KAYBETMEK DEĞİL,YENİDEN KURMAK..
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Ortadoğu'ya bakarken en kolay açıklama, bölgede yüzyıllardır devam eden sömürgecilik hikâyesine başvurmaktır. İngilizler, Fransızlar, Almanlar, Amerikalılar ve bölgenin kendi güçlü devletleri… Hepsinin farklı dönemlerde bu coğrafyada ekonomik, askerî ve siyasi çıkarları oldu. Fakat meseleyi yalnızca “sömürmek istiyorlar” cümlesiyle açıklamak, bugünün Ortadoğu'sunu anlamak için artık fazlasıyla yetersizdir.
Çünkü büyük güçlerin asıl meselesi çoğu zaman yalnızca kazanmak değildir. Daha önemli olan, kazandıkları alanı koruyabilmek, kaybettiklerinde yeniden kazanabilmek ve mümkünse güç ilişkilerinin sınırlarını kendilerinin belirlediği bir düzen kurabilmektir.
Bu nedenle Ortadoğu tarihini biraz da kurumsal devamlılıklar tarihi olarak okumak gerekir.
Bir devlet bölgeden çekilebilir; fakat onun kurduğu askerî ittifaklar, liman anlaşmaları, ticaret güzergâhları, diplomatik ilişkiler, güvenlik kurumları veya askerî koordinasyon mekanizmaları ortadan kalkmak zorunda değildir. Bir imparatorluk sona erebilir; fakat onun oluşturduğu sınırlar ve siyasi kategoriler yeni devletlerin üzerinde yaşamaya devam edebilir.
Bugün Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz çevresinde karşılaştığımız güvenlik yapılanmaları bunun çağdaş örneklerinden biridir.
Örneğin UKMTO (UK Maritime Trade Operations), İngiltere'nin Dubai'den faaliyet gösteren deniz güvenliği ve koordinasyon mekanizmasıdır. Ticari gemilerden gelen güvenlik bildirimlerini toplar, bölgedeki askerî makamlarla ticari denizcilik arasında iletişim sağlar.
Bunun yanında IMSC (International Maritime Security Construct), 2019'da oluşturulan çok uluslu bir deniz güvenliği yapılanmasıdır. Bu yapının operasyonel unsurlarından biri CTF Sentinel olarak şekillenmiştir. Amaç, özellikle Hürmüz Boğazı, Umman Körfezi, Basra Körfezi ve çevresindeki kritik deniz yollarında ticari gemilerin güvenliğini ve caydırıcılığı güçlendirmektir.
Bu koalisyonda farklı dönemlerde ABD, İngiltere, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Romanya, Litvanya, Estonya, Arnavutluk, Letonya, Seyşeller ve Ürdün gibi ülkeler yer aldı. Üyelik kompozisyonu zaman içinde değişse de ortaya çıkan tablo önemlidir: Bir bölgenin güvenliği artık yalnızca o bölgedeki devletlerin meselesi olmaktan çıkmış, uluslararası bir güvenlik mimarisinin konusu haline gelmiştir.
Bu yapıları doğrudan “sömürgecilik araçları” olarak tanımlamak kolaydır. Fakat daha doğru soru şudur:
Bu yapılar hangi uluslararası düzenin devamlılığını sağlıyor?
Çünkü modern güç artık yalnızca toprağı işgal etmekle ölçülmüyor. Deniz yollarını güvence altına almak, enerji akışını kontrol edebilmek, ticaret güzergâhlarında caydırıcılık oluşturmak, müttefik devletlerin güvenlik kapasitesini desteklemek ve kriz anlarında hızlı biçimde yeni koalisyonlar oluşturabilmek de egemenlik kapasitesinin parçalarıdır.
Burada Batı devletlerini tek bir merkezden yönetilen yekpare bir yapı olarak görmek de doğru değildir. Anglo-Sakson, Frank veya Germen devletlerinin kendi aralarında ciddi çıkar çatışmaları vardır. Aynı durum bölgedeki Sami kökenli devletler için de geçerlidir. Ancak farklı aktörlerin zaman zaman aynı güvenlik mimarisi içerisinde buluşabilmeleri, ortak çıkarların ideolojik farklılıklardan daha güçlü olabildiğini gösterir.
Asıl dikkat çekici olan da budur.
Ortadoğu'da siyasi aktörlerin isimleri değişirken modeller değişmeye devam ediyor. Dün “terör örgütü” olarak tanımlanan bir yapı, belirli koşullarda “yerel ortak”, “siyasi aktör” veya “vekil güç” kategorisine taşınabiliyor. Dün desteklenen bir hükümet, bölgesel dengeler değiştiğinde artık aynı stratejik değeri taşımayabiliyor. Dün tehdit olarak görülen bir aktör, ertesi gün müzakere masasında muhatap haline gelebiliyor.
Bu durumun arkasında mutlaka gizli bir senaryo aramak gerekmiyor. Uluslararası siyasetin doğası zaten buna imkân veriyor.
Devletler dostluklarını değil, çıkarlarını süreklileştirmeye çalışırlar.
Belki de Ortadoğu'da büyük güçlerin başarısını ölçerken “Kaç kez kazandılar?” sorusunu bırakıp başka bir soru sormalıyız:
Kaç kez yeniden pozisyon alabildiler?
Çünkü gerçek güç, hiç kaybetmemek değildir. Gerçek güç; kayıplardan sonra yeniden örgütlenebilmek, yeni aktörlerle çalışabilmek, yeni kurumlar kurabilmek ve değişen koşullara rağmen kendi çıkarlarını koruyacak yeni bir düzen üretebilmektir.
Bu nedenle Ortadoğu'da her birkaç yılda bir ortaya çıkan yeni siyasi kavramları yalnızca günlük gelişmeler olarak okumak yanıltıcı olabilir.
Bazen değişen şey aktörler değil, aktörlerin sistem içerisindeki rolleridir.
Ve belki de yüzyıllardır devam eden büyük mücadele tam olarak burada yatıyor:
Toprakları sonsuza kadar yönetmekte değil; düzen değişse bile oyunun kurallarını belirleyebilecek kapasiteyi korumakta.