ADALETİN SESİ: ERDOĞAN’IN BM KÜRSÜSÜNDE VERDİĞİ MESAJ !

ADALETİN SESİ:  ERDOĞAN’IN BM KÜRSÜSÜNDE VERDİĞİ MESAJ !

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 22, 2026 - 22:21

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, dünyanın farklı coğrafyalarında yaşanan krizlerin, savaşların, insani dramların ve uluslararası sistemin geleceğine ilişkin tartışmaların aynı çatı altında buluştuğu en önemli diplomatik platformlardan biridir. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 81’inci Genel Kurul’da yaptığı konuşmayı bu nedenle yalnızca Türkiye’nin belirli dış politika başlıklarına ilişkin açıklamaları olarak okumak eksik kalır. Konuşmanın bütünü, mevcut uluslararası düzenin adalet ve temsil bakımından sorgulanmasından Filistin meselesine, Gazze’de yaşanan insani trajediden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısına, savaşlardan küresel ekonomik eşitsizliklere, aile ve çocukların korunmasından Afrika, Libya, Asya-Pasifik ve Latin Amerika’ya uzanan geniş bir çerçeve ortaya koymaktadır. Bu çerçevenin merkezinde ise Türkiye’nin uluslararası meselelerde kendi sözünü söyleme ve özellikle adalet, barış ve insan onuru başlıklarında görüşünü açık biçimde ortaya koyma iradesi bulunmaktadır. Erdoğan’ın konuşması, Türkiye’nin kendisini yalnızca yakın coğrafyasındaki gelişmelerle ilgilenen bir ülke olarak değil, küresel meselelerde söz söyleme kapasitesine sahip bir aktör olarak konumlandırma arayışını da görünür hâle getirmiştir.

Konuşmanın temel taşlarından biri Birleşmiş Milletler sisteminin kuruluşundan bu yana geçen sürede ortaya çıkan tabloya ilişkin sorgulamadır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından savaşların önlenmesi, uluslararası barışın korunması ve devletler arasında daha istikrarlı bir düzen kurulması amacıyla oluşturulan sistem, bugün dünyanın birçok bölgesindeki çatışmalar karşısında ciddi sınamalar yaşamaktadır. Buradaki mesele yalnızca Birleşmiş Milletler’in varlığı değildir; mesele, mevcut karar mekanizmalarının dünyanın değişen siyasi ve demografik gerçekliğini ne ölçüde yansıttığıdır. Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın uzun yıllardır dile getirdiği “Dünya 5’ten büyüktür” yaklaşımı, bu konuşmada da BM Güvenlik Konseyi’nin yapısı üzerinden yeniden gündeme gelmektedir. Türkiye’nin savunduğu reform perspektifinin temelinde, küresel karar mekanizmalarının daha temsilî, daha kapsayıcı ve daha adil bir yapıya kavuşturulması düşüncesi bulunmaktadır. Bu bakış, yalnızca Türkiye’nin kendi pozisyonunu değil, uluslararası sistemin geleceğine ilişkin daha geniş bir tartışmayı da BM kürsüsüne taşımaktadır.

Bu tartışmanın doğal olarak en görünür karşılığı Filistin ve Gazze meselesinde ortaya çıkmaktadır. Çünkü Gazze’de yaşananlar, uluslararası sistemin krizler karşısında nasıl hareket ettiğine ilişkin tartışmanın en ağır örneklerinden biri hâline gelmiştir. Erdoğan’ın konuşmasında Filistin meselesini merkeze taşıması, Türkiye’nin bu konudaki diplomatik tutumunun devamı niteliğindedir. Burada yalnızca siyasi sınırlar veya devlet statüsü tartışılmamakta; sivillerin yaşam hakkı, insani yardımın ulaştırılması, uluslararası hukukun uygulanması ve Filistin halkının siyasi geleceği gibi birbirini tamamlayan başlıklar birlikte ele alınmaktadır. Filistin Devleti’nin daha fazla ülke tarafından tanınmasına yönelik çağrı da bu çerçevenin parçasıdır. Türkiye’nin yaklaşımı açısından mesele, yalnızca bölgesel bir anlaşmazlığın tarafı olmak değil, uluslararası toplumun ortak sorumluluğunu hatırlatmak ve Filistinlilerin uluslararası platformlarda görünür kalmasını sağlamaktır. Gazze başlığının BM kürsüsünde bu denli güçlü biçimde yer alması, Türkiye’nin dış politika söyleminde insanî ve hukuki boyutun ne kadar merkezi bir yer tuttuğunu da göstermektedir.

Gazze üzerinden ortaya çıkan başka bir gerçek ise savaşların yalnızca cephede yaşanmadığıdır. Bir savaşın gerçek bilançosu, haritalardaki sınır değişikliklerinden veya askerî sonuçlardan çok daha geniştir. Çocukların hayatlarını kaybetmesi, ailelerin parçalanması, sağlık sistemlerinin çökmesi, insanların yerlerinden edilmesi ve temel ihtiyaçlara erişimin ortadan kalkması, çatışmanın toplum üzerindeki uzun vadeli etkilerini ortaya çıkarır. Bu nedenle Erdoğan’ın konuşmasında Gazze meselesinin bir güvenlik dosyasından çok daha geniş bir insanlık ve adalet meselesi olarak ele alınması önemlidir. Türkiye’nin söylemi burada uluslararası topluma yönelik bir sorumluluk çağrısına dönüşmektedir. Çünkü uluslararası hukuk yalnızca metinlerde bulunan hükümlerden ibaret değildir; hukuk düzeninin gerçek anlamı, en zor şartlarda ve en güçsüz durumda bulunan insanların haklarının korunup korunamadığıyla da ilgilidir. Gazze başlığının uluslararası sistemin vicdanını ve işleyişini sorgulayan bir noktaya taşınmasının temelinde de bu yaklaşım vardır.

Erdoğan’ın konuşması yalnızca Filistin ile sınırlı kalmamakta, dünyanın farklı bölgelerinde devam eden çatışmalara da geniş bir perspektiften yaklaşmaktadır. Ukrayna-Rusya savaşı, Sudan’daki çatışmalar, Myanmar’daki kriz, Darfur ve farklı bölgelerdeki istikrarsızlıklar, küresel güvenliğin birbirinden kopuk dosyalardan oluşmadığını göstermektedir. Bir bölgede meydana gelen savaşın enerji fiyatlarından göç hareketlerine, gıda güvenliğinden ekonomik istikrara kadar çok sayıda alanda etkisi ortaya çıkabilmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin diplomatik yaklaşımında ateşkes, siyasi çözüm ve kalıcı barış arayışı birbirinden ayrı kavramlar değildir. Sudan konusunda ateşkes ve kalıcı barış çabalarına verilen destek de bu anlayış içerisinde değerlendirilmelidir. Türkiye açısından mesele, çatışmanın yalnızca geçici olarak durması değil, tarafların siyasi çözüm üretebileceği ve ülkenin yeniden istikrara kavuşabileceği bir zeminin oluşmasıdır.

Somali ve Libya başlıkları da Türkiye’nin bölgesel krizlere bakışındaki farklı unsurları ortaya koymaktadır. Somali konusunda güvenlik, kalkınma ve kurumsal kapasitenin birlikte ele alınması, kalıcı istikrarın yalnızca güvenlik tedbirleriyle sağlanamayacağı gerçeğine işaret etmektedir. Devlet kurumlarının güçlenmesi, ekonomik kapasitenin gelişmesi ve toplumun güvenli bir ortamda geleceğini kurabilmesi birbirini tamamlayan süreçlerdir. Libya konusunda ise siyasi uzlaşının Libyalıların sahipliğinde ilerlemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Türkiye’nin burada verdiği mesaj, ülkenin geleceğine ilişkin siyasi sürecin Libya toplumunun iradesi ve ilgili aktörlerin sahiplenmesi temelinde şekillenmesinin önemidir. İstikrarın kalıcı hâle gelmesi, dışarıdan dayatılan geçici formüllerden ziyade yerel meşruiyetin güçlendirilmesiyle mümkün olabilir. Böyle bakıldığında Sudan, Somali ve Libya birbirinden ayrı dosyalar gibi görünse de konuşmanın genel mantığı içerisinde aynı temel kavramlarda birleşmektedir: barış, istikrar, siyasi sahiplenme ve kurumsal kapasite.

Konuşmanın Asya-Pasifik bölümünde ise Türkiye’nin dış politika ufkunun coğrafi genişliği daha açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Yeniden Asya Girişimi kapsamında Asya-Pasifik ülkeleriyle ilişkilerin geliştirilmesi ve ASEAN ile ilişkilerin Diyalog Ortaklığı düzeyine yükseltilmesi, Türkiye’nin bu bölgeyi yalnızca ekonomik bir Pazar olarak değerlendirmediğini göstermektedir. Asya-Pasifik bugün dünya ekonomisinin ve teknolojik dönüşümün en önemli merkezlerinden biridir. Ticaret yolları, enerji bağlantıları, teknoloji, üretim zincirleri ve yeni ekonomik merkezler bakımından bu coğrafyanın ağırlığı giderek artmaktadır. Türkiye açısından Asya ile daha güçlü ilişkiler geliştirmek, dış politika ve ekonomik ilişkiler ağını çeşitlendirmek bakımından önemli bir imkân sunmaktadır. Aynı yaklaşım Latin Amerika ve Karayipler için de geçerlidir. Karşılıklı saygı, ortaklık ve karşılıklı faydaya dayalı ilişkiler kurulması, Türkiye’nin farklı kıtalarda kalıcı diplomatik ve ekonomik bağlar geliştirme arayışını göstermektedir.

Konuşmada aile ve çocuklar meselesinin de uluslararası gündemin bir parçası olarak ele alınması, Erdoğan’ın küresel sorunlara yaklaşımının yalnızca devletler arası ilişkilerle sınırlı olmadığını göstermektedir. Aile kurumunun korunması, çocukların güvenliği ve toplumların geleceğine ilişkin kaygılar, bugün birçok ülkede farklı siyasi ve sosyal tartışmaların konusu hâline gelmiştir. Erdoğan bu başlığı kendi siyasi ve toplumsal perspektifi üzerinden değerlendirirken, özellikle çocukların ve aile yapısının korunmasına yönelik hassasiyetini uluslararası bir kürsüden dile getirmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, uluslararası siyasetin artık yalnızca sınırlar, ordular ve ekonomik anlaşmalar üzerinden yürümemesidir. Toplumların demografik yapısı, kültürel değerleri, çocukların korunması, sosyal bütünlük ve aile yapısı da ülkelerin uzun vadeli güvenlik ve istikrar tartışmalarının içerisinde yer almaktadır.

Bütün bu başlıklar bir araya getirildiğinde, Erdoğan’ın BM 81’inci Genel Kurulu’ndaki konuşmasının ana ekseni daha belirgin hâle gelmektedir. Bu eksen, yalnızca Türkiye’nin dış politika önceliklerinin sıralanması değildir. Aynı zamanda mevcut uluslararası düzenin karşı karşıya bulunduğu temsil, adalet, savaş, insani kriz ve güvenlik sorunlarına ilişkin bir çerçevedir. Türkiye bir taraftan kendi güvenlik ve ekonomik çıkarlarını korumaya çalışırken diğer taraftan farklı coğrafyalardaki krizlerde diplomatik çözüm, barış ve istikrar vurgusunu öne çıkarmaktadır. Afrika’dan Orta Doğu’ya, Asya-Pasifik’ten Latin Amerika’ya uzanan temas alanı, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde çok yönlü bir diplomasi yürütme iradesini göstermektedir. Bu nedenle konuşmayı yalnızca belirli bir ülke veya kriz üzerinden okumak yerine, bütün başlıkların birbirini tamamladığı geniş bir diplomatik perspektif içerisinde değerlendirmek gerekir.

Son söz ise şudur: Birleşmiş Milletler kürsüsünde söylenen sözlerin gerçek ağırlığı, yalnızca o an salonda yarattığı etkiyle değil, uluslararası siyasette hangi karşılığı bulduğu ve hangi diplomatik sonuçlara dönüştüğüyle ölçülür. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşması, Türkiye’nin küresel meselelerde kendi tezlerini açık biçimde ortaya koyma iradesini bir kez daha göstermiştir. Filistin ve Gazze konusunda adalet talebi, BM sisteminin reformuna ilişkin eleştiriler, savaşlara karşı barış ve siyasi çözüm vurgusu, Afrika’daki krizlere yaklaşım, Libya’nın istikrarı, Asya-Pasifik’te yeni ortaklıklar ve Latin Amerika’ya uzanan diplomatik perspektif aynı büyük resmin parçalarıdır. Dünya siyasetinin giderek daha karmaşık hâle geldiği bir dönemde Türkiye’nin kendi sözünü söylemesi ve kendi diplomatik kanallarını açık tutması önemlidir. Sayın Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’ndaki hitabı da tam olarak bu zeminde okunmalıdır: Türkiye’nin küresel meseleler karşısında sessiz kalmayan, kendi yaklaşımını doğrudan ortaya koyan ve adalet kavramını uluslararası siyasetin merkezinde tutmaya çalışan diplomatik çizgisinin bir yansımasıdır.