Bir Ağacın Gölgesinde Başlayan Çocukluk: Geçmişe ve Vicdana Yolculuk
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Geçenlerde, çocukluğumun ayak izlerini taşıyan köyüme doğru bir yolculuğa çıktım. Yol boyunca içimi kaplayan o eski heyecan, menzile yaklaştıkça yerini buruk bir sessizliğe bıraktı. Eskiden Kozveren ve Bayındır köylerini geçerek varırdık toprağımıza. O köylerin içinden geçerken sokaklar adeta yaşayan birer organizma gibi canlıydı; yollarda hayvanlar gezinir, evlerin önünde oturan insanların yüzünden tebessüm, dilinden selam eksik olmazdı. Yolun nasıl bittiğini anlamazdık, çünkü insan insana değerek, selamı büyüterek ilerlerdi.
Şimdi dönüp köyüme bakıyorum da… Sanki görünmez bir el, o canım hayatın ruhunu çekip almış. Eskiden çocuk sesleriyle, insan nefesiyle dolup taşan sokaklar şimdi derin bir sessizliğe gömülmüş. Ne o eski kalabalıklar var ortada ne de sokakları şenlendiren hayvanlar. Yollar boş, sesler eksik, evler mahzun…
Oysa bir zamanlar köyümüzün her hanesinde bir bereket, her ahırında büyükbaş ve küçükbaş hayvanlar bulunurdu. Kimi evde sadece sığırlar, kiminde koyunlar, kiminde ise her ikisi birden… Hane sayısı o kadar fazlaydı ki, şimdiki gibi parmakla sayılacak kadar az ve tenhalaşmış değildi. Köyümüzün en büyük lütfu, ucu bucağı görünmeyen geniş meralara ve gürül gürül akan dağ çeşmelerine sahip olmasıydı. Otlaklar bol olunca, hayvanlar gün boyu dağlarda serbestçe yayılır, doğanın sunduğu özgürlüğün tadını çıkarırdı.
Bizler, köyün sadece sınırları içinde değil; o hayatın tam merkezinde, ritminde büyüyen çocuklardık.
Köyün tüm düzeni, bu hayvancılık kültürünün üzerine inşa edilmiş asırlık bir saat gibi işlerdi. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte sığırlar, köyün ortasındaki meydanda toplanırdı. Herkes kendi hayvanını getirir, o muazzam kalabalığın içinde kendiliğinden kusursuz bir düzen oluşurdu. Sabahın erken saatlerinden itibaren köy, bu tatlı hareketlilikle uyanır, yollar canlanırdı. Çoban sürüyü önüne katar, meraların derinliklerine, dağların kalbine götürürdü. Akşam alacakaranlık çöktüğünde ise dağdan dönen hayvanlar bağlanmaya gerek duymazdı; her biri kendi kapısını, kendi yuvasını bilir, doğruca evine dönerdi. Kadınlar bile bu döngünün bir parçasıydı; sığırların peşinden gider, toplanan tezekleri kurutup yakacak yaparlardı. Hayatın içinde hiçbir şey boşa gitmez, her emek bir değer üretirdi.
İşte biz, bu üretken ve samimi dünyanın çocukları olarak meraların içinde dolaşır, dağların arasında gizemli keşifler yapardık. Sürünün peşinden gider, geniş otlaklarda kendi hayal dünyamızı kurardık.
Ama asıl hikâyemiz, dağların arasında, çocukluk hafızamıza silinmemek üzere kazınan o unutulmaz günde başladı.
Bir keresinde Çakır’ın fikriyle bir araya gelmiştik. Çakır, Aşır, Hür, Haluk, Fuzuli, Mustafa (Mudo) ve biz birkaç arkadaş… Çakır, köyün yakınlarında, Alancık köyü taraflarında devasa bir ağaç gördüğünü söylemişti. Ağacın gövdesine arılar yuva yapmıştı. “Orada kesin bal vardır!” sözü, hepimizin çocukluk aklını başından almaya yetti. Sığır zamanıydı; kalabalığı ve telaşı fırsat bilip, çobanın yanındaki eşekleri gizlice aldık ve o gizemli ağaca doğru yola koyulduk. O an yaptığımız şey bize bir suç ya da hata gibi değil, yaşanması gereken büyük bir macera gibi geliyordu.
Vardığımızda, Çakır’ın bahsettiği o heybetli ağaç gerçekten karşımızda duruyordu. İçi uğultuyla yankılanan, sırlarla dolu bir ağaçtı. Gövdesindeki arı hareketliliğini görünce içimizdeki bal arzusu iyice alevlendi. Hemen ekin sapları toplayıp bir ateş yaktık; amacımız dumanla arıları kaçırıp o tatlı hazineye ulaşmaktı.
Fakat doğa, çocuk oyuncağı değildi. Kontrol edemediğimiz bir duman, ani bir panik ve arıların öfkeli saldırısı başladı… Kaçışırken, yaktığımız ateş bir anda büyüdü ve o asırlık ağaç alev almaya başladı. Ne yapacağımızı şaşırdık, çaresizce ateşi söndürmeye çalıştık ama nafile. Tam o sırada feryadımızı duyan Alancık köyünün büyükleri hızır gibi yetişti. Küreklerle, toprakla yangına müdahale edip alevleri büyümeden söndürdüler.
Biz o suçluluk duygusuyla bir süre daha orada bekledikten sonra boynumuz bükük köyümüze döndük. Sonradan duyduk ki, biz ayrıldıktan sonra köylüler o ağacın gövdesinden kilolarca bal çıkarmışlar…
O gün orada sadece bir ağaç yanmadı; bizim çocukluk masumiyetimiz de ilk kez gerçek bir sorumlulukla yüzleşti. Doğanın şakası olmadığını, merakın sınırları aşınca nasıl bir felakete dönüşebileceğini yaşayarak öğrendik. Her merak güzel değildi belki ama her hata, bizi olgunlaştıran büyük bir derse dönüştü.
Şimdi geriye dönüp o günleri düşündüğümde, hafızamda iki büyük resim kalıyor: Bir yanda geniş meraları, çeşmeleri ve insanların birbirine karşılıksız selam verdiği o sade, huzurlu köy düzeni; diğer yanda ise bir ağacın gölgesinde başlayıp bizi hayata hazırlayan o unutulmaz çocukluk macerası… Bizler, betonların arasında değil, o saf ve sahici dünyanın koynunda büyüyen insanlardık.
Bugün köylerimizin boşalması, sokakların sessizleşmesi sadece bir göç hikâyesi değildir; kaybettiğimiz o safiyetin, samimiyetin ve ortak yaşam kültürünün hazin bir tablosudur. İnsan, geçmişindeki o vicdanı ve doğallığı unuttukça modern dünyanın içinde yalnızlaşır.
Kalem; vicdandan uzaklaşınca kelimeler çoğalır, hakikat azalır. Biz kalemimizi; vatanın, vicdanın ve vefanın yanında tutmaya, o eski güzel günlerin ruhunu yaşatmaya devam edeceğiz.