FON KRİZİ Mİ AHLAKİ KRİZ Mİ?

FON KRİZİ Mİ AHLAKİ KRİZ Mİ?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ekim 4, 2026 - 16:53

“Masum değiliz, hiçbirimiz.”
Sezen Aksu

Etik değerler üzerine düşünmüş, yazmış birçok düşünür ve filozof, ahlak ile ahlakçılığı birbirinden net biçimde ayırır.
Türkçe de genel tamım ise
Ahlaklı olmak, kimse görmese de soruyu kendine sormaktır.
Ahlakçı olmak, soruyu başkasına yöneltip prim toplamaktır; içselleştirilmemiş bir görünüştür.

Aristoteles buna yerleşmemiş karakter der, ayrımı karakter üzerinden kurar. Erdem bir hexis’tir: tekrarlanan eylemle yerleşmiş yatkınlık. Doğru anda, doğru ölçüde, doğru nedenle yapan kişi ahlaklıdır; çünkü ölçü (phronesis) onda oturmuştur. Kuralı ezbere söyleyen, başkasını kurala vuran ama kendi eyleminde ölçü taşımayan kişi erdemli değildir. Vaaz, karakterin yerini tutmaz.

Bernard Williams bu eleştiriyi çağdaş dile taşır. Ethics and the Limits of Philosophy’de etiği (“nasıl yaşamalıyım?”) dar “morality system”den ayırır. Morality system yükümlülük, suçluluk, saf irade ve her şeyi bastıran ödev üzerine kuruludur; kişiyi parçalara ayırır, karakteri ve talihi siler, her duruma ahlaki hüküm giydirir. Williams buna ahlakçılık der. Etik ise daha geniş bir sorudur: hangi yaşam biçimi, hangi bağlılıklar, hangi utanç ve hangi sorumluluk beni ben yapar. Ahlaklı olmak bu geniş soruya cevap vermektir; ahlakçı olmak her meseleyi ödev ve suçluluk diline çevirmektir.

Hegel’e göre salt vicdan ahlakı kolayca boş bir “olması gereken”e, yani ahlakçılığa döner: kişi doğru olanı yaşamak yerine doğru olanı ilan eder. Ahlaklılık burada karakter ve ortak yaşamda kök salmış olandır; ahlakçılık ise yaşanmayan ödevin sesidir.

Nietzsche psikolojik ve tarihsel olarak açar. Ahlakın Soykütüğü ve İyinin ve Kötünün Ötesinde’de sürü ahlakı, başkasının gücünü “kötü”, kendi güçsüzlüğünü “iyi” diye adlandıran bir değer çevirmesidir. Ahlaklı görünmek burada çoğu zaman içeriden gelen bir erdem değil, hınçla (ressentiment) kurulmuş bir yargıdır: “Ben kötülük yapamam, öyleyse yapmamak iyidir.” Nietzsche’nin “ahlakdışı” (immoralist) demesi ahlaksızlığı övmek değildir; ahlakı tek mümkün iyi yaşam diye sunan vaaz düzenini reddetmektir. Kendi değerini koyan kişi ahlakçı değildir; başkasının kusurunu teşhis ederek kendine üstünlük devşiren kişidir ahlakçı.

Hayat bize bir kez daha öğretti ki ahlakçı olmak, ahlaklı olmanın garantisini vermiyor. Hatta ahlakçı olmak, zaman zaman ahlaklı olmanın önüne geçecek kadar özgüven ve kamusal bir garanti yaratıyor.

Varsa aranızda parayla aklını bozmamış, aklı yerinde kalmış üç beş kişi; sizi uyarıyorum:
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın fon krizi soruşturma komisyonunun başına getirilmesi, bu soruşturmanın selameti açısından uygun değildir. Bu tercihin halkta yaratacağı algı, soruşturmanın göstermelik olduğu ve geçiştirileceği algısından ibarettir. Bu algı, siyasetçilerin siyasi hayatlarının sonu olmakla kalmaz; Türkiye’nin ekonomik olarak çökmesine yol açacak bir güvensizliğin doğmasının da kapısını açar.
Çünkü fon soruşturması kapsamında 22 Eylül 2026’da ilk tutuklananlardan biri, Pusula Holding’in sahibi Serdar Turhan’dır ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz gibi o da Bingöllüdür.
Mart 2026’da Bingöl’de gerçekleştirilen “Yaşar Turhan Anadolu Lisesi” açılışı ile “Serdar Turhan Kampüsü Çocuk Evleri Sitesi” temel atma törenine Cevdet Yılmaz katılmıştır. Bu resmi törende Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, hayırseverlerin kamu yatırımlarına katkısını överek Serdar Turhan’a teşekkür plaketi takdim etmiştir.
İkilinin temaslarının yalnızca bu açılışla sınırlı olmadığı; “faizsiz ev ve araba” modeliyle faaliyet gösterilen dönemlerden bu yana, 2021 yılına uzanan bir tanışıklık ve görüşme geçmişi olduğu belirtilmektedir.

Son sözümüz Kemal Tahir’den olsun. Fon krizini dış güçlere bağlayanlara, İttihatçı Kara Kemal’in cevabı şudur:
“Memleketteki kötü gelişmeleri yabancı güçlere bağlamak, iffetini koruyamamış bir fahişenin, fahişeliğini mahalledeki bazı kötü adamlara bağlayarak ‘Beni onlar baştan çıkardılar’ demesine benzer.”
Kemal Tahir, Kurt Kanunu romanında, İttihat ve Terakki’nin önemli figürlerinden ve romanın temel karakterlerinden biri olan Kara Kemal’le yapılan siyasi ve ideolojik sorgulamalar, hesaplaşmalar ve iç diyaloglar sırasında bu sözü, yerli aydının ve siyasetçinin sorumluluktan kaçışını eleştirmek amacıyla kullanır.
Ayrıca işi CIA’ye ve Mossad’a bağlarsanız, ilgili kişilerin sahtecilikten ve dolandırıcılıktan değil, vatana ihanetten yargılanmaları gerekir.