İBADET YASAKLANAMAZ !

İBADET YASAKLANAMAZ !

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 28, 2026 - 21:56

Hangi canlının yaşayacağına, hangisinin öleceğine siz mi karar vereceksiniz? Size Allah tarafından böyle bir yetki verildi de bizim mi haberimiz yok? İnsan, kendisine verilmiş sınırlı kudreti sınırsız bir tasarruf hakkı zannettiği anda yalnızca vicdanını değil, haddini de kaybetmeye başlar. Yeryüzündeki canlılar üzerinde hüküm kurmak başka, emanete sahip çıkmak başkadır. İnsan kendisini hayatın sahibi değil, hayat karşısında sorumluluk taşıyan bir varlık olarak görmek zorundadır. Kamu makamında bulunan hiç kimse de kendisine verilen idari yetkiyi sınırsız bir tasarruf hakkı gibi yorumlayamaz. Çünkü yetki emanettir, hukuk sınırdır, vicdan ise o sınırın insani anlamıdır.

Erzurum’da sahipsiz hayvanların sokaklarda beslenmesini yasaklayan karar bu nedenle yalnızca teknik bir idari düzenleme olarak tartışılamaz. Böyle bir düzenlemenin nasıl uygulanacağı, hangi sonuçları doğuracağı ve toplumdaki merhamet duygusunu nasıl etkileyeceği de sorgulanmalıdır. Bir hayvanın önüne mama koyan, susuzluğunu gideren, yaralıysa tedavi ettiren veya acı çektiğinde yardımına koşan vatandaşı engellemek; sokak hayvanı sorununu çözmek değildir. Açlığı ortadan kaldırmaz, kontrolsüz üremeyi önlemez, kısırlaştırma eksikliğini gidermez, bakımevlerinin kapasitesini artırmaz, sahiplendirmeyi güçlendirmez. Sadece merhamet eden insanın elini bağlar. Sorunun kaynağına dokunmadan merhameti hedef almak, yönetmek değil, sorumluluğu yanlış yere yöneltmektir.

Üstelik burada yalnızca hayvanların yaşamından söz etmiyoruz. İnsanların vicdanından, toplumun şiddet algısından ve devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisinden de söz ediyoruz. Hayvanı besleyen insanın engellendiği, aç bırakmanın olağanlaştırıldığı ve merhametin adeta bir problem gibi gösterildiği bir ortamda, bazı kişilerin hayvana yönelik şiddeti daha kolay meşrulaştırabileceği yönündeki toplumsal risk göz ardı edilmemelidir. Bugün mama vermeyi engellersiniz; yarın susuz bırakmayı normalleştirenler çıkar. Bugün merhameti gereksiz gösterirsiniz; yarın eziyete kendince gerekçe üretenler ortaya çıkar. Şiddetin hedefi değişebilir ama şiddeti meşrulaştıran zihniyetin toplumsal sonuçları daha geniş olabilir.

Devletin görevi şiddete gerekçe oluşturabilecek bir atmosfer yaratmak değil, şiddeti önlemektir. Kamu düzeni elbette korunmalıdır. İnsanların can güvenliği elbette sağlanmalıdır. Sahipsiz hayvanların kontrolsüz biçimde çoğalması elbette önlenmelidir. Ancak insan güvenliği ile hayvanların yaşam hakkını birbirinin düşmanı hâline getirmek zorunda değiliz. Aç bir hayvanın önüne mama koymak ile saldırgan bir hayvanın hiçbir tedbir alınmadan kontrolsüz biçimde sokakta bırakılması aynı şey değildir. Kamu güvenliğini sağlamak başka, merhameti ortadan kaldırmak başkadır. Gerçek çözüm; etkin kısırlaştırma, kayıt, rehabilitasyon, tedavi, sahiplendirme, bakımevlerinin kapasitesinin geliştirilmesi, kontrollü besleme alanları ve etkili denetim gibi araçların birlikte işletilmesidir.

O hâlde Erzurum Valiliği’ne sormak gerekir: Kısırlaştırma politikasındaki eksikliklerin sorumlusu hayvanlar mı? Bakımevlerinin yetersizliğinin sorumlusu hayvanlar mı? Denetim eksikliğinin sorumlusu hayvanlar mı? Sahiplendirme mekanizmasının yetersizliğinin sorumlusu hayvanlar mı? Belediyelerin görevlerini gerektiği gibi yerine getirmemesinin sorumlusu hayvanlar mı? Değil. O hâlde faturayı neden hayvanlara ve onları besleyen vatandaşlara kesiyorsunuz? Yönetilemeyen bir sistemi, merhamet eden insanı susturarak yönetmiş olmazsınız. Hayvanı besleyen insan ile hayvan popülasyonunu kontrol etmek birbirinin alternatifi değildir. Bir toplum hem kontrolsüz çoğalmayı önleyebilir hem de açlığa ve susuzluğa terk etmeyebilir. Bunun adı kamu politikasıdır. Bunun adı yönetimdir. Yasaklamak ise tek başına çözüm değildir.

İslam'ın merhamet anlayışı açısından mesele daha da derindir. Hayvan, değersiz bir nesne değildir. Susayan bir canlıya su veren insanın sevap kazanmasını anlatan rivayetler ve hayvana eziyeti kınayan İslami öğretiler, canlılara karşı sorumluluğun ahlaki boyutunu açıkça ortaya koyar. Bir Müslümanın aç bir canlıyı doyurması, susuz bir hayvana su vermesi veya acı çeken bir hayvanın yardımına koşması, kendi başına kamu düzenine karşı bir eylem olarak görülemez. Tam tersine, bu toprakların asırlardır taşıdığı merhamet kültürünün bir tezahürüdür. Hz. Ömer'e nispet edilen “Dağlara buğday serpin, Müslüman ülkede kuşlar aç kalmasın” sözü de bu merhamet anlayışının hafızamızdaki güçlü ifadelerinden biri olarak yaşamaktadır. Bu nedenle hayvanlara merhamet etmeyi küçümseyen, onları beslemeyi değersizleştiren veya merhamet eden insanı problem olarak gören her yaklaşım, yalnızca bugünün idari tartışması değil, aynı zamanda medeniyet anlayışımız bakımından da sorgulanması gereken bir meseledir.

Biz hayvanlar için vakıflar kurmuş, kuşlara yuvalar yapmış, yaralı hayvanlara sahip çıkmış, sokaktaki canlıların ihtiyaçlarını gözetmiş bir medeniyetin mirasçılarıyız. Merhamet bizim için yeni keşfedilmiş bir toplumsal refleks değildir. Bu coğrafyanın kültürel hafızasında canlıya şefkat göstermek, insan olmanın tamamlayıcı unsurlarından biri olarak yer almıştır. Bugün bir vatandaşa “Hayvanı besleme” demeden önce, o vatandaşın neden bunu yaptığını anlamak gerekir. Çünkü o insanın yaptığı şey bazen yalnızca bir hayvana mama vermek değildir; vicdanının kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirmektir. Bunu “problem” olarak görmek yerine, kamu politikalarının doğru kanallara yönlendirebileceği bir toplumsal kapasite olarak değerlendirmek mümkündür.

Burada çok önemli bir ayrım vardır: Hayvanları korumak ile insan güvenliğini savunmak birbirinin karşıtı değildir. Hayvanların sokakta kontrolsüz biçimde çoğalmasına karşı çıkmak mümkündür. Saldırgan hayvanların gerekli tedbirlerle kontrol altına alınmasını istemek mümkündür. Vatandaşların çocuklarını, yaşlılarını ve diğer insanları korumak mümkündür. Fakat bütün bunların yolu, hayvanları aç bırakmayı veya merhamet eden vatandaşları susturmayı zorunlu kılmaz. Hukuk düzeninin amacı ölümü kolaylaştırmak değil, çatışan menfaatler arasında ölçülü, uygulanabilir ve insan onuruna yakışır bir denge kurmaktır. Bir sorun varsa onu çözmek gerekir; fakat çözüm adı altında şiddetin ve ölümün sıradanlaştırılması yeni sorunlar doğurabilir.

Çünkü mesele artık yalnızca sokak hayvanları değildir. Mesele, insanın kendisine biçtiği yetkinin sınırıdır. Bugün “Bu canlı yaşasın, şu canlı ölsün.” diyerek hüküm veren zihniyet hangi ölçüyü esas almaktadır? Hangi canlı değerlidir, hangisi değersizdir? Yaşamın değerini kim belirlemektedir? İnsan, kendisine verilmemiş mutlak bir yetkiyi kendisine mal edemez. Kamu makamı kullanan kişi de kanundan aldığı yetkiyi kanunun amacı dışında sınırsız bir tasarruf alanına dönüştüremez. Hukukun üstünlüğü tam da burada anlam kazanır: Yetki vardır ama sınırsız değildir; görev vardır ama keyfî değildir; kamu düzeni vardır ama vicdanı yok saymak anlamına gelmez.

Bir başka tehlike de ölümü sıradanlaştıran dilin toplumsal sonuçlarıdır. Bir canlıyı ortadan kaldırmayı kolaylaştıran her yaklaşımın toplumdaki şiddet algısına etkisi ayrıca değerlendirilmelidir. Özellikle çocukların ve gençlerin hayvanlara yönelik şiddet görüntüleriyle, eziyetle veya öldürmeyi sıradanlaştıran davranışlarla karşılaşması yalnızca hayvan hakları meselesi değildir. Merhametin, vicdanın ve toplumsal sınırların korunması meselesidir. Şiddetin nesnesi değişebilir; fakat şiddetin normalleştirilmesi, toplumun genel ahlaki eşiğini aşağı çekebilecek bir risk taşır. Bu nedenle devletin görevi yalnızca olay meydana geldikten sonra müdahale etmek değil, şiddetin normalleşmesine zemin hazırlayabilecek uygulamaları da dikkatle değerlendirmektir.

Şunu da açıkça söylemek gerekir: Hayvanları aç bırakmak kamu politikası değildir. Kısırlaştırma eksikliğinin bedelini hayvanlar ödememelidir. Bakımevlerinin yetersizliğinin bedelini hayvanlar ödememelidir. Denetim eksikliğinin bedelini hayvanlar ödememelidir. Sahiplendirme sisteminin yetersizliğinin bedelini hayvanlar ödememelidir. İnsan güvenliğini sağlayamamanın çözümü de merhameti ortadan kaldırmak değildir. Devletin gücü, güçsüz olanı ezebilmesinde değil; aynı anda hem insanı hem canlıyı koruyabilecek düzeni kurabilmesindedir.

Erzurum Valiliği'nin yapması gereken, hayvanları besleyen vatandaşları karşısına almak değil, onları çözümün bir parçası hâline getirecek mekanizmalar kurmaktır. Kontrollü besleme noktaları oluşturulabilir. Gönüllüler kayıt altına alınabilir. Kısırlaştırma seferberliği yürütülebilir. Bakımevleri şeffaf biçimde denetlenebilir. Sahiplendirme teşvik edilebilir. Hayvanların sağlık durumları kayıt altına alınabilir. İnsan güvenliği açısından risk oluşturan durumlarda hızlı müdahale mekanizmaları geliştirilebilir. Böylece hem kamu düzeni hem hayvanların korunması birlikte sağlanabilir. Çünkü gerçek yönetim, iki tarafı birbirine düşman ederek değil, çatışmayı azaltacak bir sistem kurarak yapılır.

Ve artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir: Hangi canlının yaşayacağına, hangisinin öleceğine siz mi karar vereceksiniz? Size Allah tarafından bir kitap indirildi de bizim mi haberimiz yok? İnsan kendisini Allah'ın yerine koyamaz. Kamu makamı kullanan hiç kimse de sahip olduğu yetkiyi sınırsız bir hükmetme hakkı gibi göremez. Bir canlının yaşamı hakkında alınan her karar, yalnızca mevzuat maddeleriyle değil, vicdan, ölçülülük, kamu yararı ve sorumluluk bakımından da tartışılmalıdır.

Biz bu ülkede hayvanlara yiyecek ve su vermeyi nafile ibadet olarak gören milyonlarca insanın yaşadığı bir toplumdan söz ediyoruz. Bu insanların merhametini yok sayamazsınız. İnançlarını, vicdanlarını ve ahlaki sorumluluklarını bir idari düzenlemenin soğuk satırlarına sıkıştıramazsınız. Elbette hiç kimse kanunun üzerinde değildir. Elbette kamu düzeni korunacaktır. Elbette insan hayatı ve güvenliği gözetilecektir. Fakat bunların hiçbiri merhametin düşman ilan edilmesini gerektirmez.

İbadet yasaklanamaz.

Merhamet yasaklanamaz.

Hayvana şiddet meşrulaştırılamaz.

Devletin gücü öldürmekte değil, yaşatacak düzeni kurmaktadır. Devletin otoritesi aç bırakmakta değil, sorunu kökünden çözmektedir. Devletin itibarı merhameti susturmakta değil, kamu düzeni ile vicdanı aynı hukuk çatısı altında buluşturabilmektedir.

Çünkü bir toplumun gerçek medeniyet seviyesi, güçlüye nasıl davrandığından çok, güçsüz olana nasıl davrandığında ortaya çıkar.

Ve unutmayın:

Bir canlıyı yaşatmak acizlik değildir.

Merhamet zayıflık değildir.

Hayvana eziyet çözüm değildir.

Aç bırakmak çözüm değildir.

Öldürmeyi kolaylaştırmak yönetmek değildir.

İnsan kendisine verilen sınırlı kudreti sınırsız bir hükümranlık zannettiği gün, yalnızca merhametini değil, haddini de kaybetmeye başlar.

O hâlde son kez soruyorum:

HANGİ CANLININ YAŞAYACAĞINA, HANGİSİNİN ÖLECEĞİNE SİZ Mİ KARAR VERECEKSİNİZ?

SİZE ALLAH TARAFINDAN BİR YETKİ VERİLDİ DE BİZİM Mİ HABERİMİZ YOK?