METİN KÜLÜNK KİTABIN ORTA YERİNDEN KONUŞTU
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türkiye’nin bugün yaşadığı gelişmeleri yalnızca günlük siyasetin dar penceresinden okuyarak anlamlandırmak mümkün değildir. Dünyanın güç merkezleri yeniden konumlanırken, savaşların coğrafyası genişlerken, enerji ve ticaret yolları yeniden şekillenirken, Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum Ankara’nın alacağı her kararın çok daha büyük sonuçlar doğurmasına neden oluyor. İşte Metin Külünk’ün yaptığı değerlendirmeyi önemli kılan temel nokta da budur. Külünk, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu meselenin yalnızca iktidar-muhalefet tartışması olmadığını, Türkiye’nin kendi iradesiyle hareket edip edemeyeceği üzerinden okunması gerektiğini söylüyor. Geçmişte AK Parti içerisinde bulunmuş, bugün hâlâ “AK Partili” kimliği üzerinden siyaset yapan bazı isimlerin ve onların çevresinde şekillenen yapıların Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi ağırlığını zayıflatmaya yönelik bir hareketlilik içerisinde olduğunu savunuyor. Ben bu değerlendirmeyi son derece önemli buluyorum. Çünkü mesele yalnızca Erdoğan’ın siyasi geleceği değildir. Asıl mesele, Erdoğan üzerinden Türkiye’nin dış politika iradesinin, stratejik tercih alanının ve kendi kararını verme kapasitesinin zayıflatılıp zayıflatılmayacağıdır. Külünk tam da kitabın orta yerinden konuşuyor; çünkü Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu büyük mücadelenin merkezinde, Ankara’nın kendi istikametini kendisinin tayin edebilmesi bulunmaktadır.
Külünk’ün özellikle Türkiye-Rusya ilişkileri konusunda yaptığı uyarı ise üzerinde çok daha ciddi biçimde durulması gereken bir başlıktır. Külünk, Türkiye’nin Rusya ile karşı karşıya getirilmek istendiğini ve bunun sonucunda Türkiye’nin bir “Zelenski modeli” üzerinden yönetilebilir hâle getirilebileceğini savunuyor. Buradaki ifade Külünk’ün kendi siyasi değerlendirmesidir; fakat işaret ettiği stratejik tehlikenin Türkiye bakımından hafife alınamayacağı açıktır. Türkiye ile Rusya’nın doğrudan askerî çatışma içine sürüklenmesi, yalnızca iki ülkenin ilişkilerini bozan bir gelişme olmayacaktır. Böyle bir çatışma Karadeniz’i, Kafkasya’yı, Suriye’yi, enerji güvenliğini, ticaret yollarını, NATO dengelerini ve Türkiye’nin bölgesel hareket alanını aynı anda etkileyebilecek zincirleme sonuçlar doğurabilir. Tam da bu nedenle Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya-Ukrayna savaşında izlediği diplomatik çizgiyi destekliyorum. Türkiye’nin ne Moskova ile bütün köprülerini atması ne de Kiev ile ilişkilerini kesmesi söz konusudur. Ankara her iki tarafla konuşabilmektedir. Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Haziran 2026’da Moskova’da Sayın Sergey Lavrov ile yaptığı görüşmede Türkiye’nin Rusya ile siyasi diyaloğunu ve ekonomik ilişkilerini sürdürdüğü, Ukrayna savaşının diplomasi yoluyla sona ermesi için Türkiye’nin müzakerelere ev sahipliği yapmaya hazır olduğu açıkça ifade edilmiştir.
Bu politikanın ne kadar doğru bir stratejik hatta oturduğunu görmek için Türkiye’nin sahadaki diplomatik pratiğine bakmak yeterlidir. Sayın Hakan Fidan, Temmuz 2026’da Kiev’de Ukrayna Dışişleri Bakanı Andriy Sibiha ile görüşürken Türkiye’nin Ukrayna ile ilişkilerini sürdürdüğünü, aynı zamanda Rusya-Ukrayna savaşının diplomatik yollarla sona erdirilmesi için çabaların devam edeceğini ifade etti. Daha da önemlisi, savaşın Karadeniz’e taşınmasının Türkiye tarafından istenmediğini açık biçimde vurguladı. İşte Sayın Erdoğan’ın dış politika çizgisinin stratejik değeri burada ortaya çıkıyor. Türkiye birilerinin kendisine biçtiği rolü oynamak yerine, kendi güvenlik hesaplarını yapıyor. Ankara aynı anda Moskova ile konuşabiliyor, Kiev ile konuşabiliyor, NATO içerisindeki konumunu koruyabiliyor ve Karadeniz’de savaşın yayılmasını engellemeye çalışıyor. Bu kolay bir denge değildir. Bu, doğrudan doğruya siyasi irade ve stratejik kapasite gerektirir. Sayın Erdoğan’ın Rusya ile ilişkiler konusunda yıllardır yürüttüğü doğrudan temas siyaseti, bugün Türkiye’nin elindeki diplomatik kanallardan birini değil, en önemli stratejik imkânlarından birini oluşturuyor.
Külünk’ün “Berlin-Londra-Brüksel hattı” üzerinden yaptığı değerlendirme de bu nedenle görmezden gelinmemelidir. Burada mesele Avrupa’daki bütün devletleri tek bir merkezden hareket eden yekpare bir yapı olarak görmek değildir. Mesele, Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye’nin kendi çıkarlarını koruyup koruyamayacağıdır. Avrupa’nın güvenlik anlayışı Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte önemli ölçüde değişmiş, NATO’nun Avrupa kanadı, savunma harcamaları, enerji güvenliği ve Karadeniz’in stratejik önemi daha fazla gündeme gelmiştir. Türkiye ise bütün bu başlıkların tam ortasında bulunmaktadır. Dolayısıyla Ankara’nın dış politika tercihlerini herhangi bir Avrupa başkentinin güvenlik hesabına göre belirlemesi değil, kendi millî güvenlik önceliklerinden hareket etmesi gerekir. Külünk’ün itirazı da tam olarak buradadır. Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini geri dönülmesi zor bir düşmanlık zeminine taşıyacak her stratejinin Türkiye’nin kendi çıkarları açısından sorgulanması gerekir. Çünkü Türkiye’nin Rusya ile konuşabilmesi bir zafiyet değil, gerektiğinde konuşabilme kapasitesidir. Sayın Erdoğan’ın burada koruduğu şey yalnızca bir diplomatik ilişki değil, Türkiye’nin manevra alanıdır.
Dünya artık yalnızca tankların, uçakların ve füzelerin konuştuğu bir güvenlik ortamında yaşamıyor. Ekonomik baskılar, finansal araçlar, enerji bağımlılıkları, siber saldırılar, dezenformasyon, psikolojik harp, dijital propaganda, toplumsal kutuplaştırma ve siyasal mühendislik de devletler arasındaki mücadelede kullanılan araçlar hâline gelmiş durumda. Külünk’ün “hibrit yöntemlerle zorlanıyoruz” tespiti tam da bu noktada önem kazanıyor. Türkiye’nin yalnızca sınırlarını değil, karar alma mekanizmalarını, ekonomik dayanıklılığını, toplumsal huzurunu ve bilgi alanını da koruması gerekiyor. Çünkü bir ülkenin dışarıdan baskı altına alınabilmesi için mutlaka sınırından tank sokulması gerekmiyor. Ekonomik kırılganlıkların derinleştirilmesi, toplumun sürekli birbirine karşı konumlandırılması, vatandaşın kurumlarına olan güveninin aşındırılması ve her gelişmenin bir çatışma sebebine dönüştürülmesi de ülkenin stratejik dayanıklılığını zayıflatabilir. Bu nedenle Türkiye’nin Dijital Vatan olarak ifade edilebilecek bilgi, iletişim ve algı alanındaki güvenliği de millî güvenliğin ayrılmaz parçasıdır. Bugünün savaşları yalnızca cephede değil; ekranlarda, ekonomide, bilgi alanında ve insanların zihinlerinde de yürütülmektedir.
Ancak Külünk’ün ikinci büyük uyarısını da aynı ciddiyetle ele almak gerekir: Ekonomi. Dışarıdan gelebilecek hibrit baskılara karşı güçlü olabilmek için içeride güçlü ve dayanıklı bir toplumsal yapı oluşturmak zorundayız. Vatandaşın sofrasındaki sıkıntıyı görmezden gelerek millî güvenlikten söz etmek eksik kalır. Emeklinin geçim mücadelesi, işçinin satın alma gücü, memurun hayat standardı, esnafın ayakta kalma mücadelesi, çiftçinin üretim maliyeti ve gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri doğrudan toplumsal dayanıklılıkla ilgilidir. Külünk’ün yüzde 30 ve yüzde 70 üzerinden yaptığı ekonomik ayrımın burada bir istatistiksel veri olarak değil, toplumdaki gelir ve refah dağılımına yönelik siyasi bir tespit olarak okunması gerekir. Fakat bu tespitin işaret ettiği sorun önemlidir: Milletin geniş kesimleri hayat pahalılığıyla mücadele ederken ekonomik büyümenin ve refah artışının toplumun tamamında hissedilmesi gerekir. Çünkü vatandaşın mutfağındaki huzur ile devletin toplumsal dayanıklılığı arasında doğrudan bir bağ vardır. Milletin sofrasını korumak, yalnızca sosyal devlet görevi değildir; aynı zamanda millî güvenlik görevidir.
Burada açık konuşmak gerekir: Ekonomik adalet zayıflarsa toplumsal huzur da zayıflar. Toplumsal huzurun zayıfladığı yerde ise dışarıdan gelecek propaganda ve manipülasyonların etkili olabileceği alan genişler. İnsanların geleceğe dair umudunun azalması, kurumlara güveninin sarsılması ve hayat pahalılığının kronik bir toplumsal baskıya dönüşmesi, ülkenin yalnızca ekonomik göstergelerini değil, genel dayanıklılığını da etkiler. Bu nedenle Türkiye’nin ekonomik mücadelesi yalnızca enflasyon rakamlarından ibaret görülmemelidir. Mesele aynı zamanda devlet-millet bağının korunmasıdır. Millet devletinin yanında duruyorsa devlet de milletinin sofrasındaki sıkıntıyı görmeli, ekonomik yükü hafifletmek için daha güçlü adımlar atmalıdır. Millî birlik yalnızca ortak bir bayrak altında bulunmakla değil, adalet duygusunun ve hakkaniyet hissinin toplumun geniş kesimlerinde yaşatılmasıyla güçlenir. Külünk’ün “milletin sofrasını korumak Türkiye’nin bağımsızlığını korumaktır” yaklaşımının güçlü tarafı da budur.
Bu noktada Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın önündeki sorumluluk yalnızca dışarıdaki stratejik baskılara direnmek değildir. Türkiye’nin içeride ekonomik ve sosyal dayanıklılığını daha da güçlendirmek de aynı ölçüde önemlidir. Ben Sayın Erdoğan’ın Türkiye’nin dış politika iradesini koruma yönündeki çizgisini destekliyorum. Çünkü bugün Ankara’nın Moskova ve Kiev ile aynı anda konuşabilmesinde, NATO içerisindeki konumunu muhafaza ederken Rusya ile ilişkilerini tamamen koparmamasında ve Türkiye’yi doğrudan bir savaşın içine sokabilecek senaryolara karşı mesafe koymasında Cumhurbaşkanı’nın siyasi iradesinin belirleyici olduğu açıktır. Sayın Hakan Fidan’ın 2026 boyunca yaptığı açıklamalar da bu çizginin devlet politikası olarak sürdüğünü gösteriyor. Haziran ayında Rusya’ya yapılan ziyaretin ardından Türkiye’nin temel önceliğinin Rusya ile Ukrayna’nın yeniden diplomasi masasına dönmesi olduğu belirtilmiş, Temmuz ayında Kiev’de de savaşın yayılması riskine dikkat çekilerek müzakere çabalarının sürdürülmesi gerektiği ifade edilmiştir.
Tam da burada Metin Külünk’ün tezinin neden önemli olduğunu bir kez daha ifade etmek gerekiyor. Külünk, meseleyi yalnızca “Erdoğan destekleniyor mu, desteklenmiyor mu?” seviyesine indirmiyor; Erdoğan’ın Türkiye’nin stratejik yönelimi üzerindeki rolüne dikkat çekiyor. Onun temel iddiası şu: Erdoğan’ın siyasi ağırlığı zayıflatılır ve Türkiye’nin karar mekanizması başka güç merkezlerinin etkisine açık hâle getirilirse, bugün Ankara’nın yapmadığı bazı tercihler yarın başka bir yönetim anlayışı üzerinden Türkiye’ye yaptırılabilir. Külünk’ün “Zelenski modeli” ifadesiyle anlatmaya çalıştığı tehlike budur. Ben bu uyarıyı önemsiyorum ve haklı buluyorum. Çünkü mesele bir şahsın şahsi siyasi geleceğine indirgenemeyecek kadar büyüktür. Türkiye’nin kendi kararını verebilmesi, kendi güvenlik önceliklerini belirleyebilmesi ve savaşların tarafı hâline gelmeden kendi çıkarlarını koruyabilmesi söz konusudur.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı, kendi içerisinde birbirini tüketen bir siyasal kavga değil; stratejik kapasitesini artıran bir dayanıklılık anlayışıdır. Bunun yolu dışarıdaki her gelişmeyi komplo olarak görmekten de geçmez, Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu gerçek güç rekabetini küçümsemekten de. Dünyada yeni dengeler kuruluyor. Enerji yolları değişiyor, savunma teknolojileri gelişiyor, yapay zekâ ve siber alan güvenliğin merkezine yerleşiyor, Karadeniz’de savaşın etkileri büyüyor, Orta Doğu’daki çatışmalar yeni güvenlik riskleri doğuruyor. Böyle bir dönemde Türkiye’nin zayıf, kararsız ve dışarıdan yönlendirilebilir bir ülke hâline gelmesini isteyen herhangi bir yaklaşımın karşısında durmak gerekir. Türkiye’nin güçlü olması, yalnızca askerî gücünün yüksek olması değildir. Ekonomik olarak dirençli, diplomatik olarak hareketli, teknolojik olarak bağımsız, toplumsal olarak huzurlu ve siyasi olarak kendi kararını verebilen bir ülke olmasıdır.
Metin Külünk’ün “tarihe not düşelim” çağrısının anlamı da tam olarak burada ortaya çıkıyor. Türkiye üzerinde güç mücadeleleri vardır. Bu mücadeleleri görmek Türkiye’nin bütün sorunlarını dışarıya bağlamak anlamına gelmez. Tam tersine, dışarıdaki baskıların içeride hangi zeminlerde karşılık bulabileceğini doğru analiz etmek anlamına gelir. Eğer ekonomik sıkıntılar derinleşiyorsa bunu düzeltmek gerekir. Eğer toplumsal huzur zayıflıyorsa bunu güçlendirmek gerekir. Eğer vatandaşın devletine yönelik güveninde sorunlar ortaya çıkıyorsa bu güveni yeniden tahkim etmek gerekir. Eğer dijital alanda toplum sürekli birbirine karşı kışkırtılıyorsa bununla mücadele etmek gerekir. Fakat bütün bunları yaparken Türkiye’nin dışarıdaki stratejik konumunu da korumak zorundayız. Çünkü iç dayanıklılık ile dış bağımsızlık birbirinden ayrı değildir. Birbirini tamamlayan iki temel sütundur.
Benim kanaatim nettir: Sayın Metin Külünk haklıdır. Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu mücadeleyi yalnızca parti içi rekabet, iktidar-muhalefet gerilimi veya günlük siyasi hesaplar üzerinden okumak büyük resmi kaçırmaktır. Türkiye’nin Rusya ile doğrudan bir çatışmanın içine sürüklenmemesi, Karadeniz’de savaşın genişlememesi, NATO içerisindeki konumunu korurken kendi millî çıkarlarını savunabilmesi, Ukrayna ile ilişkilerini sürdürebilmesi ve bütün bunları aynı anda yapabilmesi Türkiye’nin stratejik hareket alanının korunması bakımından önemlidir. Sayın Erdoğan’ın bu çizgide ortaya koyduğu siyasi iradeyi destekliyorum. Çünkü Türkiye’nin başka başkentlerin hazırladığı senaryolarda figüran olmasını değil, kendi senaryosunun sahibi olmasını istiyorum. Ankara’nın masada bulunması elbette önemlidir; fakat asıl mesele Ankara’nın o masaya kendi iradesiyle oturmasıdır.
Ve yine açıkça ifade ediyorum: Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın arkasındayım. Çünkü burada mesele yalnızca bir siyasi şahsiyet meselesi değildir. Türkiye’nin kendi kararını verebilme hakkıdır. Türkiye’nin Rusya ile savaşmasını isteyen herhangi bir stratejik yaklaşımın karşısında Türkiye’nin güvenliğini düşünmek zorundayız. Türkiye’yi dışarıdan yönlendirilebilir bir ülkeye dönüştürmek isteyen herhangi bir hesabın karşısında Türkiye’nin millî iradesini savunmak zorundayız. Fakat aynı zamanda içeride milletin sofrasındaki sıkıntıyı da görmek, ekonomik adaleti güçlendirmek ve vatandaşın devletine olan güvenini daha da sağlamlaştırmak zorundayız. Çünkü güçlü Türkiye yalnızca güçlü ordu demek değildir; güçlü ekonomi, güçlü toplum, güçlü diplomasi, güçlü devlet kapasitesi ve güçlü millî irade demektir.
Bir kez daha tarihe not düşelim: Türkiye’nin bağımsızlığı ile milletimizin ekmeği birbirinden ayrı değildir. Türkiye’nin stratejik bağımsızlığı ile Ankara’nın kendi kararını verebilmesi birbirinden ayrı değildir. Dışarıdan gelen baskılara karşı içeride adalet ve ekonomik dayanıklılık, dış politikada ise denge, diplomasi ve millî çıkar esastır. Metin Külünk’ün uyarısını bu nedenle önemli buluyor ve destekliyorum. Türkiye’nin geleceğine başka başkentlerde karar verilmemelidir. Türkiye’nin istikameti Berlin’den, Londra’dan, Brüksel’den, Washington’dan veya Moskova’dan tayin edilmemelidir. Türkiye’nin istikameti Ankara’da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve milletimizin iradesiyle belirlenmelidir. Sayın Erdoğan’ın bu stratejik iradeyi koruyan çizgisinin yanında durmak, benim açımdan yalnızca bir siyasi tercih değil; Türkiye’nin kendi geleceğine kendisinin karar verebilmesi meselesidir. Türkiye güçlü olacaksa kendi kararını kendi verecek, kendi ekonomisini güçlendirecek, kendi teknolojisini üretecek, kendi güvenliğini sağlayacak ve kendi milletinin sofrasını koruyacaktır. Çünkü milletin sofrasını korumak Türkiye’nin bağımsızlığını korumaktır.