UTANMA DUYGUSUNUN KAYBI VE TOPLUMSAL ÇÖZÜLME
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir insanın karakterini anlamak için yalnızca ne yaptığını değil, yaptığı şey karşısında içinde ne olduğunu da bilmek gerekir. Çünkü aynı davranış, bir insanda pişmanlık ve mahcubiyet doğururken başka bir insanda hiçbir karşılık bulmayabilir. İşte aradaki fark, çoğu zaman görünmeyen bir yerde saklıdır: Utanma duygusunda. İnsan, kendi davranışını başkasının gözünden görebildiği anda yalnızca sosyal bir varlık olduğunu değil, vicdan taşıdığını da gösterir. “Bunu yaptım ve doğru değildi” diyebilmek, insanın kendisiyle kurduğu en zor fakat en değerli hesaplaşmalardan biridir.
Utanmak, zayıflık değildir. Aksine, insanın kendi davranışına dışarıdan bakabilme kapasitesidir. Kişi hata yaptığında yüzünün kızarması yalnızca fizyolojik bir tepki değildir; zihnin ve vicdanın birlikte verdiği bir uyarıdır. İnsan kendisini haklı çıkarmak yerine durup düşünüyorsa, karşısındaki kişinin uğradığı zararı fark ediyorsa ve davranışını değiştirme ihtiyacı hissediyorsa orada hâlâ çalışan bir iç denetim vardır. Bu nedenle utanma duygusunu ortadan kaldırmakla özgüveni artırmak birbirine karıştırılmamalıdır. Özgüven, insanın kendisine değer vermesidir; utanmazlık ise bazen kendi davranışının başkasına verdiği zararı değerlendirmemeye dönüşebilir.
Toplumsal düzenin görünmeyen tarafı tam da burada ortaya çıkar. Kanunlar her an herkesin başında bulunamaz. Bir insanı her yalanında, her hakaretinde, her zorbalığında veya her vicdansızlığında denetleyecek bir mekanizma kurulamaz. İnsan davranışlarının önemli bir bölümü dışarıdan değil, içeriden denetlenir. Kimse görmediğinde bile haksızlık yapmamak, güçlü olduğu hâlde zayıfa zarar vermemek, eline fırsat geçtiğinde başkasının hakkını gasp etmemek; bunların tamamı yalnızca ceza korkusuyla açıklanamaz. Burada vicdan, ahlak ve utanma duygusu devreye girer.
Asıl kırılma, yanlış davranışın ortaya çıkmasından sonra değil, yanlış davranışın artık kişide hiçbir rahatsızlık oluşturmamasından başlar. İnsan hata yapabilir. Fakat hatadan utanmak ile hatayı savunmak arasında çok büyük bir mesafe vardır. Kişi yaptığı yanlışı kabul etmek yerine sürekli gerekçe üretmeye, sorumluluğu başkasına yüklemeye ve eleştiriyi saldırı olarak görmeye başladığında kendi davranışını sorgulama kapasitesi zayıflar. Aynı davranış çevrede tekrarlandıkça da kişisel sorun olmaktan çıkar, toplumsal normalleşmenin parçası hâline gelir. Bir zamanlar tepki doğuran şeylerin giderek sıradanlaşması, toplumların ahlaki sınırlarının nasıl değişebildiğini gösterir.
Dijital çağ bu dönüşümü daha görünür ve daha hızlı hâle getirdi. Bir insanın söylediği söz, yaptığı hareket veya sergilediği davranış artık yalnızca bulunduğu çevrede kalmıyor. Birkaç saniye içinde binlerce kişiye ulaşabiliyor, tekrar tekrar dolaşıma sokulabiliyor ve etkileşim üzerinden ödüllendirilebiliyor. Böyle bir ortamda bazı insanlar için “Doğru mu?” sorusu geri plana itilip “Ne kadar dikkat çeker?” sorusu öne çıkabiliyor. Hakaret görünürlük, kavga etkileşim, mahremiyet teşhir, provokasyon ise takipçi sağlayabiliyor. Burada teknoloji tek başına suçlanamaz; asıl mesele, insan davranışındaki zaafların dijital sistemler tarafından ne kadar kolay büyütülebildiğidir.
Bu nedenle utanma duygusunun aşınmasını yalnızca ahlaki bir mesele olarak değerlendirmek yetersizdir. Aynı zamanda bir bilişsel güvenlik meselesidir. Çünkü bilişsel güvenlik, insanın yalnızca doğru bilgiye ulaşabilmesi değil; karşılaştığı bilgiyi, davranışı ve duygusal uyarıyı sağlıklı biçimde değerlendirebilmesidir. Sürekli öfkeye maruz kalan, sürekli kıyaslanan, sürekli teşhire teşvik edilen ve sürekli daha fazla görünür olmaya yönlendirilen bireyin iç ölçüleri zamanla değişebilir. Bir davranışın yanlış olması değil, yeterince etkileşim almaması problem olarak algılanmaya başlanabilir.
Utanmanın sağlıklı biçimi insanı ezmez; insanı düzeltir. “Ben kötüyüm” demek ile “Yanlış yaptım” demek arasındaki fark burada belirleyicidir. Birincisi kişiliği mahkûm ederken ikincisi davranışı sorgular. Sağlıklı utanma, insanın kendisini değersiz görmesini değil, davranışının sorumluluğunu üstlenmesini sağlar. Özür dilemek, telafi etmek, sınır koymak ve aynı hatayı tekrarlamamak bu mekanizmanın devamıdır. Bu nedenle çocuklara yalnızca “Ayıp” demek yeterli değildir. Çocuğa neden yanlış olduğunu, davranışının karşısındaki insanda veya canlıda nasıl bir sonuç oluşturduğunu anlatmak gerekir.
Aile burada ilk ve en güçlü eğitim alanıdır. Çocuk, başkasına nasıl davranacağını yalnızca nasihatlerden değil, gördüğü davranışlardan öğrenir. Bir evde özür dilemek zayıflık olarak görülüyorsa çocuk da hatasını saklamayı öğrenir. Hata kabul etmek erdem olarak gösteriliyorsa çocuk sorumluluk almayı öğrenir. Öfkenin sürekli ödüllendirildiği, hakaretin normal kabul edildiği, güçlünün her zaman haklı sayıldığı bir ortamda ise çocuğun vicdani sınırlarının gelişmesi zorlaşabilir. Dolayısıyla toplumsal şiddetle mücadele yalnızca suç gerçekleştikten sonra başlamamalıdır; davranışın oluştuğu kültürel zemine de bakılmalıdır.
Doğa ve hayvanlarla kurulan ilişki de bu açıdan önemlidir. Kendinden güçsüz bir canlının acısını fark edebilmek, empati kapasitesinin gelişmesine katkı sağlayabilir. Bir hayvanın korkusunu, açlığını veya acısını görüp bundan rahatsızlık duyabilmek; insanın kendi dışındaki canlıların varlığını önemseyebilmesinin göstergelerinden biridir. Bu, insanlara yönelik empati ile birebir aynı şey değildir; ancak duyarsızlığın öğrenilmiş bir davranış hâline gelmesini önleyen kültürel kanallardan biri olabilir. Merhamet, yalnızca güzel bir duygu değil, toplumsal şiddetin karşısında önemli bir insani direnç alanıdır.
Şiddet de bu bağlamdan bağımsız düşünülemez. Bir cinayeti, okul saldırısını, kadına veya çocuğa yönelik şiddeti yalnızca olayın gerçekleştiği anda değerlendirmek eksik bir okuma olur. Elbette suçun sorumluluğu faildedir ve hukuk mekanizması somut eyleme göre çalışır. Fakat toplumun şiddete ilişkin dili, öfkenin meşrulaştırılması, hakaretin sıradanlaşması, güç gösterisinin yüceltilmesi ve başkasının acısına karşı duyarsızlaşma gibi süreçler ayrıca incelenmelidir. Çünkü şiddet çoğu zaman yalnızca elin değil, zihnin de ürettiği bir davranıştır.
Bugün asıl mesele insanları utandırmak değildir. Mesele, insanın kendi davranışını sorgulama yeteneğini kaybetmemesidir. Bir toplumda herkes birbirini ayıplamaya başladığında sağlıklı bir ahlak düzeni kurulmaz; fakat hiç kimse yaptığı hiçbir şeyden rahatsızlık duymadığında da ortak yaşamın sınırları hızla aşınır. İhtiyaç duyulan şey korkuya dayalı bir toplum değil, vicdanı çalışan bir toplumdur. Hukuk dışarıdan sınır koyar; ahlak ve vicdan içeriden. Birinin diğerinin yerine geçmesi değil, birbirini tamamlaması gerekir.
Çünkü utanabilen insan hâlâ kendisiyle konuşabiliyor demektir. Kendisiyle konuşabilen insan, yanlışını fark edebilir. Yanlışını fark eden insan özür dileyebilir. Özür dileyebilen insan davranışını değiştirebilir. Davranışını değiştirebilen insan ise hem kendisini hem çevresini koruyabilir. Bu zincirin kopması yalnızca bireysel bir kayıp değildir; toplumsal güven açısından da ciddi bir aşınmadır.
Bugün çocuklara, gençlere ve yetişkinlere yeniden şu soruyu sordurmak gerekiyor: “Bunu yapabiliyor muyum?” değil, “Bunu yaptığımda neye dönüşüyorum?” Çünkü insanın bütün davranışlarını yalnızca yasaklar ve cezalar belirleyemez. Bir yerde kanun biter, insanın kendi içindeki sınır başlar. O sınırın adı bazen vicdandır, bazen merhamet, bazen sorumluluk; fakat çoğu zaman hepsinin sessiz kesişiminde duran şey utanma duygusudur.
Bir insanın utanabilmesi, hâlâ kendi davranışının karşısında durabildiğini gösterir. Toplumların gerçek dayanıklılığı da insanların birbirini ne kadar sert cezalandırabildiğinde değil, yanlış yapmadan önce kendi içlerinde ne kadar güçlü bir fren taşıdıklarında ortaya çıkar. Utanma duygusunu yeniden düşünmek bu nedenle geçmişe dönmek değil; insanın gelecekte nasıl bir toplumda yaşamak istediğini yeniden sorgulamaktır.