Anne Gidince Büyür İnsan…
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsan hiç en sevdiğini kaybettiğinde gerçekten nefes almaya devam edebilir mi? Yoksa yaşamak dediğimiz şey, sadece kalbin atmaya devam etmesinden mi ibarettir?
Bazen gecenin en sessiz saatlerinde insan, elini yüreğinin üzerine koyar ve orada eksilen bir parçayı arar. O boşluk ne zaman dolar diye bekler. Fakat zaman, acıyı azaltmıyor; sadece ona alışmayı öğretiyor. Özlem ise her sabah yeniden doğuyor.
Kaybettiğiniz kişi annenizse, artık hiçbir ev eski ev değildir. Hiçbir sofra aynı sıcaklığı taşımaz. Hiçbir kapı, "Hoş geldin yavrum." diye açılmaz. Dünyanın en kalabalık meydanında bile kendinizi kimsesiz hissedersiniz.
Ben annemin yüzünü iki elimin arasına almayı severdim. Saatlerce gözlerinin içine bakardım. O gözlerde merhameti, güveni, sabrı ve Allah'ın bana verdiği en büyük emaneti görürdüm. Saçlarını okşamak, yanağını öpmek, kokusunu içime çekmek benim için dünyanın bütün servetlerinden daha değerliydi.
Bugün ise bir anlığına göğsüne başımı koyabilmek, o kokuyla uyuyabilmek için neleri feda etmezdim...
İnsan bazı duyguların kıymetini, onları kaybettikten sonra anlayabiliyor.
Yaşlılığında ayak tırnaklarını kesmek, ellerini yıkamak, yemeklerini hazırlamak, çamaşırlarını özenle yıkamak... Bunlar dışarıdan bakıldığında sıradan işler gibi görülebilir. Oysa bunların her biri sevginin sessiz cümleleridir.
Çünkü sevgi sadece "Seni seviyorum." demek değildir.
Sevgi; sabah erkenden kalkıp onun aç kalmaması için sofrayı hazırlamaktır.
Sevgi; ilaç saatini unutmamaktır.
Sevgi; gece hastane koridorlarında sabaha kadar beklemektir.
Sevgi; onun bir saç teline zarar gelmesin diye kendi canını hiçe saymaktır.
Kim sevmediği biri için bunu yapabilir?
Bazıları buna sorumluluk der.
Ben buna sevginin en saf hâli diyorum.
Çünkü gerçek sevgi yorulmaz.
Gerçek sevgi hesap yapmaz.
Gerçek sevgi gösteriş istemez.
Gerçek sevgi fedakârlığın adıdır.
Annem hastanedeyken her nefesinde biraz daha eksildiğimi hissediyordum. Doktorların söyledikleri kulaklarımda yankılanırken ben sadece Rabbime sığınıyordum.
Sonra o acı gün geldi...
İlk kez onu öyle görünce dünyam başıma yıkıldı.
"Anne, sana kızmayacağım... Yeter ki sesini duyayım..." diye hastane koridorlarını inleten çığlığım hâlâ kulaklarımda.
Beni ondan ayırdıklarında çaresizliğin ne demek olduğunu öğrendim.
Gasilhanede saçlarını son kez sabunlarken ellerim titriyordu.
"Anne, affet beni..." diyordum.
"Seni incittiysem hakkını helal et."
İnsan, vedanın bu kadar ağır olabileceğini o gün öğreniyor.
Toprağa ilk küreği attığınız an, aslında çocukluğunuzu da toprağa bırakıyorsunuz.
Çünkü bir kız evlat, annesi öldüğü gün büyüyor.
Hem de istemeden...
Kabri başında ellerimi semaya kaldırırken tek bir duam vardı:
"Allah'ım...
Annemi yılanlardan, çıyanlardan ve kabir azabından muhafaza eyle.
Kabrini cennet bahçelerinden bir bahçe eyle.
Meleklerini yoldaş kıl.
Hesabını kolaylaştır.
Korkusunu emniyete çevir.
Beni de ona layık bir evlat olarak affet."
Boğazımdaki düğüm hâlâ çözülmedi.
Söyleyemediklerim gözyaşı oldu.
Yapamadıklarım vicdan oldu.
Özlemim ise her geçen gün biraz daha büyüdü.
İnsan en çok sevdiğiyle sınanıyor.
Allah bazen sevdiklerini alıyor; ardından hayatınıza sabrınızı, ahlakınızı ve karakterinizi imtihan edecek insanlar çıkarıyor.
İşte asıl sınav o zaman başlıyor.
Ya acınızın arkasına sığınıp öfkenize teslim olacaksınız...
Ya da bütün acınıza rağmen insan kalmayı başaracaksınız.
İtibarını koruyabilenler, en büyük savaşı kendi nefsiyle verenlerdir.
Çünkü acı hiç kimseye başkasını incitme hakkı vermez.
Hayatın bana öğrettiği en önemli gerçeklerden biri de şudur:
Kimse yaşattığını yaşamadan bu dünyadan göçüp gitmez.
Belki aynı şekilde değil...
Ama aynı duyguyu mutlaka tadar.
İşte bunun için aile kavramı yalnızca aynı soyadını taşımak değildir.
Aile; insanın sığındığı son limandır.
Bir milleti ayakta tutan en güçlü kurumdur.
Bir çocuğun karakteri, ilk olarak aile ocağında şekillenir.
Anne ise o ocağın ateşidir.
Bu yüzden aileye uzanan her kötü niyet, yalnızca bireyi değil toplumu da yaralar.
Kendi ailene gösterdiğin saygıyı başkasının ailesine de göstermek zorundasın.
Çünkü ahlak sadece kendini korumak değildir.
Başkalarının hukukuna riayet edebilmektir.
Başkalarının yuvasına göz dikmemektir.
Başkasının alın terine, emeğine ve huzuruna ortak olmaya çalışmamaktır.
"Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma." sözü, insanlığın en büyük ahlak dersidir.
Bu söz yalnızca dinî bir öğüt değildir.
Vicdanın en yalın tarifidir.
Bugün ne yazık ki namus kavramı çoğu zaman sadece kadın üzerinden konuşuluyor.
Oysa namus, yalnızca kadının omuzlarına yüklenebilecek bir kavram değildir.
Erkek de namusuyla yaşar.
Kadın da namusuyla yaşar.
Sadakat iki tarafın da sorumluluğudur.
Onur, insanın kimse görmezken gösterdiği duruştur.
Omurga ise menfaat karşısında eğilmemektir.
Anne kelimesi neden bu kadar kutsaldır biliyor musunuz?
Çünkü anne, toprağın kendisidir.
Toprak hangi tohumu kabul ederse onu büyütür.
Merhamet ekerse merhamet verir.
Kin ekerse kin büyütür.
İnsan da böyledir.
Kalbine ne ekersen, hayatına onu biçersin.
Ben bugün annemin yokluğunda her gün biraz daha eksiliyorum.
Ama onun bana öğrettiği merhameti, vefayı, dürüstlüğü ve ahlakı yaşatabildiğim sürece biliyorum ki aslında o hâlâ benimle yaşamaya devam ediyor.
Çünkü bazı insanlar ölmez.
Onlar; dualarda, hatıralarda, evlatlarının karakterinde ve bıraktıkları güzel izlerde yaşamaya devam eder.
Allah bütün annelerimize sağlık ve huzur içinde uzun ömürler nasip etsin. Ahirete irtihal eden annelerimize ise sonsuz rahmetiyle muamele eylesin. Mekânları cennet, makamları âli olsun.
Ve bizlere, hayattayken sevdiklerimizin kıymetini bilmeyi nasip etsin.
Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda, elimizde kalan tek şey; sevgimizi gösterdiğimiz anlar olacaktır.