DEVLETİNİ KAYBETMİŞ MİLLETTEN, MİLLETİNİ YENİDEN VAR ETMİŞ DEVLETE

DEVLETİNİ KAYBETMİŞ MİLLETTEN, MİLLETİNİ YENİDEN VAR ETMİŞ DEVLETE

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ekim 2, 2026 - 12:50

Bu yazıda, Türklerle ilgili daha sonra tartışmak için geriye bırakacağımız 10-15 bin yıllık tarih iddiaları yerine, şimdilik tarih sahnesine çıkışlarının görünür ve bilinir olduğu, genel kabul gören 2500 yıllık bir tarih kesitindeki bilinenlerle değerlendirmeyi tercih ediyorum.

Türklerin bilinen tarihinde ilk toplum bağları diye tarif edebileceğimiz bağlar, soy bağı diye tarif edeceğimiz sıkı bağlardır; ilk dönemlerde soya ve akrabalık ilişkilerine dayalı bir bağdır. Bu yapı;

Oguş (Aile)

Urug (Aileler Birliği / Sülale)

Boy (Kabile)

Bodun (Boylar Birliği / Millet)

İl (Devlet)

sıralamasıyla oluşur.

Lakin işin içine geniş topraklara hükmeden imparatorluklar girince iki önemli sonuçla karşılaşırız:

1- Kültürel kimliğini sürdüren etnisitelerin ve kavimlerin üzerine kurulan hâkimiyette, onların kimliklerini devam ettirmelerini sağlayan gevşek yönetim anlayışının doğurduğu fark ile farklı millet ve etnisitelerin sağladığı gücün kazanımları.

2- Türklerin ortak davranış kalıplarının adı olan, içinde kültürü, ahlakı, inancı ve hukuku barındıran Töre’ye uyanların “Törük” kabul edilmesi; yani töreye uyanların Türkleşmesi ile millet adı olarak Türk kavramının ortaya çıkışı ve millet isminin doğuşunun sağladığı büyük millet varlığının imkânı.

Tarih sahnesine büyük ve organize bir askerî güç şeklinde çıkmış Türk milletinin bütün bağlarını sürdürme yeteneğinde ise M.Ö. 210 yılında Asya Hunlarının başına geçen Mete Han’ın (Motun) kurduğu onluk sistemin büyük katkısı vardır. Topyekûn asker, topyekûn sivil olan bu toplumda bu sistem, en küçük birimden en üst birime kadar uzanan bir örgütlenme biçimi doğurmuş ve bunun sayesinde toplumsal sorumluluk, vazife, yükümlülük, dayanışma ve birlikte yaşama iradesi iki bin yıldır sağlanmıştır diyebiliriz.

Çok geniş sahalarda (Kore denizinden Orta Avrupa’ya) hâkimiyet kurmuş olmasına rağmen, istisnai durumlar olmakla birlikte dil ve kültür birlikteliği devam edegelmiş ve millet varlığını korumuştur diyebiliriz.

İşte tam burada millet ve millet varlığını koruyan Töre kavramı devreye giriyor. Kısaca töre, Türk demektir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi Türkler, bodundan millet aşamasına 2500 yıl önce geçtiler. Bu aşama, aynı zamanda aynı soydan gelmeseler bile töreye uyanların Törükleşmesi, yani Türkleşmesiydi. Milleti var eden şey töredir diyebiliriz.

Töre ise doğumdan ölüme kadar gündelik insan ilişkilerinden toplumsal hayatın bütün alanlarına; gelenek ve göreneklerden ahlaki tercihlere, eğlence biçiminden kedere kadar her alanın yanında, toplumsal hiyerarşi ve devlet hukuku dâhil hukuki bir boyutu da olan bir toplumsal sözleşme gibidir dersek abartmış olmayız.

Türkler, bu kadar uzun süredir bu kadar geniş bir coğrafyada millet varlıklarını korumak ve devlet varlıklarını daimî kılmakla beraber, hanedana bağlı gelişen devlet varlıklarını koruyamamış; çok sık olmasa da farklı hanedan ve devlet varlıkları ortaya çıkmıştır. Atsız’ın tezine göre ise bu, devlet değişimi değil hanedan değişikliğidir. Aslında kabul edilebilir bir tezdir; çünkü Türk devletleri, son imparatorlukları Osmanlı dâhil, tarih boyunca neredeyse birbirinin aynısı olan bir sistemle yönetilmiştir.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda yenilip başkenti İngiltere tarafından, Batı Anadolu toprakları da Yunanistan tarafından işgal edilince, millet varlığını korumakla yükümlü devlet bu yükümlülüğünü yerine getiremez duruma düştü. Türk devlet geleneği gereği devlet bürokrasisinin omurgasını oluşturan askerler; sıkı askerlik ve yönetim hiyerarşisine rağmen Türk milletine karşı sorumluluk duygusuna sahip Türk askerî ve sivil bürokrasisi, Anadolu’ya geçip topyekûn bir millî direniş başlatarak Millî Mücadele’yi kazandı ve yeni bir rejimi olan bir devlet kurdu.

Yeni rejim, işgalci Batı ittifakı karşısında tutunabilmek için modernleşmeyi varoluşsal bir problemin çözümü olarak sıkı bir rejimle başarmaya çalıştı ki sonuna kadar haklı bir gerekçeye sahiptiler. Lakin bu yaklaşımın o günlerde haklı bir sebebi olsa da son elli yılda bu gerekçelerin bir kısmı ortadan kalkmıştır.

Bugün modernleşmenin sağladığı üstünlük artık tek taraflı değildir. Asya’dan yükselen ikinci güç Çin, bizi Batı modernleşmesine mahkûm olmaktan kurtardığı gibi, konjonktürel davranarak Asya’ya da mahkûm olma zorunluluğundan çıkarmıştır.

Bütün bunların ışığında; millet varlığını tehlikeye düşüren, modernleşmenin iki zıt unsurunun yarattığı kutuplaşmadır. Bunu, militan sol Kemalizm ile ilk olarak Mustafa Sabri’nin ortaya koyduğu cumhuriyet karşıtı siyasi muhalif dilin dinin gereği gibi anlaşılması ve bu muhalifliğin gayrimillî bir strateji olarak genç beyinleri ifsat etmesi şeklinde tarif edebiliriz. Bunlar, bilimsellikten de uzak bir tarih anlayışının beslediği gayrimillî stratejilerdir.

Millet varlığını tehlikeye düşüren bu kültürel yozlaşma ve yabancılaşma boyutu, yaklaşık son 70 yıldır süregelen başka bir modernleşme öyküsünün varlığını ortaya koymamızı gerektiriyor.

Batı modernleşmesinin ikinci safhası olan kapitalizmin finansal ve arz hâkimiyeti, sadece teknoloji ya da finans hâkimiyeti değildir; aynı zamanda kültürel hâkimiyetten doğan bir yozlaşma ve yabancılaşma dayatmasıdır.

Bizi ilgilendiren boyutu ise Türkiye’de bunun yarattığı sosyolojinin toplumda meydana getirdiği yaralı bilinç travmalarının, görülemeyen patolojik sonuçlarıdır.