ÇOCUK KÜÇÜK, HAKKI DEĞİL
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Çocukları çok sevdiğimizi söylüyoruz.
Yeter ki bizim istediğimiz gibi konuşsunlar, bizim istediğimiz zaman sussunlar, bizim uygun gördüğümüz okula gitsinler, bizim makul bulduğumuz hayalleri kursunlar.
Sonra bütün bunların üzerine son derece kullanışlı bir cümle yerleştiriyoruz:
“Senin iyiliğin için.”
Yetişkin dünyasının en güçlü cümlelerinden biridir bu. Çünkü arkasına sevgi de saklanabilir, korku da, otorite de, kontrol de.
Oysa çocuk hakları, yetişkinlerin çocuklara bahşettiği birtakım ayrıcalıklardan ibaret değildir.
Çocuk; anne babasının mülkü, okulun şekillendireceği bir proje ya da toplumun geleceğe hazırladığı küçük bir yetişkin değildir.
Çocuk, bugün ve şimdi hak sahibi bir bireydir.
Yaşama ve gelişme hakkı vardır. Eğitim hakkı vardır. Sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı vardır. Şiddetten, ihmalden ve istismardan korunma hakkı vardır. Mahremiyeti vardır. Kimliği vardır. Düşünceleri vardır. Yaşı ve olgunluğu ölçüsünde kendisini ilgilendiren meselelerde sesinin duyulması gerekir.
Fakat biz çocuklara çoğu zaman “geleceğimiz” diyoruz.
İyi de bu çocukların bir de bugünü var.
Bugün korkuyorlar.
Bugün seviniyorlar.
Bugün aşağılanabiliyorlar.
Bugün yalnız bırakılabiliyorlar.
Bugün yetişkinlerin aldığı kararların sonuçlarını taşıyorlar.
Çocukluk, yetişkinliğin bekleme salonı değildir.
ÇOCUĞU DİNLİYOR MUYUZ?
Yetişkinler çocuklara çok soru sorar.
“Okul nasıl geçti?”
“İyi.”
“Niye iyi?”
Çocuk anlatmaya başladığında telefon çalar.
Konu kapanır.
Sonra birkaç yıl geçer ve aynı yetişkin şaşkınlıkla sorar:
“Bu çocuk neden hiçbir şeyini anlatmıyor?”
Belki de mesele çocukların konuşmaması değildir.
Belki yetişkinler dinliyormuş gibi yapmaya fazla alışmıştır.
Çocuğun görüşünü dikkate almak, söylediği her şeyi yapmak değildir. Sınır yine vardır. Ebeveynlik yine vardır. Eğitim yine vardır.
Ama çocuk hakkında sürekli karar verip çocuğu kararın tek sessiz tarafı hâline getirmek de doğru değildir.
Özellikle yetişkinlerin çatışmalarında bunu daha açık görürüz.
Anne kızgın.
Baba kızgın.
Herkes haklı.
Avukatlar konuşuyor.
Dosyalar konuşuyor.
Mesajlar konuşuyor.
Bir tek çocuk konuşamıyor.
Oysa çocuk ne delildir ne koz ne haberci ne de yetişkinler arasındaki savaşın diplomatik temsilcisidir.
Çocuktur.
Ve yetişkinlerin çözemediği hesabın bedelini ödemek zorunda değildir.
ŞİDDET UYGULAYAN ÇOCUK NE OLACAK?
Çocuk haklarını konuşurken genellikle mağdur çocuğu düşünürüz.
Peki arkadaşına vuran çocuk?
Akranına zorbalık yapan çocuk?
Sınıfta herkesi korkutan çocuk?
Kardeşine zarar veren çocuk?
Onu nereye koyacağız?
İşte çocuk haklarının belki de en zor sınavlarından biri burada başlıyor.
Çünkü mağdur çocuğu korumak zorundayız.
Ama şiddet uygulayan çocuk da hâlâ çocuktur.
Bu cümle, şiddeti mazur göstermek değildir.
Tam tersine şiddeti gerçekten durdurmak istiyorsak yalnızca “Bunu yapan kim?” diye değil, “Bu çocuk bunu neden yapıyor?” diye de sormak zorundayız.
Bir çocuk neden vurur?
Neden aşağılar?
Neden güçsüz gördüğü arkadaşını hedef seçer?
Neden öfkesini konuşarak değil de yumruğuyla anlatır?
Belki evinde sorunlarını bağırarak çözen yetişkinleri izliyordur.
Belki kendisi şiddete uğruyordur.
Belki sürekli aşağılanıyordur.
Belki okulda dışlanıyordur.
Belki kabul görmek için arkadaş grubunun kurallarına uyuyordur.
Belki öfkesini düzenlemeyi hiç öğrenmemiştir.
Belki de kimsenin bilmediği bambaşka bir sıkıntıyla mücadele ediyordur.
Bunların hiçbiri yaptığı şiddeti haklı çıkarmaz.
Ama açıklamak ile aklamak aynı şey değildir.
Bu ayrımı yapamazsak çocuğa yalnızca bir etiket yapıştırırız:
“Problemli.”
“Zorba.”
“Saldırgan.”
“Kötü çocuk.”
Dosya kapanır.
Çocuk kapanmaz.
Çünkü davranışın nedenini ortadan kaldırmadığınızda yalnızca davranışı cezalandırmış olursunuz.
Ve bazen yetişkin dünyasının çocuklara verdiği mesaj trajikomiktir:
“Şiddet uyguladığın için seni şiddetle cezalandırıyorum. Böylece şiddetin yanlış olduğunu öğreneceksin.”
Eğitim sistemimizin bazı kara mizahlarını yazmaya kalksak ansiklopedi çıkar.
Şiddet uygulayan çocukla empati kurmak, şiddete uğrayan çocuğu ikinci plana atmak değildir.
Öncelikle mağdur çocuk korunmalıdır.
Ama ardından diğer çocuğa dönüp şu soru da sorulmalıdır:
“Sana ne oluyor?”
Belki çocuk haklarının en insani cümlelerinden biri budur.
“Sen ne yaptın?” kadar,
“Sana ne oldu?”
Çünkü çocuk bazen davranışıyla anlatır söyleyemediğini.
ŞİDDET BAZEN ÖĞRENİLEN BİR DİLDİR
Çocuğa sürekli bağırıp sonra onun bağırmasına şaşırıyoruz.
Vurup “Bir daha kimseye vurma” diyoruz.
Aşağılayıp özgüvenli olmasını bekliyoruz.
Korkutarak saygıyı öğrettiğimizi düşünüyoruz.
Sonra çocuk öğrendiği dili başka bir çocuğa yönelttiğinde soruyoruz:
“Bu çocuk neden böyle oldu?”
Belki soruyu biraz değiştirmek gerekiyor:
Bu çocuk ne gördü?
Ne yaşadı?
Neyi normal sandı?
Öfkelendiğinde ona hangi yolu gösterdik?
Güçlü olmanın ne demek olduğunu kimden öğrendi?
Çünkü çocuklar yalnızca söylediklerimizi öğrenmez.
Bazen en iyi, yaptıklarımızı öğrenirler.
Şiddetin kuşaktan kuşağa aktarılabilmesinin en ürkütücü tarafı da budur.
Bir çocuğu şiddetten korumak yalnızca bugünün mağdurunu korumak değildir.
Belki yarının failini de önlemektir.
BİR DE DİJİTAL ÇOCUKLUK VAR
Eskiden aile albümü vardı.
Şimdi aile hesabı var.
Çocuk doğuyor.
Fotoğraf.
İlk banyosu.
Fotoğraf.
İlk ağlaması.
Video.
Okulu.
Konumu.
Karnesi.
Hastalığı.
Öfkesi.
Komik anı.
Mahrem anı.
Çocuk daha “kişisel veri” demeyi öğrenmeden dijital ayak izi oluşuyor.
Sonra “Benim çocuğum” diyoruz.
Evet, sizin çocuğunuz.
Ama sizin mülkiyetiniz değil.
Ebeveynlik sahiplik değil, sorumluluktur.
Çocuğun mahremiyeti de mahremiyettir.
ÇOCUĞUN ÜSTÜN YARARI, YETİŞKİNİN ÜSTÜN İRADESİ DEĞİLDİR
Hukukta çocuklarla ilgili en önemli yaklaşımlardan biri çocuğun üstün yararıdır.
Söylemesi kolaydır.
Uygulaması çok daha zordur.
Çünkü herkes çocuğun iyiliğini düşündüğünü söyler.
Anne söyler.
Baba söyler.
Okul söyler.
Kurum söyler.
Peki çocuk ne söylüyor?
Asıl mesele orada başlıyor.
Çocuğun üstün yararı, yetişkinin üstün iradesi değildir.
Çocuğu korumakla çocuğu susturmak aynı şey değildir.
Çocuğa sınır koymakla kişiliğini ezmek aynı şey değildir.
Ve şiddet uygulayan bir çocuğu durdurmakla onu hayatının geri kalanında “kötü çocuk” ilan etmek de aynı şey değildir.
Çocuk hakları yalnızca sessiz, başarılı, uyumlu ve yetişkinlerin hoşuna giden çocukların hakları değildir.
Öfkeli çocuğun da hakkıdır.
Sorun yaşayan çocuğun da.
Hata yapan çocuğun da.
Şiddete uğrayan çocuğun da.
Şiddet uygulayan çocuğun da.
Elbette hak sahibi olmak, davranışın sonuçsuz kalması anlamına gelmez.
Fakat çocuk söz konusu olduğunda yalnızca cezayı değil, nedeni, onarımı ve yeniden kazanmayı da konuşmak zorundayız.
Çünkü belki asıl çocuk hakkı sorusu şudur:
Bir çocuk düştüğünde kaldırıyor muyuz?
Peki bir çocuk yanlış yaptığında?
Onu yalnızca cezalandırıp kenara mı çekiliyoruz, yoksa o davranışın arkasında ne olduğunu anlayıp hem mağduru koruyarak hem diğer çocuğu yeniden kazanarak mı hareket ediyoruz?
Çocukların boyu bizden kısa olabilir.
Ekonomik güçleri olmayabilir.
Kendilerini her zaman doğru ifade edemeyebilirler.
Bazen bağırabilirler.
Bazen susabilirler.
Bazen de yanlış yapabilirler.
Ama hakları, yalnızca “iyi çocuk” oldukları sürece var değildir.
Çünkü çocuk küçük olabilir.
Hatası büyük olabilir.
Ama hakkı yine de küçük değildir.