BİNGÖL’DE VAHŞET!
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
ŞİDDETİN SINIRI YOKSA, HEDEFİ DE YOKTUR
Bingöl’ün Kiğı ilçesinde katı atık depolama alanına yiyecek bulmak için geldiği değerlendirilen üç bozayı, ateşli silahla vurularak öldürülmüş halde bulundu. Hayvanların baş ve sırt bölgelerinde kurşun izleri tespit edildi. Bingöl Valiliği olayın ardından güvenlik birimlerinin harekete geçirildiğini, delil ve görüntülerin titizlikle incelendiğini ve sorumluların tespitine yönelik çalışmaların sürdüğünü açıkladı.
Bu artık yalnızca üç bozayının öldürülmesi meselesi değildir. Bu olay, Türkiye’de şiddetin giderek daha fazla görünür hâle geldiği bir dönemde, şiddet kültürünün hangi noktalara kadar sirayet edebildiğini gösteren son derece ağır bir uyarı olarak ele alınmalıdır. Dağın başında, insanların ürettiği çöplerin arasında yiyecek arayan üç yaban hayvanının karşısına çıkan şey bir koruma tedbiri değil, kurşun olmuşsa burada durup düşünmek zorundayız. Bir canlıyı öldürmenin bu kadar kolaylaştırıldığı, silahın bu kadar sıradanlaştırıldığı, merhametin bu kadar değersizleştirildiği bir toplum düzeninde mesele artık yalnızca hayvanların güvenliği değildir. Mesele, şiddetin toplumsal eşiğidir.
Çünkü şiddet boşlukta ortaya çıkmaz. Şiddet normalleştirilir, meşrulaştırılır, seyredilir, alkışlanır veya cezasız bırakılırsa zaman içerisinde davranış kalıplarına dönüşür. Bugün savunmasız bir hayvana yönelen şiddeti “ne olacak, hayvan” diyerek küçümseyen zihniyet, yarın başka bir canlıya, başka bir güçsüze, başka bir mağdura yönelen şiddeti de aynı kolaylıkla görmezden gelebilir. Kriminoloji açısından burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta budur: Hayvanlara yönelik eziyet ile insanlar arası şiddet arasında ilişki bulunduğunu ortaya koyan araştırmalar vardır; ancak bu ilişkinin her birey için kaçınılmaz bir “hayvandan insana geçiş” şeklinde yorumlanamayacağı da açıktır. Araştırmaların ortak işaret ettiği nokta, hayvanlara yönelik ağır şiddetin başka antisosyal ve saldırgan davranışlarla birlikte değerlendirilmesi gereken önemli bir risk göstergesi olduğudur.
İşte tam da bu nedenle “Bu sadece bir hayvan meselesidir” diyemeyiz. Değildir. Bu aynı zamanda kamu düzeni, hukuk, silah erişimi, yaban hayatının korunması, suçun önlenmesi ve toplumsal şiddetin erken tespiti meselesidir. Bir canlının öldürülmesi karşısında toplumun verdiği tepki, aslında hangi davranışları kabul edilebilir gördüğünün de göstergesidir. Şiddetin hedefi bugün insan olmayabilir; fakat şiddetin kendisi toplumsal alanda görünür hâle geldiğinde onu yalnızca hedef aldığı canlı üzerinden değerlendirmek eksik kalır.
AVCILIK KONUSU DA ARTIK YENİDEN VE CİDDİ BİÇİMDE TARTIŞILMALIDIR. Yaban hayatı bir atış poligonu değildir. Dağlar, ormanlar, vadiler ve doğal yaşam alanları insanın eğlence anlayışının sınırsız kullanım alanları değildir. Türkiye’de avcılık 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu ve Merkez Av Komisyonu kararları çerçevesinde düzenleniyor; dönemsel olarak tür, süre, alan ve yöntem bakımından çeşitli kısıtlamalar uygulanıyor. Ancak bugün kamuoyunun önüne gelen bu görüntüler bize daha temel bir soruyu sorduruyor: Doğayı ve yaban hayatını koruma anlayışımız yeterince güçlü mü?
Benim çağrım nettir: Avcılık politikası yeniden ele alınmalı; yaban hayatının korunması merkeze alınmalı; öldürmeyi sıradanlaştıran anlayış yerine koruma kültürü güçlendirilmelidir. Özellikle koruma altındaki veya hassas türler söz konusu olduğunda denetim, izleme, fotokapan sistemleri, kamera altyapısı ve saha kontrolleri çok daha güçlü hâle getirilmelidir. Yaban hayvanlarının yaşam alanlarına ilişkin riskler bilimsel verilerle izlenmeli; insan-yaban hayatı temasının arttığı bölgelerde öldürme refleksi değil, önleyici koruma mekanizmaları devreye sokulmalıdır. Zaten mevcut mevzuat da yaban hayvanlarının ve yaşam alanlarının korunmasına ilişkin koruma tedbirlerini öngörmektedir.
BİREYSEL SİLAHLANMAYA HAYIR! Bu cümle yalnızca siyasi veya ideolojik bir slogan olarak görülmemelidir. Silahın bulunduğu her ortamda güvenlik, denetim ve sorumluluk meselesi vardır. Hele ki silahın bir canlıyı öldürmek için kullanıldığı somut olaylarla karşılaşılıyorsa, ruhsatlandırmadan muhafazaya, taşıma koşullarından kullanım ihlallerine kadar bütün mekanizmaların yeniden sorgulanması gerekir. Silah sahibi olmak ile silahı sorumsuzca kullanmak aynı şey değildir; fakat devletin görevi, silahların hukuka aykırı biçimde kullanılmasını önleyecek denetim kapasitesini mümkün olduğunca güçlü tutmaktır.
Üç bozayının öldürülmesi karşısında “kim yaptıysa bulunsun” demek yetmez. Olay yeri bütün yönleriyle incelenmeli, mevcut fotokapan ve güvenlik kamerası kayıtları değerlendirilmelidir. Giriş-çıkış güzergâhları araştırılmalı, olayla bağlantılı olabilecek tanıkların ifadeleri alınmalı, olay yerindeki maddi deliller korunmalı, kullanılan silah ve mühimmat bakımından kriminal ve balistik incelemeler yapılmalıdır. Valiliğin de açıkladığı üzere sorumluların tespitine yönelik çalışma yürütülmektedir.
CEZALAR CAYDIRICI OLMALIDIR. Kanunun varlığı tek başına yeterli değildir. Hukukun caydırıcılığı, ihlalin tespit edilmesi, failin bulunması, delilin doğru toplanması, soruşturmanın etkin yürütülmesi ve yaptırımın uygulanmasıyla ortaya çıkar. Hayvana yönelik ağır şiddet vakaları “küçük olay” muamelesi görürse, toplumun bir bölümünde çok tehlikeli bir mesaj oluşur: “Bunu yapabilirim ve bana bir şey olmaz.” İşte hukuk düzeninin izin vermemesi gereken düşünce tam olarak budur.
Burada Tarım ve Orman Bakanlığı başta olmak üzere ilgili tüm kurumlara açık bir çağrı yapmak gerekiyor: Bu olay karşısında net duruş gösterin. Yaban hayatının korunması konusunda kararlı olun. Denetimi artırın. Kaçak ve yasa dışı avcılığın üzerine kararlılıkla gidin. Hayvanlara yönelik şiddeti yalnızca münferit bir vaka olarak değil, gerektiğinde kolluk, adli makamlar, veteriner hizmetleri ve sosyal hizmetler arasında bilgi paylaşımını gerektiren daha geniş bir risk alanı olarak değerlendirin. Hayvana yönelik şiddet ile insanlar arası şiddet arasındaki ilişkiyi inceleyen bilimsel literatür, bu vakaların önemsizleştirilmemesi gerektiğine işaret ediyor.
Çünkü şiddet bulaşıcı bir davranış biçimi gibi toplum içinde yayılabilir; fakat bu, her şiddet olayının mutlaka başka bir şiddet suçuna dönüşeceği anlamına gelmez. Tam tersine, erken müdahalenin amacı tam da budur: Riskli davranışları büyümeden görmek, şiddetin normalleşmesini engellemek ve suç oluşmadan önce koruyucu mekanizmaları güçlendirmek. Hayvanlara yönelik ağır şiddeti görmezden gelmek, elimizdeki önemli erken uyarı işaretlerinden birini kaybetmek anlamına gelebilir.
Bugün üç bozayı öldürüldü.
Yarın ne olacak?
Bu sorunun cevabını korkuyla değil, hukukla vermeliyiz.
Doğayı koruyacağız.
Yaban hayatını koruyacağız.
Hayvanları koruyacağız.
Şiddeti normalleştirmeyeceğiz.
Yasa dışı avcılığın üzerine gideceğiz.
Silahın sorumsuz ve hukuka aykırı kullanımına karşı denetimi güçlendireceğiz.
Ve kim olursa olsun, hangi canlıya karşı işlenmiş olursa olsun, hukuka aykırı şiddetin karşısında duracağız.
Bingöl’deki üç bozayının ölümü bize çok ağır bir tablo gösteriyor. Bir tarafta çöplükte yiyecek aramak zorunda kalan yaban hayvanları; diğer tarafta onları kurşunlayan bir insan eli. Bu tablo yalnızca doğayla insan arasındaki dengenin bozulduğunu değil, insanın kendi vicdanıyla kurduğu ilişkinin de sorgulanması gerektiğini gösteriyor.
Artık mesele üç bozayı değildir.
Mesele, şiddetin toplumsal eşiğidir.
Bu eşik daha fazla yükselmeden; daha fazla can kaybetmeden; daha fazla mağdur ortaya çıkmadan tedbir alınmalıdır.
Çünkü şiddet insana ulaşmadan önce, şiddetin kendisini durdurmak gerekir.
Ve devletin görevi yalnızca suç işlendikten sonra cezalandırmak değil; doğayı, hayvanı, insanı ve kamu düzenini birlikte koruyacak güçlü bir hukuk ve denetim düzeni kurmaktır.
BİNGÖL’DE ÜÇ BOZAYI ÖLDÜRÜLDÜ.
ŞİMDİ SUSMA DEĞİL, HUKUKUN KONUŞMA ZAMANIDIR.