya kahramanlık hikâyemizin figüranlarına dönüştürmeyelim.

Çünkü onların bizim kahramanlığımıza ihtiyacı yok.

Adalete ihtiyaçları var.

Belki hayvan hakları mücadelesindeki asıl devrim yeni bir kanun maddesinden bile önce insanın kendisini konumlandırdığı yeri değiştirmesidir.

İnsan kendisini yaşamın sahibi zannediyor.

Değiliz.

Dünyanın tapusu bize verilmedi.

Biz burada diğer canlılar kadar geçiciyiz.

O hâlde çağrım çok açık:

Hayvanları sevmekle yetinmeyin.

Onlara acımakla yetinmeyin.

Bir kap mama bırakıp bütün sorumluluğunuzu yerine getirdiğinizi düşünmeyin.

Kurtardığınız hayvan üzerinden kendinize kahramanlık hikâyesi yazmayın.

Satın alıp sıkıldığınızda terk etmeyin.

Sevimliyken sevip yaşlandığında vazgeçmeyin.

Sessiz oldukları için haklarının da sessiz kalmasına izin vermeyin.

Haklarını savunun.
Yaşam alanlarına saygı duyun.
Sorumluluk alın.
Hukuktan hesap sorun.
Ve gerektiğinde onların yaşam hakkının yanında durun.

Çünkü bir hayvanın yaşamaya değer olması için önce bizim tarafımızdan sevilmesi gerekmiyor.

Bizim ona isim vermemiz gerekmiyor.

Bizim evimize girmesi gerekmiyor.

Bizim fotoğrafımızda görünmesi gerekmiyor.

Bizim işimize yaraması gerekmiyor.

O zaten yaşıyor.

Ve belki insanlığın öğrenmesi gereken en basit ama en zor gerçek tam olarak budur:

Bir yaşamın değerli olabilmesi için insana ait olması gerekmez.

Hayvanseverlik de işte tam burada başlar.

“Ben onu seviyorum” dediğimiz yerde değil;

“O, bensiz de değerlidir” diyebildiğimiz yerde.