Memento Mori: Ödülün Gölgesindeki Bedel
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsanın kendisine söylemekten en çok kaçındığı cümlelerden biri, belki de insanlık hafızasının en eski cümlelerinden biridir: Memento mori. Öleceğini hatırla. İlk bakışta soğuk, sert ve karamsar bir uyarı gibi görünür. Oysa biraz durup düşününce, bu iki kelimenin ölümden çok hayatı anlattığı fark edilir. Çünkü ölüm, insanın karşısındaki en kesin gerçek olduğu hâlde en fazla ertelenen düşüncedir. İnsan, yarını kendisine ait sonsuz bir depo gibi görür; kararlarını oraya kaldırır, söylemesi gereken sözleri erteler, yüzleşmelerini geciktirir, hayallerini uygun bir zamana bırakır. Sonra bir gün anlar ki yarın, insanın mülkiyetinde değildir; yalnızca ihtimal dâhilindedir. İşte Memento mori tam bu noktada devreye girer. İnsana yalnızca “Bir gün öleceksin” demez; daha derin bir şey söyler: “Sana verilen zamanın sahibi değilsin; yalnızca emanetçisisin.”
Belki de bu yüzden Memento mori’yi yalnızca ölüm düşüncesi üzerinden okumak eksik kalır. Onu, hayatın görünmeyen muhasebesi olan ödül ve bedel dengesi üzerinden okumak gerekir. Çünkü insanın yaşadığı büyük hayal kırıklıklarının önemli bir kısmı, ödülü bedelden bağımsız zannetmesinden kaynaklanır. Oysa hayat, yalnızca kazançların toplandığı bir kasa değil; aynı zamanda bedellerin sessizce kaydedildiği görünmez bir muhasebe defteridir. Taç, yalnızca başa konulan bir mücevher değildir; aynı zamanda başın taşıdığı ağırlıktır. Zirve, yalnızca yükseğe çıkmak değildir; orada esen yalnızlık rüzgârını da kabul etmektir. Makam, yalnızca açılan bir kapı değildir; o kapının ardında taşınacak sorumlulukların görünmeyen yüküdür. İnsan çoğu zaman ödülü görür, bedeli ise gölgede bırakır. Oysa gölge, ışığın düşmanı değildir; ışığın var olmasının doğal sonucudur. Işık ne kadar güçlenirse gölge de o kadar belirginleşir. Hayatın en eski dengelerinden biri de budur: Her kazanım, görünür ya da görünmez bir bedel üretir.
İnsan zihni, kazançları büyütmeye ve bedelleri küçültmeye meyillidir. Bir başarı duyulur; o başarının arkasındaki yıllar çoğu zaman görünmez. Bir isim öne çıkar; o ismin arkasındaki vazgeçişler hatırlanmaz. Bir insan zirveye ulaştığında herkes yüksekliği konuşur; çok az kişi o yüksekliğe çıkarken kaç kez düştüğünü, hangi korkularla mücadele ettiğini, hangi yalnızlıklardan geçtiğini ve hangi kapıları ardında bıraktığını sorar. Çünkü insanlar çoğunlukla sonucu alkışlar, süreci değil. Oysa hayatın hakikati çoğu zaman görünmeyen tarafta saklıdır. Bir madalyaya bakarak savaşı anlayamayız. Madalyanın parlaklığı göz alabilir; fakat onu taşıyan göğsün hatıraları çok daha ağırdır. Buzdağının denizin üzerinde kalan kısmını görüp bütün hikâyeyi bildiğimizi sanmak gibi bir yanılgıdır bu. İnsan da çoğu zaman başkalarının ödüllerini görür; kendi bedellerini ise yalnızca kendisi bilir.
Memento mori burada ikinci bir kapı açar ve insana yalnızca hayatın sonunu değil, değerlerin sırasını hatırlatır. Çünkü sonu olmayan bir hayat düşüncesi, insanı israfa sürükleyebilir. Sonsuza kadar yaşayacağını düşünen biri zamanı ucuz görür; fakat zamanın sınırlı olduğunu bilen insan, bir dakikanın bile geri dönüşsüz olduğunu fark eder. Para kaybedilebilir, servet el değiştirebilir, makamlar değişebilir, şöhret sönebilir. Ancak geçen bir saat, dünyanın bütün serveti bir araya getirilse bile geri satın alınamaz. Bu yüzden zaman, insanın ödediği en sessiz bedeldir. İnsan çoğu zaman hayatı yaşadığını zannederken aslında zamanını takas etmektedir. Bir maaş karşılığında yıllarını, bir şöhret karşılığında mahremiyetini, bir makam karşılığında huzurunu, bir iktidar karşılığında yalnızlığını verebilir. Sorulması gereken soru yalnızca “Ne kazandım?” değildir. Asıl soru şudur: “Bunun karşılığında ne verdim?”
Modern çağın belki de en büyük yanılsaması, ödülü bedelden ayırmasıdır. Başarı kültürü insana sürekli olarak daha fazlasını ister: Daha görünür ol, daha hızlı ilerle, daha fazla kazan, daha yukarı çık. Fakat bütün bu çağrıların arasına küçük ama hayati bir soru çoğu zaman sıkıştırılmaz: “Bunun bedeli ne olacak?” Oysa her tercih, aynı zamanda başka bir ihtimalden vazgeçmektir. İnsan hayatı biraz da seçilmiş ihtimaller mezarlığıdır. Bir yolu seçtiğinizde başka yolları geride bırakırsınız. Bir kapıyı açtığınızda başka kapılar sessizce kapanır. Bu nedenle her ödül, aslında kazanılmış ve kaybedilmiş ihtimallerin toplamıdır. Tarih de bunu doğrular. Büyük medeniyetler yalnızca kazandıklarıyla değil, hangi bedelleri ödemeyi göze aldıklarıyla şekillenmiştir. Hiçbir büyük fikir, hiçbir büyük eser, hiçbir büyük bağımsızlık mücadelesi yalnızca konfor alanında kalınarak inşa edilmemiştir.
Devletler için de Memento mori vardır. Çünkü devletler insanlardan daha uzun yaşar; fakat onlar da ölümsüz değildir. İmparatorluklar yükselir, sınırlar genişler, başkentler değişir, bayraklar dalgalanır; sonra zaman gelir ve en güçlü yapıların bile duvarlarına sessizce dokunur. Roma’nın taşları hâlâ ayaktadır; fakat Roma artık o taşların arasında yaşayan bir irade değildir. Tarih, gücün de ölümlü olduğunu gösteren büyük bir aynadır. Bu yüzden devlet aklı yalnızca büyümeyi değil, büyürken hafızasını korumayı da düşünmek zorundadır. Teknoloji geliştirirken insanını unutmamak, güçlenirken adaleti kaybetmemek, ekonomik başarı elde ederken toplumsal bağları zayıflatmamak gerekir. Çünkü devletlerin de ödülleri ve bedelleri vardır. Bugünün kolay tercihi, yarının ağır faturası olabilir. Stratejik akıl tam da bu nedenle yalnızca bugünün alkışına değil, yarının hesabına bakar.
Memento mori’nin belki de en güçlü tarafı, insanın egosuna karşı kurulmuş kadim bir denge mekanizması olmasıdır. İnsan başarı kazandıkça kendisini merkeze koymaya başlar. Alkış arttıkça kendi sesini daha fazla duyar. Güç arttıkça sınırlarının azaldığını zanneder. Oysa ölüm, bütün bu yanılsamaların önüne tek bir cümle koyar: “Sen de geçicisin.” Bu cümle küçültücü değil, özgürleştiricidir. Çünkü insan geçici olduğunu kabul ettiğinde her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığını da anlar. Her savaşı kazanmak, her kapıyı açmak, herkese kendisini anlatmak zorunda değildir. Bazen susmak gerekir. Bazen geri çekilmek. Bazen bir ödülü reddetmek. Çünkü insanın gerçek gücü, her şeyi kazanmasında değil; neyin kazanılmaya değmeyeceğini bilmesindedir.
Hayatın sonuna doğru insanın elinde ne kalacağını tam olarak bilmiyoruz. Fakat neyin kalmayacağını biliyoruz. Alkışlar kalmayacak. Günlük tartışmalar kalmayacak. Sosyal medya rakamları kalmayacak. Bugün dünyanın merkezi gibi görünen birçok mesele, yarının hafızasında küçük bir dipnota dönüşecek. İşte bu yüzden insan zaman zaman kendisine şu soruyu sormalıdır: “Bugün uğruna bedel ödediğim şey, yarın da anlamlı olacak mı?” Eğer cevap hayırsa, belki de bedel fazla büyüktür. Eğer cevap evetse, yürümeye değer. Çünkü bazı mücadeleler insan ömründen daha uzun yaşar. Bir çocuğun geleceği için yapılan fedakârlık, bir milletin bağımsızlığı için verilen emek, adalet uğruna göze alınan yalnızlık, hakikat uğruna ödenen bedel… Bunlar yalnızca bireysel başarılar değildir; insanın kendi ömrünü aşan anlam arayışlarıdır.
Bu nedenle Memento mori, ölümün değil; ölçünün felsefesidir. İnsana ne kadar isteyeceğini, ne uğruna mücadele edeceğini, hangi ödülün gerçekten ödül olduğunu öğretir. Çünkü her parlayan şey altın değildir. Her kazanım zafer değildir. Her kayıp yenilgi değildir. Bazen insan bir makamı kaybeder ve haysiyetini korur. Bazen bir alkışı reddeder ve vicdanını muhafaza eder. Bazen bütün dünyanın önünde kaybeder; fakat kendi içinde ilk kez kazanır. İşte gerçek ödül ile sahte ödül arasındaki fark burada ortaya çıkar. Sahte ödül, başkalarının sana verdiğidir. Gerçek ödül ise kendinle baş başa kaldığında hâlâ taşıyabildiğindir.
Sonunda insanın önünde iki soru kalır: “Ne kazandım?” ve “Bunun için ne oldum?” İlk soru başarıyı ölçer; ikinci soru karakteri. İlk soru hesabı gösterir; ikinci soru bedeli. Ve belki de Memento mori, tam olarak bu iki sorunun arasındaki sessizlikte saklıdır. Çünkü ölüm geldiğinde insan yanında ne makamlarını ne ödüllerini ne de servetini götürür. Fakat bütün ödüller ve bütün bedeller, o insanın kim olduğunu çoktan belirlemiştir. Son perde indiğinde alkış kesilir. Sahne boşalır. Işıklar söner. Unvanlar susar. Geriye yalnızca insanın kendi vicdanıyla baş başa kaldığı o büyük sessizlik kalır.
Belki de hayatın en gerçek muhasebesi tam o anda başlar. İnsan kendisine şu soruyu sorar: “Bana verilen ömrü, hangi bedeller karşılığında yaşadım?” Memento mori, bu sorunun ölüm döşeğinde değil; hayatın tam ortasında sorulmasıdır. Çünkü hayatın gerçek ödülü ölümsüz olmak değildir. Gerçek ödül; ölümlü olduğunu bilerek, sınırlı bir ömrü sınırsız bir anlam uğruna harcayabilmektir.