KÖYLER KALABALIKTI, GÖNÜLLER DAHA DA KALABALIKTI
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Çocukluğumuzun köyleri bir başkaydı…
Şimdi bazı köylerde birkaç hane kalmış olabilir. Evlerin çoğunun kapısı kapalı, sokakları sessiz, ahırları boş…
Ama bizim çocukluğumuzda köyler böyle değildi.
Köyler kalabalıktı.
Öyle birkaç hane değil; ev ev, sokak sokak insan kaynardı. Neredeyse her evde en az iki çocuk vardı. Beş kardeşli, altı kardeşli, hatta daha fazla kardeşin olduğu aileler hiç de şaşırtıcı değildi.
Bir evin kapısından çocuklar çıkar, diğer evin kapısından başka çocuklar…
Köyün yolu çocuk sesleriyle dolar, akşam olunca herkes birbirini evine çağırırdı.
Çünkü o zamanlar köy sadece insanların yaşadığı bir yer değil, insanların birbirine yaşattığı bir hayattı.
Bizim köyün okulu da açıktı.
Yanlış hatırlamıyorsam üç öğretmenimiz vardı. Birleştirilmiş sınıflarda eğitim yapılırdı.
Bir öğretmen birinci sınıfa ders verirken, diğer tarafta ikinci ve üçüncü sınıflar kendi çalışmalarını yapardı. Sonra öğretmen ikinci sınıfa konusunu anlatır, “Siz şu konunun üzerinde çalışın.” der, üçüncü sınıfa geçerdi.
Dördüncü ve beşinci sınıflar da aynı şekilde eğitim görürdü.
Bugünden bakınca belki zor bir sistem gibi görünüyor.
Ama o günün çocukları zoru bilirdi.
Benim ilkokula başladığımda okul numaram 29'du.
Benden sonra daha on kişi olduğunu hatırlıyorum.
Yani bir sınıfta 39-40 öğrenci olurdu.
Bugün düşününce insan şaşırıyor.
Bir sınıfta kırka yakın çocuk…
Okula giden yollar ise öğrencilerle dolardı.
Üstelik o çocuklar şimdiki çocuklar gibi küçük yaşta küçük görünen çocuklar da değildi.
Ben ilkokula giderken okulun yolunda benden çok daha büyük görünen çocuklar vardı.
Bizim köyün okulunu Yedigöz Köyü ile ortak kullanırdık.
Öyle çok yakın da değildi.
Ama hiç kimsenin aklına “Çocukları okula götürelim, çıkışta alalım.” diye bir düşünce gelmezdi.
Büyük küçük fark etmezdi.
Herkes evini bilirdi.
Okul yolunu bilirdi.
Giderdi.
Okur, oynar, dersini görür ve yine kendi imkânıyla evine dönerdi.
Çocuklar küçüktü ama sorumlulukları büyüktü.
Belki de bunun için büyüdüklerinde hayatın yükünü taşımayı biliyorlardı.
O zamanın insanı devleti de bilirdi, milleti de…
Bir devlet dairesine girerken şapkasını çıkarıp eline alan insanlar vardı.
Devlet makamına karşı saygı vardı.
Köye bir jandarma geldiğinde herkes nasıl davranacağını bilirdi.
Mecitözü'nde bir polis görüldüğünde bile insanların davranışları değişirdi.
“Devlet” denildiğinde herkesin zihninde bir ciddiyet oluşurdu.
Çünkü devlet sadece bir bina, bir makam, bir memur değildi.
Devlet, milletin ortak çatısıydı.
İlçemizde askerlik şubesi vardı.
Cezaevi vardı.
Hükümet binasının ikinci katında hâkim ve savcıların bulunduğu günleri hatırlıyoruz.
O yıllarda Türkiye'nin nüfusunun önemli bir bölümü köylerde yaşardı.
Köyler üretirdi.
Köylü tarlasını eker, hayvanına bakar, sütünü sağar, yumurtasını toplar, peynirini, yoğurdunu, yağını kendisi yapardı.
Evlerde küçükbaş vardı, büyükbaş vardı.
Tavuk vardı, civciv vardı.
Kaz vardı, ördek vardı.
Yumurta için markete gidilmezdi.
Et, süt, yağ, yoğurt, peynir için para vermek çoğu zaman aklımıza bile gelmezdi.
Çünkü bunların birçoğu evimizin bereketiydi.
Zeytin bizim zamanımızda lükstü.
Sana yağı bile lükstü.
Bugün sofralarda sıradan görünen nice şey, bizim çocukluğumuzda kıymetliydi.
Her evde küçüklü büyüklü küpler bulunurdu.
Kış hazırlıkları yapılırdı.
Turşular kurulurdu.
Pekmezler hazırlanırdı.
Tarhana yapılırdı.
Kış gelmeden evin bereketi hazırlanır, küpler doldurulurdu.
Çünkü o zamanlar insanlar market raflarına değil, kendi emeğine güvenirdi.
Mecitözü'nde oturduğumuz mahallede beş tane bakkal dükkânı vardı.
Bugünkü gibi A101, BİM, ŞOK veya kocaman marketler yoktu.
Bakkal amca müşterisini tanırdı.
Kimin neye ihtiyacı olduğunu bilirdi.
Defter tutulurdu.
Hesap açılırdı.
Köylü tarlasındaki ekinini, nohudunu, mercimeğini, hasadını veya hayvanını sattığında gelir, borcunu öderdi.
Kimse kimseye borç takmak istemezdi.
Bakkal da müşterisini zor durumda bırakmazdı.
Bir başka güzellik daha vardı:
Hangi dükkâna gidersen git, fiyatlar arasında öyle büyük farklar göremezdin.
Çünkü esnaf sadece mal satmaz, komşuluk da satardı.
Güven vardı.
Kanaat vardı.
Helalleşmek vardı.
Son kullanma tarihi diye bir kavramı da pek hatırlamıyorum.
Aldığımız yiyeceklerin üzerinde bugün olduğu gibi tarihlere bakmak aklımıza gelmezdi.
Buzdolabı bile her evde yoktu.
Ama buna rağmen sofralar kurulurdu.
Kilerler vardı.
Küpler vardı.
Emek vardı.
Sabır vardı.
Ve en önemlisi, israf etmeme kültürü vardı.
Köyler kalabalıktı demiştim ya…
Bunun en güzel örneklerinden biri asker uğurlamalarıydı.
Yasin abimin askere gideceği günleri az çok hatırlıyorum.
Birçok devresi vardı.
O zamanlar askere gidecek gençler, askerlikten birkaç ay önce ağır işlerden adeta uzak tutulurdu.
Köylüler sıraya girer, onları misafir etmek için birbirleriyle yarışırdı.
Bir gün bir evde, ertesi gün başka bir evde…
Yemekler yenir, sohbetler edilir, oyunlar oynanırdı.
Bazıları harçlık bile verirdi.
Çünkü askerlik sadece bir görev değildi.
Bir evladın vatan hizmetine uğurlanmasıydı.
Askerlik de bugünkü gibi kısa değildi.
On sekiz aydan aşağı askerlik yapan olmazdı.
Acemi birliği aylar sürer, ardından usta birliğine gitmek için yol izni verilirdi.
Trenle gidilecek yol için beş gün izin verildiğini hatırlıyorum.
Ama gençlerin bazıları trene binmek yerine o zamanların meşhur 302 otobüslerine biner, bazen bir günlük de olsa evine uğramaya çalışır, sonra yeniden birliklerine dönerdi.
Çünkü insanın yuvasından ayrılması kolay değildi.
Hele köyden…
Hele anne babadan…
Hele bütün köyün gözleri önünde uğurlanıyorsan…
O zamanlar kıymet bilmek önemliydi.
İnsanın kıymeti bilinirdi.
Komşunun kıymeti bilinirdi.
Büyüğün kıymeti bilinirdi.
Ekmeğin kıymeti bilinirdi.
Sofranın kıymeti bilinirdi.
Bayrağın kıymeti bilinirdi.
Vatanın kıymeti bilinirdi.
Gerektiğinde vatan için can vermenin bir şeref olduğu düşünülürdü.
Çünkü vatan, herkesin dilinde değil; herkesin yüreğindeydi.
Sonra bir şeyler değişti.
Taşımalı eğitim başladı.
Köy okulları birer birer kapandı.
Köyler boşalmaya başladı.
Köylü tarlasını ekti, ekmedi; bir yerlerden para gelmeye başladı.Tarım destek parası gibi..
Üretimin yerini beklemek aldı.
Hayvancılık azaldı.
Tarım geriledi.
İlçeye göçenlerin birçoğu bir daha köyüne dönmedi.
Ve bir zamanlar insan sesiyle, çocuk sesiyle, hayvan sesiyle, harman kokusuyla yaşayan köyler…
Yavaş yavaş sessizliğe büründü.
Ahırlar boşaldı.
Okullar kapandı.
Çeşme başlarında sohbetler azaldı.
Sokaklarda çocuk sesleri kesildi.
Harman yerlerinin tozu toprağı, yerini sessizliğe bıraktı.
Bir zamanlar kalabalıktan geçilmeyen köylerde şimdi insan arar olduk.
Belki bugün teknoloji ilerledi.
Ulaşım kolaylaştı.
Marketler büyüdü.
Evler değişti.
Hayat değişti.
Ama insanın insana ihtiyacı hiç değişmedi.
Bizim çocukluğumuzda insanlar birbirlerinin kapısını çalardı.
Bugün kapılar daha büyük, evler daha güzel olabilir.
Ama bazen bir komşunun kapısını çalacak cesareti bile birbirimizden esirgiyoruz.
O günlerde imkânlarımız azdı ama paylaşacak çok şeyimiz vardı.
Bugün imkânlarımız çoğaldı ama paylaşacak vaktimiz azaldı.
O günlerde köyler kalabalıktı.
Fakat asıl kalabalık olan köyler değil, gönüllerdi.
Belki de bizim özlediğimiz sadece eski köyler değildir.
Biz aslında;
saygıyı, sevgiyi, kardeşliği, komşuluğu, vefayı, paylaşmayı ve birbirimizin kıymetini bildiğimiz o günleri özlüyoruz.
Çünkü köyler boşalırken yalnız evler boşalmadı.
Biraz da hayatımızın içinden muhabbet eksildi.
Biraz çocuk sesi sustu.
Biraz komşuluk azaldı.
Biraz vefa uzaklaştı.
Ama bütün bunların arasında hâlâ hatırlayanlar varsa, geçmiş tamamen kaybolmuş değildir.
Çünkü geçmişi hatırlamak, sadece eski günleri anmak değildir.
Geçmişten bugüne neyi taşıyıp neyi kaybettiğimizi anlamaktır.
Ve belki de bugün bize düşen, o günlerin bütün şartlarını geri getirmek değil;
O günlerden kalan saygıyı, sevgiyi, dayanışmayı, vefayı ve insanlığımızı yeniden hatırlamaktır.
Çünkü bir köyü köy yapan sadece evleri değildir.
İnsanı insana bağlayan gönül köprüleridir.
Köyler kalabalıktı…
Ama gönüller daha da kalabalıktı.
Keşke bugün, o kalabalığın içindeki insanlığı yeniden bulabilsek.
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya devam edeceğiz.
Tarafımız; menfaatin değil, hakkın; makamın değil, milletin; korkunun değil, hakikatin yanıdır.