DİN VE AHLAKİ ÜSTÜNLÜK
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir toplumun ahlaki çöküşü her zaman büyük gürültülerle başlamaz. Bazen küçük görünen bir çelişkiyle başlar; insanın söylediği ile yaptığı arasındaki mesafe açılır, sonra o mesafeyi kapatmak için daha fazla slogan, daha fazla gösteriş, daha fazla dinî söylem devreye sokulur. Bir süre sonra insanlar ahlakı davranışlarda değil, görüntülerde aramaya başlar. Kim daha dindar görünüyor, kim daha yüksek sesle dinî kavramlar kullanıyor, kim kimin inancını sorguluyor, kim kimi daha kolay “günahkâr” ilan ediyor… Böylece dinin insana yüklediği sorumluluk geri plana itilirken, dinî kimlik bir üstünlük aracına dönüşmeye başlar. Oysa Müslümanlık bir vitrin değildir; iman, insanın kendi nefsine karşı verdiği en ağır imtihanlardan biridir. Mümin olmak ile dindar görünmek aynı şey değildir. Bir insanın dilindeki dinî kelimelerin çokluğu, davranışındaki adaletin ölçüsü değildir. Gerçek ölçü, insanın gücü eline geçtiğinde ne yaptığı, öfkelendiğinde hangi sınırı koruduğu, çıkarı karşısında hangi ilkeden vazgeçmediği ve kendisinden zayıf olana nasıl davrandığıdır.
Bugün tam da bu nedenle ahlaki üstünlük kavramını yeniden düşünmek zorundayız. Ahlaki üstünlük, bir insanın kendisini başkasından daha imanlı, daha temiz veya daha değerli ilan etmesi değildir. Hele hele başkalarının inancını küçümseyerek kurulabilecek bir makam hiç değildir. Ahlaki üstünlük; insanın kendisine uyguladığı ölçüyü başkasına da uygulayabilmesi, kendi tarafı haksız olduğunda bunu kabul edebilmesi, güçlü olduğu hâlde güçsüzü ezmemesi, çıkarı uğruna hakikati eğip bükmemesi ve kimse görmediğinde dahi vicdanının sınırlarını koruyabilmesidir. Ahlaki üstünlük başkasını aşağı çekerek yükselmek değil, elinde güç varken bile kendini kontrol edebilmektir. Bu nedenle gerçek dindarlığın en zor sınavı, insanın başkasına ne kadar din anlattığı değil; kendi davranışlarının o dinin ahlakıyla ne kadar örtüştüğüdür.
Burada toplumun yüzleşmesi gereken çok ağır bir çelişki vardır: Dini kullanarak insanları ayrıştırmak, toplumsal öfkeyi büyütmek, masumları hedef göstermek, iftira ve dezenformasyonla kitleleri kışkırtmak nasıl ahlaki üstünlük olabilir? Bir insan “din” diyerek konuşabilir; fakat konuşmasının sonucu sürekli düşmanlık, linç, nefret, hedef gösterme ve toplumsal gerilim üretiyorsa, kullanılan kelimelerin dindar olması ortaya çıkan sonucu otomatik olarak ahlaki hâle getirmez. Hakikati araştırmadan yaymak, doğrulanmamış iddiaları gerçek gibi sunmak, bir kişiyi veya canlıyı toplumsal öfkenin önüne atmak, ardından oluşan kalabalık öfkeden güç devşirmek; bunlar dinî kavramlarla süslendiğinde daha masum hâle gelmez. Yalanın başına dinî bir kelime koymak onu hakikat yapmaz. İftirayı kalabalıkların önüne sürmek onu adalet yapmaz. Zulmü sloganlaştırmak onu meşru hâle getirmez.
Özellikle masum hayvanların hedef gösterildiği söylemlerde bu ayrım çok daha görünür hâle geliyor. Elbette hayvanlarla ilgili gerçek güvenlik sorunları konuşulabilir; kamu güvenliği, insan hayatı ve toplum düzeni hakkında kaygılar dile getirilebilir. Fakat gerçek bir sorunu konuşmak ile bir canlı grubunu sürekli korkunun, öfkenin ve düşmanlığın sembolü hâline getirmek aynı şey değildir. Güvenlik meselesi başka, düşmanlaştırma başka; hakikati anlatmak başka, algı üretmek başka; eleştiri başka, hedef göstermek başkadır. Bir toplumun korkularını sürekli kaşıyarak, doğrulanmamış haberleri dolaşıma sokarak, tekil olayları bütün bir canlı grubuna teşmil ederek ve sonunda şiddeti sıradanlaştıran bir psikolojik iklim oluşturarak yapılan şey artık yalnızca bir fikir açıklaması olmaktan çıkar. Bunun toplumsal sonuçları vardır. Çünkü söz, özellikle kitlelere ulaştığında, davranış üretir. İnsanların öldürme eşiğini düşüren, şiddeti sıradanlaştıran ve masum canlıları değersizleştiren her söylem, kendi sorumluluğuyla yüzleşmek zorundadır.
İşte burada camide kedi istemeyenler ile camide silahlı çatışmaya sessiz kalanlar üzerinden ortaya çıkan çelişki, yalnızca bir kedi meselesi değildir. Mesele, değerler sistemimizin ne kadar tutarlı olduğudur. Elbette caminin temizliği, düzeni ve ibadet ortamının korunması önemlidir. Fakat bir hayvanın mabette bulunmasını büyük bir tehdit gibi görürken, aynı mabette insanların birbirine silah çekmesini, tehdidi veya şiddeti aynı ciddiyetle kınamamak, insanın kendi ahlaki terazisini sorgulamasını gerektirir. Kediye gösterilen tahammülsüzlük, şiddete gösterilen sessizliği aklayamaz. Bir canlıyı istememek başka, ona zulmetmek başkadır. İbadet mekânının huzurunu korumak başka, o huzuru bozan şiddete karşı sessiz kalmak bambaşkadır. Eğer mabedin huzurundan söz ediyorsak, önce o mabette insan hayatının, hukukun, merhametin ve emanete riayetin değerini korumamız gerekir.
Çünkü mesele gerçekten kedi değildir. Mesele vicdanın terazisidir. Hangi davranışı büyük, hangisini küçük gördüğümüz; hangi zulüm karşısında ayağa kalktığımız, hangisinin karşısında sustuğumuz; kime merhamet gösterdiğimiz, kime merhameti çok gördüğümüzdür. Merhamet, yalnızca bize benzeyene gösterildiğinde merhamet olmaktan çıkar ve aidiyetin aracına dönüşür. Adalet, yalnızca bizim tarafımız lehine işletildiğinde adalet değildir. Dindarlık, yalnızca bizim sevdiğimiz insanların kusurlarını örten bir perdeye dönüştüğünde ahlaki niteliğini kaybeder. Ahlak, insanın sevmediği kişi veya canlı karşısında bile sınırlarını koruyabilmesidir.
Daha ağır olan ise dinî değerlerin rant, çıkar, makam, nüfuz ve yolsuzluk için bir kılıf hâline getirilmesidir. Kul hakkından söz edip başkasının hakkına göz dikmek; helalden bahsedip haram kazanç karşısında susmak; emanetten söz edip kendisine teslim edilen imkânı kişisel çıkar için kullanmak; Allah rızası söylemini dünyevi menfaatlerin üzerine örtmek… Bunların hiçbirisi dinî kavramlarla süslendiğinde ahlaki hâle gelmez. Tam tersine, dinî söylemin böyle bir araç olarak kullanılması çok daha ağır bir çelişki üretir. Çünkü burada yalnızca bir insanın yaptığı yanlış yoktur; aynı zamanda toplumun din ile ahlak arasındaki güven duygusu da istismar edilmektedir.
Bir insanın dindar görünmesi, onun dürüst olduğunun belgesi değildir. Sakal, tesbih, kıyafet, makam, unvan, cemaat, slogan veya dinî terminoloji hiç kimseye başkasının hakkını ihlal etme imtiyazı vermez. Hiçbir kimlik, ahlaki denetimden muafiyet belgesi değildir. Hatta kişi kendisini ne kadar yüksek bir dinî makamla tanımlıyorsa, kendi davranışlarıyla ilgili sorumluluğu da o kadar ağırdır. Çünkü temsil ettiğini söylediği değerlerin itibarı, onun davranışlarından etkilenir.
Tam da bu nedenle “sahte Müslüman” gibi kişilere yönelik kolay etiketler üretmekten ziyade, sahte ahlakı davranış üzerinden teşhir etmek gerekir. Kimin imanının hakikatini Allah bilir. İnsanların kalplerini okumak bize düşmez. Fakat bir kişinin ortaya koyduğu davranışın adil mi, merhametli mi, dürüst mü, iftiracı mı, ayrıştırıcı mı, şiddeti teşvik edici mi olduğunu sorgulamak mümkündür. Çünkü iman iddiası kişisel bir beyan olabilir; fakat o iddianın toplumsal alana taşınan davranışları elbette eleştirilebilir. Din adına konuşan kişinin davranışları, din adına konuşmanın getirdiği ahlaki sorumluluktan bağımsız değildir.
Bugün toplumun ihtiyacı, birbirine sürekli “sen dindar değilsin” demek değildir. İhtiyacımız olan şey, dini söylemin ahlaki davranışla sınanmasıdır. İnsanlara “Allah'tan kork” demek kolaydır; asıl mesele, kendine menfaat sağlayacak bir fırsat geldiğinde Allah'tan korkabilmektir. “Kul hakkı yemeyin” demek kolaydır; asıl mesele, başkasının hakkı kendi çıkarına dokunduğunda geri çekilebilmektir. “Merhamet edin” demek kolaydır; asıl mesele, sevmediğin, korktuğun veya senden farklı gördüğün canlıya karşı dahi zulme sınır koyabilmektir. “Adalet” demek kolaydır; asıl mesele, adaletin kendi tarafının aleyhine tecelli ettiği durumda da adaleti savunabilmektir.
Müminin imtihanı tam burada başlar.
Mümin, inancını başkasını ezmek için kullanmaz; kendisini terbiye etmek için kullanır. Kendisinden olmayanı düşmanlaştırmak için dinî kavramları seferber etmez. Hakikati araştırmadan konuşmaz. İftirayı yaymaz. Masumları hedef göstermez. Şiddetin normalleşmesine katkı sağlayacak bir dili sırf kendi öfkesini tatmin etmek için meşrulaştırmaz. Çünkü bilir ki insanın ağzından çıkan her söz yalnızca bir fikir değildir; bazen bir insanın itibarını, güvenliğini veya hayatını etkileyebilecek bir eylemdir.
Bu nedenle toplumun artık dinî görüntü ile ahlaki hakikati birbirinden ayırması gerekiyor. Bir kişinin ne kadar dindar göründüğünden önce ne yaptığına bakılmalıdır. İnsanları birbirine düşürüyor mu? Gerçeği çarpıtıyor mu? İftira ediyor mu? Masumları hedef gösteriyor mu? Şiddeti meşrulaştırıyor mu? Kendi çıkarı için dinî hassasiyetleri kullanıyor mu? Güç karşısında susuyor, güçsüz karşısında mı cesaretleniyor? İşte bunlar ahlaki karakter hakkında konuşulabilecek somut davranışlardır.
Çünkü dinî söylem, ahlaki sorumluluktan kaçış kapısı değildir.
İnsanların inancını sömürerek rant devşirmek de; dini kullanarak başkasını aşağılamak da; toplumu bölerek kendisine güç alanı oluşturmak da; iftira ve dezenformasyonla insanların üzerine yürümek de; masum hayvanları korku ve öfkenin hedefi hâline getirmek de aynı temel soruyu önümüze getirir:
Sen dinin adını mı kullanıyorsun, yoksa dinin ahlakını mı taşıyorsun?
Bu sorunun cevabı dilde değil, davranıştadır.
Çünkü dindarlık bir görüntü olabilir; müminlik bir sorumluluktur. Dinî söylem bir iddia olabilir; ahlak davranışla ortaya çıkar. Ahlaki üstünlük ise başkasının eksikliğini bağırmakla değil, kendi nefsini kontrol etmekle kazanılır.
Toplumun gerçek ihtiyacı da budur: Daha fazla dinî gösteri değil, daha fazla ahlaki tutarlılık. Daha fazla düşmanlaştırma değil, daha fazla adalet. Daha fazla linç dili değil, daha fazla hakikat. Daha fazla öfke değil, daha fazla merhamet.
Ve artık şu gerçeği açıkça söylemenin zamanı gelmiştir:
İnsanları ayrıştıran, masumları hedef gösteren, iftira ve dezenformasyonla toplumu kışkırtan, şiddeti sıradanlaştıran ve bütün bunları dinî söylemin arkasına saklamaya çalışan hiçbir anlayış ahlaki üstünlük iddiasını taşıyamaz.
Çünkü din, insanı büyütmek için vardır; başkasını küçültmek için değil.
Mabedi korumak önemlidir. Fakat mabedin ruhunu korumak daha önemlidir.
Mabedin ruhu ise yalnızca duvarlarda değil; merhamette, adalette, emanette, doğrulukta ve insanın kendisini başkasının yerine koyabilme ahlakında yaşar.
Son söz belki de en basit olanıdır:
Müminlik söylenmez, yaşanır.
Merhamet seçilmez, ilke olur.
Adalet taraf seçmez.
Kul hakkı pazarlık konusu değildir.
Ve din, hiçbir insanın yalanına, rantına, öfkesine veya zulmüne kılıf olamaz.
Çünkü gerçek ahlaki üstünlük, başkasının üzerine çıkmak değildir.
Kendi nefsinin üzerine çıkabilmektir.