FON, FON’DAN İBARET DEĞİL!
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Fon, yalnızca fondan ibaret değildir. Meseleyi sadece bir para havuzuna, yatırım aracına veya finansal kaynağa indirgemek, asıl tehlikeyi görmemek anlamına gelir. Çünkü büyük paraların etrafında zamanla yalnızca ekonomik ilişkiler değil; bağlılıklar, karşılıklı menfaatler, nüfuz alanları, bilgi ağları ve beklentiler de oluşabilir. Para bir organizasyonun başlangıç noktası olabilir; fakat belirli bir büyüklüğe ulaştığında o organizasyonun asıl sermayesi artık sadece para değildir. İnsan ilişkileri, erişim imkânları, karşılıklı sırlar, siyasi bağlantılar ve birbirine verilen tavizler de aynı sistemin parçası hâline gelebilir.
İşte bu nedenle akçeli işlere giren, kendi finansal ekosistemini kuran ve zaman içerisinde belirli insanları ekonomik olarak birbirine bağlayan yapıların ilişkilerini yalnızca bilanço üzerinden okumak büyük bir yanılgıdır. Çünkü finansal ilişkiler bazen görünmeyen bir borçlandırma mekanizmasına dönüşebilir. Bugün bir kişinin siyasi kariyerine, ticari hayatına veya sosyal çevresine katkı sağlayan ekonomik destek, yarın aynı kişiye yöneltilecek bir talebin dayanağı hâline gelebilir. “Biz senin yanında olduk” cümlesi, zaman içerisinde “Şimdi sıra sende” anlamına gelebilir. İş ortaklığı, ihale, referans, atama, aracılık, nüfuz kullanımı, bir dosyanın görmezden gelinmesi, bir ismin korunması veya belirli bir kişinin önünün açılması… Talebin biçimi değişir; fakat karşılıklılık mekanizması değişmez.
Böyle bir ilişkiler ağı içerisinde en tehlikeli unsur ise paranın kendisi değildir. Asıl tehlike, paranın insan davranışlarını yönlendirebilen bir kaldıraç hâline gelmesidir. Çünkü bir insanı yalnızca satın almak gerekmez; bazen ona imkân sağlamak, yükselmesine yardımcı olmak, kritik bir dönemde yanında durmak veya ekonomik olarak güçlenmesini sağlamak yeterlidir. Ardından o kişi, zaman içinde kendisini bu yapıya karşı borçlu hissedebilir. Bu borç her zaman yazılı değildir. Sözleşmesi, makbuzu veya resmi belgesi bulunmaz. Fakat siyasi ve ekonomik ilişkiler dünyasında bazen en güçlü bağlar zaten kâğıda yazılmayan bağlardır.
Daha da önemlisi, böyle bir sistem büyüdükçe herkes birbirinin yalnızca ortağı değil, aynı zamanda tanığı hâline gelir. Kim ne yaptı, kim kiminle görüştü, hangi iş nasıl çözüldü, hangi kapı kimin aracılığıyla açıldı, hangi ekonomik destek hangi dönemde sağlandı, hangi ilişki hangi menfaat üzerinden kuruldu… Bu bilgiler çoğaldıkça karşılıklı bağımlılık da artabilir. Böylece para, yerini bilgiye; bilgi, yerini nüfuza; nüfuz ise zamanla güç arzusuna bırakabilir. Bir noktadan sonra sistemin içerisindeki aktörler birbirlerini yalnızca ekonomik kazanç üzerinden değil, sahip oldukları karşılıklı bilgiler ve erişim kanalları üzerinden de değerlendirmeye başlayabilir.
İşte kırılma noktası tam burasıdır.
Para amaç olmaktan çıkıp hükmetme aracına dönüşmeye başladığında, artık ortada sıradan bir finansal organizasyon yoktur.
Başlangıçta hedef daha fazla para kazanmaktır. Daha sonra daha büyük yatırımlar yapılır. Daha fazla şirket, daha fazla insan, daha fazla bağlantı ve daha fazla erişim alanı oluşturulur. Sonra ekonomik güç, siyasi erişim üretmeye başlar. Siyasi erişim ise yeni ekonomik imkânlar doğurur. Böylece kendi kendisini besleyen bir döngü meydana gelir. Para gücü üretir, güç daha fazla para üretir, daha fazla para ise daha fazla güç arayışını tetikler.
Ve insanın en büyük yanılgılarından biri burada başlar: Sahip olduğu ekonomik gücü, toplum üzerindeki gerçek meşruiyetle karıştırmak.
Oysa servet başka şeydir, meşruiyet başka şeydir. Sermaye başka şeydir, kamu iradesi başka şeydir. Erişim başka şeydir, devlet yönetme yetkisi başka şeydir. Birkaç önemli insanla kurulan yakınlık, millet adına karar verme hakkı anlamına gelmez. Birçok kapının açılması, bütün kapıların sahibinin olunduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle bugün Türkiye'deki ekonomik ve siyasi ilişkileri değerlendirirken yalnızca “Kim ne kadar zengin?” sorusuna bakmak yeterli değildir. “Kim kimi finanse ediyor, kim kime erişim sağlıyor, hangi ilişkiler hangi beklentiler üzerine kuruluyor ve ekonomik güç hangi noktada siyasi nüfuza çevrilmek isteniyor?” sorularının da sorulması gerekir.
Çünkü kamu düzeni açısından asıl hassasiyet, özel sermayenin varlığı değil; özel çıkar ile kamu gücü arasındaki sınırın ortadan kalkmasıdır.
Bir şirket yatırım yapabilir. Bir fon yatırım yapabilir. Bir sermaye grubu büyüyebilir. İnsanlar ticari ortaklıklar kurabilir. Bunların tamamı ekonomik hayatın doğal parçalarıdır. Fakat ekonomik ilişkiler kamu kararlarını etkilemeye, kamu kaynaklarına erişimi belirlemeye veya siyasi karar alma mekanizmaları üzerinde görünmeyen bir vesayet oluşturmaya başladığında mesele artık ticaret sınırları içerisinde değerlendirilemez. Orada kamu yararı, şeffaflık, çıkar çatışması, hesap verebilirlik ve hukuki denetim devreye girer.
Üstelik bu mesele yalnızca bugünü ilgilendirmez.
Yarın için yapılan hazırlıkları da görmek gerekir.
Siyasi iktidarların, ekonomik dengelerin ve toplumsal şartların değişebileceği bir ülkede bazı aktörlerin geleceğe ilişkin pozisyon alması teorik olarak mümkündür. Ancak burada kritik soru şudur: Geleceğe yatırım yapanlar yalnızca ekonomik risklerini mi yönetiyor, yoksa gelecekte oluşabilecek siyasi ve bürokratik güç dengelerine de bugünden yatırım mı yapıyor?
Eğer mesele yalnızca ticari risk yönetimiyse bunun adı ekonomidir.
Fakat ekonomik kaynaklar belirli siyasi bağlantılarla, medya gücüyle, bürokratik erişimle, insan kaynağıyla ve toplumsal etki araçlarıyla birlikte gelecekteki güç dağılımını şekillendirmek amacıyla kullanılıyorsa, artık çok daha farklı bir tabloyu konuşuyoruz.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken husus, mevcut hükümet sonrasına ilişkin olası güç hesaplarıdır. Bu ifade herhangi bir kişi veya kuruma yönelik kesin bir suçlama değildir; tam tersine, siyasi-ekonomik sistemlerin geleceğe dönük güç birikimini anlamak için sorulması gereken stratejik bir sorudur. Çünkü büyük sermaye yalnızca bugünkü iktidar ilişkilerine bakmaz; gelecekte kimlerin etkili olabileceğini de hesaplayabilir. Fakat böyle bir hesabın kamu gücüyle iç içe geçip geçmediği ancak somut belgeler, finansal kayıtlar, şirket bağlantıları, kamu işlemleri ve hukuki denetim üzerinden ortaya konulabilir.
Dolayısıyla meseleye yalnızca “Hedef daha fazla para mı?” diye bakmak eksik kalır.
Daha fazla para mı?
Daha fazla nüfuz mu?
Daha fazla ekonomik dalgalanma mı?
Daha fazla siyasi belirsizlik mi?
Daha fazla istikrarsızlık mı?
Yoksa gelecekteki güç dağılımına bugünden müdahale etme arzusu mu?
Bunların her biri birbirinden farklı ihtimallerdir ve hiçbirinin cevabı sosyal medya söylentileriyle verilemez. Fakat bu soruların hiç sorulmaması da aynı derecede büyük bir hata olur.
Çünkü siyasi sistemlerde en tehlikeli yapılanmalar her zaman açıkça “biz güç olmak istiyoruz” demez. Bazen ekonomik yatırım gibi görünür. Bazen sosyal dayanışma gibi görünür. Bazen medya yatırımıdır. Bazen danışmanlık ağıdır. Bazen vakıf, dernek veya şirket çevresinde şekillenir. Bazen de yalnızca kişisel dostluklar ve ticari ortaklıklar üzerinden ilerler. Tek tek bakıldığında sıradan görünen ilişkiler, bütün ağ birlikte incelendiğinde bambaşka bir anlam kazanabilir.
Bu yüzden ilişkilerin kendisinden çok, ilişkilerin toplam etkisine bakmak gerekir.
Bir kişinin kim olduğu kadar kimlerle ilişki kurduğu; bir şirketin ne yaptığı kadar kimlerle ortaklık kurduğu; bir finansal yapının ne kadar büyük olduğu kadar hangi alanlara erişebildiği; bir medya ağının kaç kişiye ulaştığı kadar hangi ekonomik kaynaklarla ayakta durduğu önemlidir.
Çünkü güç yalnızca sahip olunan şey değildir.
Güç, başkalarının davranışlarını değiştirebilme kapasitesidir.
Ve finansal güç bu kapasiteyi satın alabilecek noktaya geldiğinde demokratik ve hukuki düzen açısından çok daha dikkatli olunması gerekir.
Burada devlet kurumlarının görevi de son derece açıktır: Şüphe üretmek değil, şeffaflığı artırmak; kişileri hedef göstermek değil, ilişkileri denetlemek; söylentiye itibar etmek değil, belgeyi ortaya koymak. Kamu kaynakları ile özel çıkar arasındaki sınır ne kadar net olursa, sistem o kadar güçlü olur. Denetim mekanizmaları ne kadar işlerse, kapalı ilişkilerin hareket alanı o kadar daralır.
Türkiye'nin ihtiyacı da tam olarak budur.
Kimsenin servetinden korkmayan ama kamu gücünün özel servetin uzantısına dönüşmesine izin vermeyen bir düzen.
Kimsenin ticaret yapmasına engel olmayan ama ticaretin kamu kararlarını satın almasına izin vermeyen bir anlayış.
Kimsenin siyasi görüşünü sorgulamayan ama siyasi nüfuzun finansal borç ilişkilerine teslim edilmesini kabul etmeyen bir hukuk düzeni.
Çünkü mesele yalnızca bugünün siyasi aktörleri değildir.
Mesele, yarının Türkiye'sinin nasıl bir güç mimarisi içerisinde yaşayacağıdır.
Bugün ekonomik gücünü büyüten herkes yarın siyasi güç olmak zorunda değildir. Her finansal ilişki bir vesayet ilişkisi değildir. Her ortaklık bir çıkar ağı anlamına gelmez. Fakat tam da bu nedenle gerçek ilişkiler ile söylentileri birbirinden ayıracak güçlü bir şeffaflık ve denetim mekanizmasına ihtiyaç vardır.
Çünkü aksi hâlde söylenti ile gerçek birbirine karışır; gerçek ilişkiler görünmez hâle gelir ve toplumun güven duygusu aşınır.
Ve unutulmamalıdır:
Bir ülkede paranın büyümesi sorun değildir. Sorun, paranın kendisini devletin ve milletin üzerinde görmeye başlamasıdır.
Bir fon büyüyebilir.
Bir şirket büyüyebilir.
Bir sermaye grubu büyüyebilir.
Bir medya ağı büyüyebilir.
Fakat hiçbir ekonomik yapı, büyüklüğü ne olursa olsun, kendisini kamu iradesinin yerine koyamaz.
Hiçbir servet, millet iradesinin üzerinde değildir.
Hiçbir finansal ağ, hukukun üzerinde değildir.
Hiçbir kapalı ilişki sistemi, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumsal düzeninin alternatifi değildir.
Bu nedenle meseleye bugünden bakarken yalnızca “Para nereden geliyor?” diye sormak yetmez.
Asıl soru şudur:
Para nereye gidiyor?
Kimleri birbirine bağlıyor?
Kimleri borçlandırıyor?
Hangi beklentileri doğuruyor?
Hangi kapıları açıyor?
Ve en önemlisi, bir gün bu ilişkinin karşılığında ne istenebilir?
Çünkü bazen para, satın alınan şey değildir.
Para; insanları, ilişkileri ve gelecekteki kararları satın alabilecek bir güç mimarisinin ilk basamağıdır.
İşte bu yüzden fon, fondan ibaret değildir.
Asıl mesele paranın miktarı değil; paranın arkasında oluşan güçtür.
Ve güç büyüdükçe, denetim de büyümek zorundadır.
Aksi hâlde bir gün insanlar paranın kimin cebinde olduğunu değil, ülkenin geleceği üzerinde kimin görünmeyen bir ağırlık kurduğunu tartışmaya başlar.
O noktada mesele ekonomi olmaktan çıkar.
Mesele, egemenlik meselesine dönüşür.