Namus

Namus

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 30, 2026 - 21:30

İşçi bir ailenin çocuğuyum. Büyükşehirde, az çok orta hâlli sayılabilecek bir evde büyüdüm. Annem çocuk bakar, babam güvenlik görevlisi olarak çalışırdı. Evimiz de arabamız da olmadı. Öyle büyük imkânların içinde büyümedik.

Annemin hayattaki en büyük gayesi, kız kardeşimle beni okutmak, meslek sahibi olduğumuzu ve bir gün kendi yuvamızı kurduğumuzu görmekti. Benimkini gördü. Nasipse seneye kardeşiminkini de görecek.

Ailece en büyük keyfimiz hafta sonları sahilde piknik yapmaktı. Yaz gelince Amasya’daki köyümüze giderdik. Başka bir tatil bilmezdik zaten. Sahilde yürümek, köyde inekleri sevmek, akşamüstü çayını demlemek… Bize yeterdi. Mutluluğun pahalı bir şey olmadığını o günlerde öğrendik.

Ekonomik bakımdan kolay günler geçirmedik. Hesabımızı kitabımızı bilerek yaşadık. Hamdolsun, kimseye el açmadık; kimseye muhtaç olmadan bugünlere geldik.

Bizim evde hayatın düsturu uzun uzun anlatılmazdı. “Eline, beline, diline sahip ol.” derdi annem. Bir de, “Herkesin namusunu kendi namusun bil.” diye tembih ederdi. Çocuk aklıyla manasını daha az bildiğimiz, yaş ilerledikçe ağırlığını daha fazla hissettiğimiz ifadeler…

Kendime mahsus bir hayat hikâyesi anlattığım yok. Milyonlarca insanın hayatı da bizimkinden pek farklı değildir. Aynı mütevazı sofralar, aynı hesaplı kitaplı günler, aynı bayramlık sevinçleri. Tek fark köylerimizin konumları olabilir.

Hepimizin anne babası, bizleri kendi hayatlarından eksilterek büyütmedi mi zaten? Yemeyip yedirdiler, giymeyip giydirdiler… Karşılıksız, hesapsız ve hiçbir şey beklemeden.

Hatta biz, on binlerce yıldır böyle değil miyiz? Medeniyetlerin beşiği bu topraklarda yaşayan milletimiz, elindeki lokmayı paylaşmayı en büyük saadetlerden biri bilmedi mi? Dinimiz de bunu öğütlemedi mi? Komşusu açken tok yatmamayı, yetimin hakkını gözetmeyi, kul hakkından sakınmayı… Hayatın içine karışmış, gündelik yaşayışımıza sinmiş bir ahlâktı bu.

Yunus Emre de söylemez mi zaten: “Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan, mülk de yalan, Var biraz da sen oyalan…”

Bakın, Çin kaynaklarında bozkır savaşçısı Türklerden “gökten gelen gururlu adamlar” diye söz edilir. Bu ifade, romantizm olsun diye kayıtlara geçmemiştir kuşkusuz. Boyun eğmeyen, kendini ezdirmeyen, haysiyetinden taviz vermeyen bir insan hâlinin tarifidir bu.

Geldik bugüne…

Bu devrin başka bir devir olduğunu söylüyorlar. Artık o gururlu adamların kalmadığını ifade ediyorlar.

Son dönemde yaşanan fon vurgunu, insanların emekleri ve güvenleri üzerinden büyüyen servetler, belediyelerin içinin boşaltılması, siyasetin ve kamusal hayatın etrafında dolaşan tartışmalar insanı ister istemez düşüncelere daldırıyor.

İnsanların, güvenerek girdikleri davaların, kurumların ve inandıkları isimlerin zaman içerisinde düştükleri hâlleri gördükçe içleri sızlıyor.

Öyle kirli, öyle sahtekâr, öyle düzenbaz bir düzen ki.

Özel çıkarın, kâr peşinde koşmanın ve daha fazla kazanmanın hayatın temel içgüdüsü hâline geldiği bir düzen. İnsanların birbirine insan olarak değil, sağlayacağı menfaat üzerinden baktığı; başarının nasıl elde edildiğinden ziyade ne kadar para getirdiğinin konuşulduğu bir devir…

Böyle bir düzende namuslu kalabilmek başlı başına başarı. Hatta bir çeşit direniş.

Hatta bir namus belası!

Menfaat uğruna eğilip bükülenlerin arasında istikametini muhafaza edebilmek, insanın kendisine bir bedel biçtiği yerde haysiyetini pazara çıkarmamak kolay değil.

Fakat tüm bu olup biten olumsuzluklara rağmen namuslu kalmak mutluluktur.

Hatta bundan da fazlasıdır: Vatanını, davasını ve bu milletin tertemiz insanlarını sevmektir.

Namusunu kenara bırakanlara bir bakınız. Ne davalarına ne de vatanlarına karşı hakiki bir muhabbetleri vardır!

Onlar, davalarına sadakati kürsülerde güzel cümleler kurarak ölçerler ve insanın asıl imtihanı olan menfaat ile inanılan şeyin karşı karşıya geldiği yerde hep sınıfta kalırlar.

Ve o sınavlarda pek çok soruyu cevapsız bırakırlar.

Onlar kendi hırsızlıklarını öyle makbul bir kılığa sokmayı başarmıştır ki yaptıklarına hırsızlık denilmesini değil, “başarı” denilerek alkışlanmasını beklerler.

Bakınız; mahkeme salonlarındaki belediye başkanları!

Namus, her şeyden evvel emeğe saygıdır. Bu memleketin insanının hakkına riayet etmektir. İşçinin alın terine, esnafın emeğine, memurun hakkına, çiftçinin toprağına, gencin istikbaline hürmet etmektir.

İşte bunları konuşmadan geçtiğimiz, günlük hadiselerin arkasındaki asıl sorunu görmediğimiz sürece sadece saatleri öldürüyoruz. Bu, olayların ve kişilerin üzerini örtelim demek değil. Elbette konuşacağız. Elbette hesap soracağız. Lakin benim derdim daha başka.

Üzerinde durmamız gereken toplumsal bir kriz var!

Bu sebeple bir gelecek tartışması yapmamız gerekiyor. Devletin, toplumun ve siyasetin nasıl bir kültür, nasıl bir ahlâk ve nasıl bir medeniyet anlayışı üzerine yükseleceğini yeniden konuşmamız gerekiyor. Bilakis, namus ve ahlâk kelimelerine bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Örneğin, biz Müslümanlar faizin büyük bir günah olduğunu kabul ederiz, değil mi? “Faiz haramdır.” deyip geçmekle de meselemiz bitmez. Hükmün arkasındaki hikmeti ve ahlâki zemini anlamamız gerekir. İslamiyet, insanın kazancıyla insanlığı arasındaki münasebeti de tanzim eder. Emeği, helal kazancı, kul hakkını, adaleti ve ölçüyü bir bütün içinde ele alır. Başkasının ihtiyacını kendi servetinin vesilesi hâline getirmemeyi, insanların hakkına tecavüz etmemeyi öğretir.

İşte ahlâk budur!

Bütün bunların bir ahlâk, namus ve ilke meselesi olduğunu öğretmediğiniz toplumlarda bir gün duvara toslarsınız.

Tosluyoruz da!

Dostluğun fiyatı, sadakatin fiyatı, davanın fiyatı, hatta vatan sevgisinin fiyatı…

Buna dur demenin, bu hastalıklara çare aramanın ve yeni bir kültür inşa etmenin zamanı gelmedi mi, beyler, bayanlar?