Suriye’nin Nükleer Dosyası Açılırken, Irak’ı Unutmamak!

Suriye’nin Nükleer Dosyası Açılırken, Irak’ı Unutmamak!

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 8, 2026 - 09:34

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) Başkanı Rafael Mariano Grossi’nin 7 Eylül 2026’da yaptığı açıklama, Suriye’nin yıllardır tartışılan nükleer dosyasını yeniden gündemin merkezine taşıdı.

Grossi, Esad döneminde inşa edilen reaktörün teknik özelliklerinin, nükleer silah yapımında kullanılabilecek materyalin üretimi açısından son derece elverişli olduğunu açıkladı.

Bu açıklama önemli. Çünkü artık yalnızca yıllar önce ortaya atılmış istihbarat iddialarından değil, IAEA’nın Suriye’de sahaya girerek doğruladığı fiziksel bulgulardan söz ediyoruz.

Söz konusu reaktör, Suriye’nin doğusundaki Deyrizor vilayetinde bulunan Al-Kibar Nükleer Reaktörü. İsrail, henüz tamamlanmak üzere olan tesisi 6 Eylül 2007’de hava saldırısıyla vurmuştu. Ardından Suriye sahadaki kalıntıları kaldırmış ve alanı tesviye etmişti. Bu nedenle 2007’de vurulan eski reaktör binası bugün ayakta değil.

Ancak binanın ortadan kaldırılması yer altında kalan bütün izlerin de yok olduğu anlamına gelmiyordu.

Esad yönetiminin sona ermesinin ardından yeni Suriye yönetiminin IAEA ile işbirliği yapması dosyanın seyrini değiştirdi. 29 Ağustos 2026’da IAEA müfettişleri Deyrizor’daki Al-Kibar sahasına yeniden giderek devam eden kazıları inceledi. Kazılarla ortaya çıkarılan soğutma altyapısının bir nükleer reaktörle uyumlu olduğu IAEA tarafından doğrulandı.

Dosyanın ikinci ve belki de en dikkat çekici gelişmesi ise Al-Kibar’dan ayrı, daha önce IAEA’ya bildirilmemiş başka bir tesiste yaşandı.

Suriye yönetimi bu tesisin varlığını 17 Temmuz 2026’da IAEA’ya bildirdi ve Ajansı inceleme yapmaya davet etti. IAEA ekibinin Ağustos 2026’daki denetiminde burada yaklaşık 73 ton doğal uranyum doğrulandı. Bunun yaklaşık 55 tonu yakıt çubukları, kalan kısmı ise uranyum hurdası ve atığı şeklindeydi.

Grossi’nin denetimin nasıl yapıldığına ilişkin anlattıkları da dikkat çekici. Müfettişler uranyuma ulaşabilmek için bazı duvarları yıkmak ve son derece dar, geçilmesi zor bölümlerden ilerlemek zorunda kaldı. İçeride farklı noktalara dağılmış kutular bulunduğunu da Grossi bizzat aktardı.

IAEA daha sonra bu tesise gözetim kameraları yerleştirdi. Yaklaşık 73 tonluk nükleer materyal bugün Suriye’de bulunmaya devam ediyor ancak IAEA’nın muhafaza ve gözetim tedbirleri altında. Grossi’nin ifadesiyle Ajans açısından önemli olan, materyalin “son gramına kadar” nerede olduğunun sürekli bilinmesi.

Burada özellikle bir yanlış anlaşılmayı gidermek gerekiyor. 73 ton doğal uranyum, 73 ton nükleer silah malzemesi demek değildir. Doğal uranyum ile doğrudan nükleer silahta kullanılabilecek yüksek zenginleştirilmiş uranyum aynı şey değildir.

Peki Al-Kibar Nükleer Reaktörü bu kadar önemli?

Al-Kibar’ın gaz soğutmalı ve grafit moderatörlü bir reaktör olduğu değerlendiriliyor. Bu tür bir reaktör doğal uranyumla çalışabilir. Reaktör işletildiğinde yakıttaki U-238’in bir bölümü süreç içerisinde Plütonyum-239’a (Pu-239) dönüşebilir. Kullanılmış yakıt daha sonra yeniden işlenerek plütonyum ayrıştırılırsa, nükleer silah yapımında kullanılabilecek materyal elde etmek mümkün hale gelir.

Yani mesele 73 ton doğal uranyumun kendisinin bir “nükleer silah” malzemesi olması değil. Asıl mesele, doğal uranyumun böyle bir reaktör ve uygun yakıt çevrimi içerisinde plütonyum üretiminin başlangıç maddesi olabilmesidir.

Grossi’nin 7 Eylül’deki açıklamasının ağırlığı da burada yatıyor. IAEA Başkanı Grossi, Al-Kibar’ın neredeyse tamamlanmış olduğunu ve teknik yapısının nükleer silah üretiminde kullanılabilecek materyali üretmek açısından oldukça verimli olduğunu söylüyor.

Ancak Grossi aynı açıklamasında önemli bir sınır da çiziyor. Esad yönetiminin nihai niyetinin ne olduğunu kesin olarak söyleyemeyiz.

Bence dosyanın değerlendirilmesi gereken nokta tam da burası.

2003 Irak Kitle İmha Silahları (WMD) iddiaları ile bugünkü Suriye bulgularını birbirine eşitlememek ama Irak örneğinin yarattığı epistemik ihtiyatı da unutmamak gerekiyor.

İki dosya aynı değil. Suriye’de bugün yalnızca istihbarat değerlendirmeleri yok. IAEA tarafından doğrulanmış bir reaktör altyapısı, Suriye’de üretilmiş reaktör yakıtı ve yaklaşık 73 ton doğal uranyum var. Üstelik bunların zamanında IAEA’ya bildirilmediği de artık ortaya konmuş durumda.

Bunlar hafife alınabilecek bulgular değil.

Fakat KBRN ve nükleer güvenlik açısından teknik kapasite ile askeri niyeti birbirinden ayırmak zorundayız.

Bir reaktörün plütonyum üretmeye elverişli olması başka bir şeydir. Kullanılmış yakıttan plütonyumu ayıracak yeniden işleme kapasitesine sahip olmak başka bir aşamadır. Elde edilen materyali bir nükleer silaha dönüştürmeye yönelik siyasi ve askeri karar almak ise bambaşka bir aşamadır.

Bugün bildiğimiz, Esad döneminde Suriye’de IAEA’ya bildirilmemiş ciddi bir nükleer altyapı oluşturulduğu ve Al-Kibar reaktörünün nükleer silah üretiminde kullanılabilecek materyali üretmeye uygun özellikler taşıdığıdır.

Bilmediğimiz ise bu zincirin nereye kadar götürülmesinin planlandığıdır.

Irak tecrübesinin bize bıraktığı ders de burada önem kazanıyor. Bir tehdidi küçümsemek kadar, teknik olarak mümkün olanı kanıtlanmış bir askeri niyet gibi sunmak da yanlış sonuçlara götürebilir.

KBRN güvenliğinde doğru tehdit değerlendirmesi yalnızca neyin yapılabileceğine bakılarak yapılmaz. Neyin yapıldığına, neyin planlandığına ve en önemlisi neyin kanıtlanabildiğine bakılır.

Suriye dosyasında bugün geçmişe göre çok daha fazla şey biliyoruz. Ancak hala cevaplanması gereken temel soru aynı:

Al-Kibar yalnızca nükleer silah üretimine imkan verebilecek bir kapasite miydi, yoksa yarım kalmış bir nükleer silah programının parçası mıydı?

Bu sorunun cevabını elbette varsayımlar değil, yalnızca kanıtlar verebilecektir.