HASTA MI MÜŞTERİ Mİ?

HASTA MI MÜŞTERİ Mİ?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ağustos 17, 2026 - 19:29

Bir hastanenin, kliniğin ya da özel muayenehanenin kapısından içeri girdiğinizde sizi karşılayan ilk şey ne oluyor: Sağlık hizmeti mi, fiyat listesi mi? Ağrınızın nerede olduğu mu soruluyor, ödeme gücünüzün ne kadar olduğu mu? İnsan, en savunmasız anında yardım beklerken kendisini bir anda sağlık hizmetinin öznesi değil, ticari bir işletmenin müşterisi gibi hissedebiliyor. Oysa hasta; satış yapılacak bir müşteri, bedeni ve ruhsal sıkıntıları da üzerinden kazanç sağlanacak bir pazar değildir.

Elbette özel hastaneler, klinikler ve muayenehaneler ekonomik faaliyet yürütür. Çalışanların ücretleri, cihazların giderleri, ilaçlar, kiralar ve diğer masraflar vardır. Hekimin yıllarca eğitim almış olması, mesleki bilgisi, emeği ve ayırdığı zaman elbette karşılıksız değildir. Burada savunulan, özel sağlık hizmetinin ücretsiz olması veya hekimin kazanç elde etmemesi değildir. Tartışılması gereken; ücret alınması değil, ekonomik kazancın hastanın sağlık hakkının, güvenliğinin ve insan onurunun önüne geçirilmesidir.

Bu noktada hemen “Beğenmiyorsanız devlet hastanesine gidin” denilebilir. Öncelikle belirtmek gerekir ki devlet hastaneleri küçümsenecek, ikinci sınıf görülecek veya yalnızca özel sağlık hizmetine ulaşamayanların başvuracağı yerler değildir. Kamu hastaneleri, sağlık hakkının herkes bakımından erişilebilir olmasını sağlayan temel kurumlardır. Çok ağır çalışma koşulları altında büyük bir özveriyle hizmet veren hekimler ve diğer sağlık çalışanları, toplum sağlığının en önemli dayanaklarından biridir. Özel sağlık kuruluşuna başvurmak bir üstünlük göstergesi olmadığı gibi devlet hastanesine gitmek de bir yetersizlik değildir.

Ancak kamu sağlık hizmetinin varlığı, özel hastane, klinik ve muayenehanelerin etik ve hukuki sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Bir sağlık kuruluşunun özel olması, onun yalnızca ticari kurallara tabi olduğu anlamına gelmez. Özel sağlık kuruluşları ve muayenehaneler de kamusal öneme sahip bir sağlık hizmeti sunar; mesleki standartlara, hasta haklarına ve hukuki yükümlülüklere uymak zorundadır. Ücret ödeyerek hizmet almak, hastanın daha az hakka sahip olması sonucunu doğurmaz. Tam tersine hasta, ödediği ücret karşılığında şeffaf, güvenli, özenli ve bilimsel ölçütlere uygun bir sağlık hizmeti beklemekte haklıdır.

Kamu veya özel sağlık kuruluşu tercihi; hastanın ihtiyacına, bulunduğu yere, tedavinin sürekliliğine, randevu koşullarına, mahremiyet beklentisine, aciliyete ya da belirli bir hekim tarafından takip edilme gereksinimine göre değişebilir. Bu tercihlerden hiçbiri diğerini değersiz kılmaz. Bir insanın özel sağlık kuruluşuna başvurması da sunulan bütün şartları sorgulamadan kabul ettiği veya haklarından vazgeçtiği anlamına gelmez. “Devlete gitseydin” demek, kamu hastanelerini bir tehdit veya mecburiyet adresi gibi gösterdiği için de yanlıştır. Devlet hastaneleri özel sektörde yaşanan sorunları örtmek için kullanılan bir cevap değil, sağlık sisteminin asli ve değerli bir parçasıdır.

İnsanlar hastaneye, kliniğe ya da muayenehaneye keyiflerinden değil; ağrıları, korkuları, hastalıkları ve kimi zaman yaşamsal tehlikeleri nedeniyle gider. İşte tam da bu nedenle sağlık alanında sözleşme özgürlüğü, ticari kazanç ve hasta hakları arasındaki sınır çok daha dikkatli çizilmelidir. Hastanın seçim yapmış olması, sağlık hizmeti sunan tarafın sınırsız biçimde fiyat belirleyebileceği, her uygulamayı gerekliymiş gibi gösterebileceği veya hastanın kırılganlığından yararlanabileceği anlamına gelmez.

Bugün bazı hastalar daha muayene olmadan hangi paketi satın alacağının, hangi ek ücretleri ödeyeceğinin ya da kredi kartının limitinin yeterli olup olmayacağının telaşına düşüyor. Bazen gerekli olup olmadığı yeterince açıklanmayan tetkikler, birbirini izleyen kontroller ve sonradan ortaya çıkan ücretlerle karşılaşılıyor. Hastaya, yapılacak işlemin neden gerekli olduğu anlatılmadan yalnızca imzalaması gereken belgeler uzatılabiliyor. İmza alınmış olması ise her zaman gerçek anlamda bilgilendirme yapıldığı anlamına gelmiyor. Okumaya fırsat verilmeyen, anlaşılmaz ifadelerle doldurulan veya hastanın kaygılı hâlinden yararlanılarak imzalatılan bir form, aydınlatılmış onamın ruhunu karşılamaz.

Benzer bir ticarileşme psikiyatrist muayenehanelerinde, psikolojik danışmanlık merkezlerinde ve ruh sağlığı kliniklerinde de ortaya çıkabilir. Ruhsal olarak kırılgan bir insan, yalnızca belirli aralıklarla ücret ödeyen düzenli bir müşteriye dönüştürülemez. Görüşmelerin, kontrollerin ve tedavinin sıklığı hastanın ihtiyacına göre belirlenmeli; ekonomik devamlılık kaygısı tedavinin önüne geçmemelidir. Tedavinin amacı hastayı hekime ya da kuruma bağımlı hâle getirmek değil, mümkün olduğu ölçüde kendi yaşamını sürdürebilecek güce ulaştırmaktır. Hastanın güveni, yalnızlığı, korkuları veya duygusal bağlılığı ticari kazancın devamı için kullanılamaz. Ruh sağlığı alanında kurulan ilişkinin niteliği nedeniyle etik sınırların korunması, diğer alanlardan bile daha büyük bir hassasiyet gerektirir.

Hasta haklarının temeli yalnızca tedaviye ulaşabilmek değildir. Hasta; hastalığı, önerilen müdahale, olası riskler, alternatif yöntemler, işlemin reddedilmesi hâlinde doğabilecek sonuçlar ve ödeyeceği bedel konusunda açıkça bilgilendirilmelidir. Soru sorma, kayıtlarına ulaşma, mahremiyetinin korunmasını isteme ve baskı altında kalmadan karar verme hakkına sahiptir. Hastanın önüne bir belge koyup imza almak, bütün bu yükümlülüklerin yerine getirildiği anlamına gelmez. Onam, kâğıt üzerindeki imzadan önce özgür ve bilgilendirilmiş bir iradeyi gerektirir.

Sorun yalnızca ücretlendirme de değildir. Hasta kendisini bir müşteri gibi görmeye başladığında hekim de istemeden hizmet sağlayıcıya, tedavi ise memnuniyet garantili bir ürüne dönüştürülür. Oysa tıp, sonucu kesin olarak vaat edilebilen bir alan değildir. Hekimden bilimsel ve özenli davranması beklenir; her durumda iyileşme garantisi vermesi değil. Sağlığı bütünüyle ticari bir ilişki gibi görmek, bir taraftan hastayı kazanç kaynağına indirgerken diğer taraftan hekimi sonuç garantisi vermesi gereken bir satıcı konumuna sürükler. Bu anlayış hem hastaya hem hekime zarar verir.

Sağlık hizmetindeki ticari baskı, gereksiz işlem iddialarını ve tedavinin tıbbi gereklilikten çok ekonomik hedeflere göre şekillendiği kuşkusunu da beraberinde getirir. Bir tetkik gerçekten gerekli olduğu için mi istenmiştir, yoksa kurumun kazancı için mi? Bir hasta gerçekten yatış gerektirdiği için mi yatırılmıştır, yoksa boş yatağın maliyeti mi düşünülmüştür? Kontrol muayenesi hastanın tıbbi ihtiyacı nedeniyle mi planlanmıştır, yoksa süreklilik gösteren bir gelir ilişkisi mi kurulmak istenmektedir? Psikiyatrik tedavi gerçekten hastanın iyileşmesine mi yöneliktir, yoksa hastanın kırılganlığı üzerinden sonu belirsiz bir bağlılık mı oluşturulmaktadır? Bu soruların akla gelmesi bile sağlık sistemine duyulan güven açısından tehlikelidir. Sağlık ilişkisinin temeli güvenken, hastanın zihninde sürekli bir satış şüphesinin bulunması tedaviyi de insan ilişkisini de yaralar.

Daha ağır olanı ise ödeme gücüne göre değişen muamele algısıdır. Parası olanın daha hızlı, daha ilgili ve daha “değerli” kabul edildiği; olmayanın ise bekletildiği, randevusunun ertelendiği veya başka bir kuruma yönlendirildiği düşüncesi, sağlık hakkının özüne aykırıdır. Acil bir durumda insanın cüzdanı ile yaşamı arasında tercih yapmaya zorlanması kabul edilemez. Bir kişinin ekonomik yetersizliği, onun daha az yaşamaya veya daha az iyileşmeye değer olduğu anlamına gelmez.

Hastalar yalnızca büyük sağlık kuruluşlarında mağdur edilmez. Küçük bir klinik veya tek hekimin çalıştığı bir muayenehane de hastanın haklarını ihlal edebilir. Kurumun büyüklüğü, hekimin unvanı, akademik kariyeri, tanınmışlığı ya da muayene ücretinin yüksekliği; yapılan her işlemin doğru, etik ve hukuka uygun olduğu anlamına gelmez. Hasta, hekimin karşısında bilgisiz olduğu için değersiz değildir. Tam tersine bilgi asimetrisi, sağlık hizmeti sunan kişinin sorumluluğunu daha da artırır.

Devletin görevi yalnızca hastaneleri, klinikleri ve muayenehaneleri ruhsatlandırmak veya sağlık piyasasını büyütmek değildir. Kamu sağlık hizmetlerinin niteliğini ve erişilebilirliğini güçlendirirken özel sağlık alanını da etkili biçimde denetlemelidir. Ücretlerin şeffaflığını, hastaların gerçekten bilgilendirilmesini, tıbbi kayıtların eksiksiz tutulmasını, gereksiz işlemlerin önlenmesini ve şikâyet mekanizmalarının etkili çalışmasını güvence altına almalıdır. Denetim yalnızca dosyada imza bulunup bulunmadığına indirgenmemeli; hastanın gerçekten anlayıp anlamadığına, özgürce karar verip vermediğine ve uygulanan işlemin tıbbi gerekliliğine de yönelmelidir.

Özel sağlık hizmeti sunmak kazanç sağlamayı tümüyle dışlamaz; fakat kazanç, insan sağlığının önüne geçtiği anda hukuki ve etik sorun başlar. Hastane işletilebilir, klinik açılabilir, muayenehane faaliyeti yürütülebilir; ancak hastalık pazarlanamaz. Sağlık hizmetinin bedeli olabilir, fakat insan yaşamının ve ruhsal kırılganlığının etiketi olamaz. Hastaya güler yüz göstermek bir müşteri memnuniyeti stratejisi değil, insan onuruna saygının gereğidir.

Bu nedenle soruyu yeniden soralım: Hasta mıyız, müşteri mi? Cevap açıktır. Biz hastayız; hakları, korkuları, iradesi ve onuru bulunan insanlarız. Sağlık hizmeti için ücret ödüyor olmamız bizi müşteriye, bedenimizi ve ruhumuzu ürüne, hastalığımızı da ticari fırsata dönüştürmemelidir. Kamu ve özel sağlık hizmetleri birbirinin rakibi değil, sağlık hakkının korunmasında birbirini tamamlayan yapılardır. Sağlık hakkı, sağlık hizmetinin sunulduğu her yerde aynı ciddiyetle korunması gereken temel bir insan hakkıdır.