AŞK: GÖKLERDE KIYILMIŞ TANRISAL NİKÂH

AŞK: GÖKLERDE KIYILMIŞ TANRISAL NİKÂH

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 8, 2026 - 20:45

Aşk, felsefî olarak bakıldığında insanın varlık, bağlanma ve anlam arayışıyla kesişen bir kavram. Antik Yunan’dan modern düşünürlere kadar herkesin bu konuda söyleyecek bir sözü olmuş.

Mesela Platon, aşkı bir tür fizik ötesi delilik olarak görür: insan ruhunun mükemmel güzelliği arzuladığı, bedensel dünyadan öteye, idealar âlemine yükseldiği; kelimeler dışında maddi dünyanın bilgileriyle tarif edilemeyecek bir yolculuk.

Symposium’da aşkın bir eksiklikten doğduğunu söylerken, aslında insan egosunun bunun kaynağı olduğunu söylemiş oluyor: ona göre insan, kendisinde eksik olanı tamamlamak için âşık olur. Bu, ruhun diğer yarısını arayışıdır; bir nevi birleşme özlemi. Hâlbuki Symposium’un söylediğinin tam hilafına, aşk kendini tamamlamaktan çok başka bir şeyde yok olma eylemidir. Bu söylediklerinden anlıyoruz ki Symposium, aşkı egoya dair insani ihtiyaçlar arzusuyla karıştırıyor.

Tam burada Aristoteles devreye giriyor ve daha pratik bir bakış açısı sunuyor. O, aşkı daha çok dostluk (philia) ve ortak iyilik üzerinden tanımlar. Romantik aşktan ziyade, iki insanın birbirine saygı, güven ve ortak değerler üzerinden bağlanması gerektiğini düşünür. Bu ise modern ilişkilerde de çokça sıkıntısı çekilen bir duruma dönüşerek, aşktan insanı uzaklaştırıp tutkusuzlukla sığlaştıran bir aşamaya evrilmiş durumda.

Aşk tutku olmaktan çıkıp bir tür ortak yaşam projesine dönüşünce, modern dönemin bireysel ihtiyaçlarına gömülüp varoluşsal derinliğinden uzaklaşarak ihtiyaçlar hiyerarşisi boyutuna kayıyor.

Bence en önemli tarif, varoluşçu felsefenin önünü açan Kierkegaard’ınki: aşkı bir tür inanç sıçraması gibi görüyor; “mantıkla açıklanamaz, ama insanı kendi sınırlarının ötesine taşır.”

Sartre gibi varoluşçuların tarifi ise neredeyse (Fransız usulü öpüşme gibi) bedensellik merkezli yoğun bir tarif; aşkı biraz patolojiden kaynaklı bir karanlık gibi anlatıyor. Onlara göre aşk, bazen ötekinin özgürlüğünü kısıtlama çabası olabilir; çünkü âşık olduğumuzda karşımızdakini sahiplenmek istiyoruz ki bu da özgürlükle çatışıyor. (Aşk zaten birine köle olduğunu anlayamayacak kadar ram olma duygusudur ki memnuniyet bile doğurur; âşık, aşkta bireysel özgürlüğünü fark etmez bile.)

Peki, aşk var mı, mümkün mü sorusuna gelirsek... Felsefî açıdan evet, mümkün; ama tanımı ve deneyimi kişiden kişiye, kültürden kültüre değişiyor. Aşk, biyolojik olarak dopamin ve oksitosin gibi hormonlarla açıklanabilir; ama felsefe bu kimyasal dansı aşar ve sorar: Aşk sadece bir his mi, yoksa bir seçim mi? Özgür iradeyle mi severiz, yoksa içgüdülerimizin esiri miyiz? Mesela Spinoza aşkı bir tür sevinç olarak tanımlar; ama bu sevincin kaynağını anlamazsak, bize acı da verebilir.

Türkiye’de aşkı düşünürsek, kültürel bağlamda da zengin bir tablo var. Tasavvufî ve halk kültüründe insanî ve ilahî aşk, birinden diğerine geçişli bir aşamalar zinciridir; binlerce sanatsal üretimin ve esas vurgunun merkezinde bu iki aşk türü vardır. İnsanın Tanrı’yla birleşme veya ona ulaşma özlemine dair binlerce metin de bunu yansıtır.

“Aşk, aklın ötesindedir” der tasavvuf erbabı; yani aşk, rasyonel bir analizle çözülebilecek bir şey değil, yaşanması gereken bir hâldir. Halk kültüründe ise aşk, bazen arabesk bir melankoliyle, bazen destansı bir fedakârlıkla karşımıza çıkıyor.

Peki, modern dönemde aşk mümkün mü? Kesinlikle mümkün; ama saf ve mükemmel bir hâlde değil. Çünkü insan artık tutkularını fark edebilecek bir özgürlüğe sahip değil; daha çok, dışındaki yönlendirici enformasyonun etkisiyle belirlenmiş ihtiyaçlarının kuşatması altında, çerçevesi belirlenmiş bir hayat döngüsünün içinde esir edilmiş vaziyettedir.

Aşk, insanın kendisiyle, ötekiyle ve evrenle kurmak istediği, bazen patolojik olan tutkulu bir eylem arayışı. Bazen bir yanılsama, bazen bir hakikat.

Sorun şu ki, aşkı ararken çoğu zaman kendimizi bulmaya mı çalışıyoruz, yoksa kendimizden mi kaçıyoruz? Bunu hiçbir zaman anlayamayacağız. Ama tecrübelerimin öğrettiği bir şey varsa, çoğu zaman bulduğumuz şeyin esasında umut ettiğimiz şey olmadığı da kesin.

Bildiğim, gördüğüm, dinlediğim ve okuduğum her bilgede, her arifte ve sanatkârda bulduğum ortak bakış açısına göre aşk, kişinin iradesi dışında olan bir hâldir. Bu nedenle ben, kadın ve erkek arasındaki aşkı “GÖKLERDE KIYILMIŞ TANRISAL NİKÂH” olarak tarif ediyorum.

Ama eğer aşkın kaynağı insan aklının mükemmeliyet arayışı ise; bugünün modern insanının arazları ve realitenin baskın zorlayıcılığı sebebiyle yeryüzünün en çözümsüz durumunu yaratıyor ve pek de olumlu sonuçlar doğurmayan bir zihnî araza dönüşüyor olması, bizi başka bir çıkmazla yüzleştiriyor.

Bu konudaki son sözüm: Mükemmeliyet duygusunun kaynağı, hiçbir zaman bilip anlayıp tarif edemeyeceğimiz ruhumuzdur. Akıl esvabıyla ölçüp biçip öldürmeyin, sınırsız ve sonsuz sevgiyi yaratan aşk duyunuzu.