MERHAMET KAZANACAK !

MERHAMET KAZANACAK !

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 8, 2026 - 09:33

Bir toplumun gerçek karakteri, meydanlarda söylediği büyük sözlerle değil, kendisini savunmakta zorlananlara karşı aldığı tavırla anlaşılır. Güçlü olanın güçlüye nasıl davrandığı çoğu zaman yalnızca bir ilişki biçimidir; asıl ölçü, elinde güç bulunanın kendisinden daha zayıf olana ne yaptığıdır. Bir çocuğun korkusunu görüp görmediğimiz, yaşlı bir insanın yalnızlığını fark edip etmediğimiz, şiddet karşısında bir kadının yanında durup durmadığımız, sokakta yaşayan bir hayvanın acısını sıradanlaştırıp sıradanlaştırmadığımız ve üzerinde yaşadığımız doğayı yalnızca tüketilecek bir kaynak olarak görüp görmediğimiz, aslında hepimizin ortak ahlaki portresini oluşturuyor. Bugün dünyada teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor, bilgi saniyeler içerisinde kıtalar arasında dolaşıyor; fakat insanlığın en eski sorusu hâlâ yerinde duruyor: Gücümüz varken ne kadar insan kalabiliyoruz? Çünkü medeniyet, yalnızca yapılan yollarla, yükselen binalarla veya sahip olunan teknolojilerle ölçülemez. Medeniyet, bir canlının acısı karşısında kalbinizin hâlâ tepki verip vermediğiyle ölçülür.

İçinde bulunduğumuz çağın en büyük tehlikelerinden biri, acıya alışmak olabilir. Her gün ekranlarımızdan savaş görüntüleri geçiyor, şiddet haberleri birkaç dakika sonra başka bir gündemin altında kayboluyor, çocukların yaşadığı trajediler sayılara dönüşüyor ve bir insanın ya da hayvanın hayatı, sosyal medyada birkaç saatlik tartışmanın ardından unutulabiliyor. Sürekli kötü haberle karşılaşmak, insanı zamanla kötülüğe karşı duyarsızlaştırıyor. İşte tam da bu noktada merhamet, yalnızca duygusal bir kavram olmaktan çıkıyor ve insanlığın kendisini koruma mekanizmasına dönüşüyor. Çünkü acıya alışan bir toplum, bir süre sonra haksızlığa da alışabilir. Başkasının başına gelen kötülüğü kendisini ilgilendirmeyen bir mesele olarak gören insanlar çoğaldığında ise toplumsal vicdan yavaş yavaş aşınmaya başlar. Merhamet, bu aşınmaya karşı insan ruhunun son direncidir; başkasının acısının bize yabancı olmadığını hatırlatan en temel insani reflekslerden biridir.

Doğaya karşı kurduğumuz ilişki de bu sınavın en önemli parçalarından biridir. İnsan uzun zamandır kendisini tabiatın merkezine yerleştirdi ve çevresindeki her şeyi ihtiyaçlarına göre biçimlendirebileceğini düşündü. Ormanlar ekonomik değer üzerinden hesaplandı, nehirler yalnızca kullanılacak su kaynakları olarak görüldü, denizler tüketimin taşıdığı yükü sessizce kabul etmek zorunda bırakıldı. Oysa insanın doğayla ilişkisi bir sahiplik ilişkisi değildir. Biz bu dünyanın sahibi değiliz; kısa bir süreliğine onun üzerinde yaşayan yolcularız. Bir ağacın gölgesinde oturan insanın, o ağacın kendisinden sonra da yaşayacağını düşünmesi gerekir. Bir dereyi kirleten kişi, yalnızca suyu değil, kendisinden sonra gelecek insanların hayatını da kirletir. Doğaya gösterilecek merhamet, romantik bir hassasiyet değil, gelecek kuşaklara karşı duyulan sorumluluğun en somut biçimidir. Toprağa hoyrat davranan insanın, bir gün kendi hayatının da o topraktan bağımsız olmadığını anlaması kaçınılmazdır.

Çocuklar ise insanlığın vicdanını ölçmek için elimizdeki en açık aynadır. Çünkü hiçbir çocuk dünyaya savaşların, yetişkinlerin siyasi kavgalarının, ekonomik eşitsizliklerin veya ailelerin çözülememiş sorunlarının yükünü taşımak için gelmez. Bir çocuğun dünyayı nasıl gördüğü, çoğu zaman yetişkinlerin ona nasıl bir dünya bıraktığının sonucudur. Eğer çocuklar korkuyla büyüyorsa, sokakları güvenli değilse, eğitimden uzak kalıyorsa, ihmal ve istismarın gölgesinde yaşamaya mahkûm ediliyorsa, geleceğe dair kurduğumuz bütün büyük cümlelerin anlamı eksilir. Çocukları korumak, onları yalnızca fiziksel tehlikelerden uzak tutmak değildir; onların hayal kurma hakkını, soru sorma cesaretini ve umutlarını da korumaktır. Bir toplum çocuklarına ne kadar çok “geleceğimiz” diyorsa, onların bugününe de aynı ölçüde sahip çıkmalıdır. Çünkü geleceği korumak için önce bugünün çocuklarını korumak gerekir.

Kadınlara yönelik şiddet ise yalnızca bireysel bir suç değil, toplumun tamamını ilgilendiren ağır bir vicdan meselesidir. Bir kadının yaşadığı korkunun normalleştiği, şiddetin çeşitli gerekçelerle mazur gösterilebildiği ve mağdurun davranışlarının failin sorumluluğunun önüne geçirildiği bir yerde toplumsal huzurdan söz etmek mümkün değildir. Kadınların güvenliği, bir ülkenin gelişmişliğini gösteren en önemli ölçütlerden biridir. Ancak burada ihtiyaç duyulan şey yalnızca sloganlar üretmek de değildir; gerçek koruma mekanizmaları kurmak, hukuku etkin işletmek, şiddeti önlemek ve toplumun her alanında insan onurunu merkeze almaktır. Merhamet, kadını güçsüz kabul etmek değildir. Merhamet, hiçbir insanın fiziksel gücünden, ekonomik imkânlarından veya sosyal konumundan dolayı korkmak zorunda kalmadığı bir düzeni savunmaktır. Bir kadının yaşam hakkını korumak, aslında toplumun kendi insanlık onurunu korumasıdır.

Yaşlılarımız konusunda ise modern hayatın aceleciliğiyle yüzleşmek zorundayız. Bugünün dünyası gençliği, hızı ve sürekli üretmeyi yüceltiyor. İnsanlar çoğu zaman bir kişinin değerini ne kadar hızlı hareket ettiğine, ne kadar çalıştığına veya ekonomik olarak ne kadar üretebildiğine göre ölçmeye başladı. Yaşlılık ise bu hız kültürünün içinde görünmezleşebiliyor. Oysa yaşlılarımız yalnızca yardıma ihtiyaç duyan insanlar değildir; onlar toplumun yaşayan hafızasıdır. Bir insanın yıllar boyunca taşıdığı mücadeleler, kayıplar, sevinçler ve tecrübeler, yalnızca kendisine ait değildir. Yaşlıyı hayatın dışına itmek, geçmişle olan bağımızı da koparmaktır. Onlara gösterilecek merhamet, acıma duygusundan çok daha derin bir anlam taşır. Bu, vefadır. Bir gün bizim de yavaşlayacağımızı, yardım isteyeceğimizi ve belki de en çok unutulmaktan korkacağımızı hatırlama sorumluluğudur.

Hayvanlar söz konusu olduğunda ise tartışmaların çoğu zaman insanları iki uç noktaya sürüklediğini görüyoruz. Oysa vicdan, kutuplaşmanın içine hapsedilemeyecek kadar geniş bir kavramdır. Bir tarafta insan hayatının ve toplum güvenliğinin korunması zorunluluğu vardır; diğer tarafta ise insanın kendi güvenliğini sağlarken başka canlıların gereksiz acılarına karşı duyarsızlaşmaması gerekir. Bu iki sorumluluğun birbirine rakip olduğunu söylemek doğru değildir. Bilim, kamu güvenliği ve merhamet aynı anda var olabilir. Sokaktaki hayvanlara karşı sorumluluk almak, hayvan sevgisini insan hayatının karşısına koymak değildir. Tam tersine, insanın sorun çözme kapasitesini nefret yerine akılla ve vicdanla kullanabilmesidir. Konuşamayan bir canlının yaşadığı acıyı görebilmek, insanın kendisine duyduğu saygının da bir parçasıdır. Çünkü bir canlıya karşı gösterilen gereksiz şiddet, yalnızca o canlıyı değil, şiddeti uygulayan toplumun ahlaki sınırlarını da yaralar.

Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey, merhameti zayıflık olarak görmekten vazgeçmektir. Sertleşmenin güçlü olmakla, bağırmanın haklı olmakla ve acımasızlığın gerçekçilikle eş tutulduğu bir dönemde yaşıyoruz. İnsanlara “hayat böyle” denilerek kötülüğe alışmaları öğütleniyor. Oysa hayatın sert olması, insanın da sert olmak zorunda olduğu anlamına gelmez. Dünya adaletsiz olabilir; bu, bizim adaleti savunmamızı anlamsızlaştırmaz. İnsanlar zalim olabilir; bu, merhametin gereksiz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, merhametin değeri en çok merhametsizliğin arttığı zamanlarda ortaya çıkar. Bir insanın öfkeliyken bile sınırlarını koruması, gücü varken zarar vermemeyi seçmesi ve kendisine hiçbir fayda sağlamayacak bir iyilik için harekete geçebilmesi, karakterin en yüksek biçimlerinden biridir.

Ancak merhamet, adaletsizliğe göz yummak değildir. Suçun cezasız kalmasını istemek de değildir. Merhamet ile adaleti birbirine karşıt kavramlar gibi görmek, toplumların en büyük yanılgılarından biridir. Gerçek adalet, insan onurunu koruduğu ölçüde değerlidir; gerçek merhamet ise kötülüğün yeniden üretilmesine izin vermediği ölçüde anlamlıdır. Çocuğu korumak için ihmali görmezden gelmemek, kadını korumak için şiddete karşı kararlı olmak, yaşlıları korurken onların bağımsızlığına saygı göstermek, hayvanlara yönelik politikaları bilimsel yöntemlerle belirlemek ve doğayı korurken toplumun ihtiyaçlarını sürdürülebilir bir anlayışla değerlendirmek mümkündür. İnsanlığın ihtiyacı, duyguların birbirine karşı savaştığı bir düzen değil; aklın, adaletin ve vicdanın birlikte hareket ettiği bir anlayıştır.

Bütün bunlara rağmen neden “Merhamet kazanacak” diyorum? Çünkü dünya hâlâ yalnızca kötülükten ibaret değil. Haberlerde görmediğimiz, sosyal medyada paylaşılmadığı için gündeme gelmeyen binlerce iyilik her gün sessizce gerçekleşiyor. Bir öğretmen, kendi imkânlarıyla öğrencisinin hayatına dokunuyor. Bir genç, tanımadığı yaşlı bir insanın alışverişini taşıyor. Bir kadın, başka bir kadının yalnız kalmaması için onun yanında duruyor. Bir veteriner, saatlerce yaralı bir canlıyı hayatta tutmaya çalışıyor. Bir köylü, yıllardır diktiği ağaçları koruyor. Bir insan, hiçbir karşılık beklemeden bir başkasının hayatını kolaylaştırıyor. Kötülük çoğu zaman manşet olur; iyilik ise sessizdir. Ancak sessiz olması, onun az olduğu anlamına gelmez.

İnsanlığın geleceği, birbirimize benzeyip benzemediğimizle değil, birbirimizin yaşam hakkını ne kadar koruyabildiğimizle şekillenecek. Aynı siyasi düşünceye sahip olmayabiliriz, farklı hayatlar yaşayabilir, birbirimizin seçimlerini onaylamayabiliriz. Fakat bir çocuğun güvenliği, bir kadının yaşam hakkı, yaşlı bir insanın onuru, doğanın geleceği ve konuşamayan canlıların gereksiz yere acı çekmemesi gibi temel meselelerde ortak bir vicdan oluşturmak zorundayız. Çünkü toplum olmak, her konuda aynı düşünmek değildir. Toplum olmak, farklılıklarımızın içinde bile bazı temel değerleri birlikte koruyabilmektir.

Ve belki bir gün, bugünün bütün tartışmaları geride kaldığında, insanlık kendisine dönüp tek bir soru soracak: Bunca imkâna, bunca bilgiye ve bunca güce sahipken, gerçekten neyi koruduk? Çocukların gözlerindeki ışığı mı büyüttük, yoksa onları kendi korkularımızın içine mi hapsettik? Kadınların yaşam hakkını mı savunduk, yoksa şiddetin karşısında susmayı mı seçtik? Yaşlılarımızı hayatın içinde mi tuttuk, yoksa hızımıza yetişemiyorlar diye geride mi bıraktık? Doğayı bizden sonra gelecekler için koruduk mu, yoksa kısa vadeli çıkarlarımız uğruna onu geri dönülmez biçimde mi tükettik? Ve en önemlisi, kendisini savunamayan canlılar karşısında gücümüzü mü gösterdik, yoksa insanlığımızı mı? İşte gerçek hesaplaşma belki de bu soruların cevabında saklı olacak. O gün geldiğinde insanlık şunu anlayacak: Güç, yıkabilmekte değil koruyabilmektedir; cesaret, incitmekte değil incitebilecekken durabilmektedir; medeniyet ise konuşurken büyük sözler söylemekte değil, kimsenin görmediği yerde bile vicdanlı davranabilmektedir. Bu yüzden bütün öfkenin, kutuplaşmanın, şiddetin ve karanlığın geçici zaferlerine rağmen geleceğe dair umudumu kaybetmiyorum. Çünkü hayatı ayakta tutan şey, insanın insana, insanın doğaya ve insanın kendisinden daha savunmasız olana karşı duyduğu sorumluluktur. Ve bu sorumluluk hâlâ milyonlarca insanın kalbinde yaşamaya devam ediyorsa, hiçbir karanlık sonsuza kadar hüküm süremez. Merhamet, belki her zaman en hızlı kazanan olmayacak; fakat insanlığın gerçekten kazanmak istiyorsa eninde sonunda dönmek zorunda olduğu tek yol yine merhamet olacaktır.

Sözlerimi burada tamamlarken kıymetli kardeşlerim;

Cemal Alp Solak, Ferda Tütüncü ve Ceren Güngör’ün de söylediği gibi ;

Göreceksiniz

“MERHAMET KAZANACAK !”