AĞAM, BİR HATIN ALDI BELAYI SATIN ALDI
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Hangimiz ettiğimiz iyilikten vurulmadık?
Hangimiz hüsnüniyetimizin kurbanı olmadık?
Hangimiz “O yapmaz.” dediğimiz insanın, gün gelip tam da yapmayacağını söylediği şeyi yaptığını görmedik?
Hangimizin en güvendiği dalı, en ummadığı yerden kırılmadı?
Hangimiz, bağrımıza bastığımız birinin elinde hançerin en keskinini görmedik?
Ve hangimizin başına, “Bundan ne çıkar?” dediğimiz o ummadığımız taş gelip de başımızı yarmadı?
İnsan, ömrü boyunca aynı imtihanın başka başka suretleriyle karşılaşıyor.
Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz nasihatler değişiyor, insanlar değişiyor, zaman değişiyor; fakat insanın imtihanı değişmiyor.
Güveniyorsun.
İyilik ediyorsun.
Merhamet ediyorsun.
El uzatıyorsun.
Sonra bir gün dönüp bakıyorsun ki seni yaralayan el, tam da tuttuğun el olmuş.
İşte insanın canını en çok yakan da budur:
İyilikten vurulmak.
Yabancının ihaneti bir yere kadar…
Ama dost bildiğinin ihaneti başka.
Evladın başka.
Ananın başka.
Kardeşin başka.
Yeğenin başka.
Yıllarca aynı sofraya oturduğun, derdine derman olmak için kendi derdini unuttuğun insanın senden yüz çevirmesi bambaşka…
Biz sevdiklerimizi yalnızca sevmedik.
Onların yükünü de sırtlandık.
Acılarına ortak olduk.
Ağrılarına gözyaşı döktük.
Uğurlarına nice geceler uykusuz kaldık.
Bazen sofraya onsuz oturmadık.
Bazen bir lokmanın tadını, yanımızda olmayanın yokluğunda bulamadık.
Çünkü sevgi dediğin, biraz da insanın kendisinden vazgeçip bir başkasının hayatına gönüllü mesuliyet yüklenmesiydi.
Peki sonra ne oldu?
Sevgi mi eskidi?
Vefa mı tükendi?
Yoksa biz mi sevgiyi yanlış insanlara emanet ettik?
Asıl sual burada başlıyor.
Çünkü insan, kendisini inciten herkesten vazgeçerse bir müddet sonra elinde sevecek kimse kalmaz.
Anandan mı vazgeçeceksin?
Evladından mı?
Kardeşinden mi?
Yeğeninden mi?
Dostundan mı?
Arkadaşından mı?
“Beni kırdı.” deyip bütün sevgiyi hayatından mı çıkaracaksın?
Hayır.
Ama sevmenin de bir haysiyeti vardır.
Merhametin de bir hududu.
Fedakârlığın da bir nihayeti.
İnsan, sevdiği uğruna kendisini yok etmek zorunda değildir.
Her defasında aynı yerinden hançerlenip “Belki bu kez olmaz.” diye beklemek de sevgi değildir.
O, kendine zulmetmektir.
Çünkü bazı insanlar sizin sevginizi kıymet bilmek için değil, kendilerine sunulmuş daimî bir imkân olarak görür.
Siz affedersiniz.
Onlar tekrar eder.
Siz susarsınız.
Onlar daha da ileri gider.
Siz “Canı sağ olsun.” dersiniz.
Onlar bunu “Ne yaparsam yapayım yanımda.” diye anlar.
Ve bir gün anlarsınız ki yıllarca sevgi diye taşıdığınız şey, başkasının rahatlığına dönüşmüş.
İşte orada insanın kendisine dönüp sorması gerekir:
Ben sevmekten mi vazgeçmeliyim, yoksa beni sevgimden istifade edenlere karşı mesafemi mi değiştirmeliyim?
Cevabı basit değil.
Çünkü gönül, akıl kadar hesapçı değildir.
Gönül bir defa bağlandı mı, insanın karşısına bin tane hakikat koysanız da “Ama o benim…” der.
İşte bütün mesele de burada.
Sevdiğini bırakmak kolay değildir.
Fakat sevdiğin için kendini bırakmak da marifet değildir.
İnsan, sevdiklerine kapısını kapatmadan kendi kapısının eşiğini de korumayı öğrenmeli.
Çünkü hayat dediğimiz şey, yalnızca sevmekten ibaret değil.
Biraz da itibarını, haysiyetini ve gönlünün selametini muhafaza etmektir.
Ömrümüz kaç yaşında olursa olsun, hâlâ aynı imtihanlardan geçiyoruz.
Birimiz evladından…
Birimiz dostundan…
Birimiz kardeşinden…
Birimiz annesinden…
Birimiz yıllarca “Benim insanım.” dediği birinden…
Herkes kendi hançerini taşıyor.
Kimi hançerini sırtında taşıyor, kimi kalbinde.
Ama en acısı ne biliyor musunuz?
İnsanın sırtına saplanan hançerin çoğu zaman düşmandan gelmemesi.
Düşmanın hançeri yaralar; sevdiğinin hançeri insanın inancını yaralar.
Bir daha güvenebilir miyim?
Bir daha sevebilir miyim?
Bir daha aynı sofraya oturabilir miyim?
Bir daha aynı söze inanabilir miyim?
İşte asıl yara burada açılır.
Yine de insan sevmekten vazgeçmemeli.
Fakat bundan sonra sevgisini, kendisini tüketen bir fedakârlığa değil; karşılıklı vefaya yaslamalı.
Çünkü sevgi kölelik değildir.
Merhamet, kendinden vazgeçmek değildir.
Affetmek, aynı hançere yeniden boyun eğmek değildir.
Ve insanın iyiliği, karşısındakinin kötülüğüne kefalet değildir.
Bazen yapılacak en büyük iyilik, mesafedir.
Bazen en ağır cevap, sükûttur.
Bazen de insanın söylemesi gereken tek cümle şudur:
“Ben senden vazgeçmedim; kendimden vazgeçmeyi bıraktım.”
Ve bütün bu hikâyenin sonunda insan dönüp kendi ömrüne bakıyor.
Ne çok sevmişiz…
Ne çok inanmışız…
Ne çok affetmişiz…
Ne çok susmuşuz…
Ne çok “O yapmaz.” demişiz.
Meğer hayat, bize insanları değil, insanları tanımayı öğretiyormuş.
Şimdi anlıyorum.
Bazı insanlar hayatımıza imtihan olarak giriyor.
Bazıları yara olarak kalıyor.
Bazıları ise bize, bundan sonra kime ne kadar yaklaşacağımızı öğretiyor.
Ama yine de seveceğiz.
Çünkü sevmeden yaşamak, nefes alıp da hayatı yaşamamaktır.
Yalnız artık sevgimizin de bir nizamı olacak.
Vefasızlığa karşı mesafemiz…
İhanete karşı sükûtumuz…
Kıymet bilmeyene karşı kapımız…
Ve kendimize karşı sadakatimiz olacak.
Çünkü insan herkesi kaybetmeyi göze alabilir de kendisini kaybettiğinde geriye dönüp bulamayabilir.
Öyleyse sevelim.
Ama kendimizi ezdirmeden.
Affedelim.
Ama aynı hançeri ikinci kez elimizle kaburgamıza yerleştirmeden.
Merhamet edelim.
Ama merhametimizi istismar edenlere ömrümüzü rehin bırakmadan.
Ve günün sonunda, bütün bu yaşanmışlıkların üzerine bir söz koyalım:
Ağam…
Bir hatın aldı, belayı satın aldı.
Çünkü insanın başına bela bazen düşmanından değil;
“Benim.” dediği insandan gelir.
Ve bazı belaların bedeli para değildir.
Ömürdür.
Sevdikleriniz için hoş kalın….