ÇERÇEVEYİ DEVLET ÇİZER, KAPIYI DEVLET AÇAR, EŞİĞİ DEVLET KORUR
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Terörsüz Türkiye, bir geri çekilme değil; devletin terörle mücadelede kazandığı mevziyi koruyarak yeni bir stratejik döneme geçişidir.
Türkiye’de bazı meseleler vardır; üzerine ne kadar konuşulursa konuşulsun, kelimeler bir türlü meselenin ağırlığını taşımaya yetmez.
Terör meselesi bunlardan biridir.
Kırk yılı aşkın bir zaman boyunca bu ülkenin evlatları dağlarda, sınır hatlarında, şehirlerde ve karakollarda bedel ödedi. Anneler evlatlarını toprağa verdi. Babalar tabut başında saf tuttu. Bir millet, terörün yalnızca kurşunla değil; ekonomiyle, psikolojiyle, diplomasiyle, toplumsal fay hatlarıyla ve uluslararası hesaplarla yürütülen bir savaş olduğunu yaşayarak öğrendi.
Şimdi Türkiye, işte bu uzun mücadelenin ardından başka bir eşiğe gelmiştir.
Ve bugün yapılması gereken ilk şey, meseleyi sloganlardan kurtarmaktır.
Çünkü Türkiye’nin önünde duran mesele “terör örgütüne ne verildi?” sorusundan ibaret değildir.
Asıl soru şudur:
Türkiye terör sorununu hangi şartlarla, hangi hukukla, hangi devlet aklıyla ve hangi stratejik hedef doğrultusunda sona erdiriyor?
Bu sorunun cevabı anlaşılmadan yapılan her tartışma, meselenin yalnızca bir parçasına bakmaktır.
AF DEĞİL, DEVLETİN ÇİZDİĞİ HUKUKİ ÇERÇEVE
“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” etrafındaki tartışmaların en önemli başlıklarından biri şüphesiz “af” meselesidir.
Burada kavramları birbirine karıştırmamak gerekir.
Bir devletin terör örgütünün silah bırakmasını, örgütsel yapının sona ermesini ve terör faaliyetlerinin tasfiye edilmesini sağlayacak hukuki bir mekanizma oluşturması ile terör suçlarını toptan affetmesi aynı şey değildir.
Bunları birbirinden ayırmak zorundayız.
Çünkü devlet hukukla hareket eder.
Devletin elinde yalnızca güvenlik kuvvetleri yoktur. Devletin elinde anayasa vardır, kanun vardır, mahkemeler vardır, istihbarat vardır, diplomasi vardır, ekonomi vardır, dış politika vardır.
Ve güçlü devlet, bütün bu araçları aynı hedef doğrultusunda kullanabilen devlettir.
Bu nedenle söz konusu düzenlemeyi “terör örgütüne verilmiş koşulsuz bir af” şeklinde okumak, meselenin hukuki mantığını baştan yanlış kurmaktır.
Burada esas mesele, silahın bırakılması ile hukuki sonuç arasında bir bağ kurulmasıdır.
Yani devlet şunu söylemektedir:
Silahı bırak.
Örgütsel yapıyı sona erdir.
Terör faaliyetini bitir.
Devletin koyduğu şartları yerine getir.
Sonra hukuk düzeninin belirlediği çerçeve içerisinde değerlendiril.
Bu bir teslimiyet değil, devletin kendi hukukunu işletmesidir.
Çünkü devlet, karşısındaki aktörün iradesine göre hukuk üretmez.
Hukukun sınırlarını devlet belirler.
İşte meselenin en kritik noktası budur.
DEVLET GERİ ÇEKİLMEDİ
Türkiye’nin son kırk yılda terörle mücadelede kazandığı en önemli şey yalnızca askeri kapasitesi değildir.
Türkiye aynı zamanda terör örgütünü stratejik olarak sıkıştırmayı, sınır ötesindeki hareket alanını daraltmayı, istihbarat kapasitesini geliştirmeyi, teknolojik üstünlük kurmayı ve terörün Türkiye üzerindeki etkisini azaltmayı başarmıştır.
Bugün gelinen noktayı bu tarihsel arka plandan koparmak büyük bir hata olur.
Devlet önce mücadele etti.
Dağda mücadele etti.
Sınırda mücadele etti.
Şehirde mücadele etti.
İstihbaratta mücadele etti.
Diplomaside mücadele etti.
Ve nihayetinde terör örgütünün hareket alanını önemli ölçüde daralttı.
Şimdi devletin önünde yeni bir imkân doğmuştur:
Kazandığı mevziden geri çekilmeden, savaşın şartlarını değiştirmek.
Bu ikisi birbirinden çok farklıdır.
Devletin geri adım atması başka şeydir; devletin üstünlüğünü muhafaza ederek yeni bir dönem başlatması başka şey.
Terörsüz Türkiye tam da bu ikinci ihtimal üzerinden okunmalıdır.
DEVLET KAPIYI AÇARSA, O KAPININ NEREYE ÇIKACAĞINI DA BİLİR
Devlet bazen kapıları kapatır. Bazen de kapıları açar.
Fakat devletin kapı açması, karşısındakinin istediği yere girebileceği anlamına gelmez.
Çünkü devletin kapısı rastgele açılmaz.
Eşiği vardır.
Sınırı vardır.
Kuralı vardır.
Şartı vardır.
Ve o kapının ardında kimin, hangi şartla, hangi hukukla ve hangi amaçla ilerleyebileceğine devlet karar verir.
İşte bugün Türkiye’nin yaptığı şey budur.
Türkiye bir pazarlık masasında kendi egemenliğini tartışmaya açmıyor.
Türkiye kendi sınırlarını, kendi anayasal düzenini, kendi devlet yapısını ve kendi milli güvenlik anlayışını başka bir aktöre teslim etmiyor.
ÖCALAN MESELESİ DE BU ÇERÇEVEDEN OKUNMALIDIR
Abdullah Öcalan meselesi, Türkiye’nin terör sorunundan bağımsız düşünülemez.
Fakat burada da kavramların dikkatle kullanılması gerekir.
Bir terör örgütünün liderinin örgüt üzerindeki etkisinin sona erdirilmesi, onun siyasi bir meşruiyet aktörü olarak kabul edildiği anlamına gelmez.
Devletin muhataplık kurması ile meşruiyet vermesi aynı şey değildir.
Diplomasinin tarihi bunun sayısız örneğiyle doludur.
Devletler bazen savaşın sona erdirilmesi için en sert rakipleriyle bile konuşabilir.
Fakat konuşmak; hak vermek değildir.
Muhatap almak; meşru görmek değildir.
Bir örgütün silah bırakmasını sağlamak; örgütün siyasi hedeflerini kabul etmek değildir.
Buradaki ayrım Türkiye’nin geleceği bakımından hayati önemdedir.
TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDE ARTIK DAHA BÜYÜK BİR HARİTA VAR
Dünyanın jeopolitiği değişiyor.
Ortadoğu yeniden şekilleniyor.
Kafkasya yeni dengelere kavuşuyor.
Karadeniz’in stratejik önemi artıyor.
Enerji yolları yeniden hesaplanıyor.
Türk dünyasıyla ilişkiler yeni bir jeopolitik derinlik kazanıyor.
Savunma teknolojileri savaşların niteliğini değiştiriyor.
Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya, Irak’tan Suriye’ye kadar Türkiye’nin önünde çok daha geniş bir stratejik alan bulunuyor.
Türkiye’nin bütün enerjisini kırk yıllık bir terör sorununa harcamak zorunda olmadığı bir dönem başlıyorsa, bu Türkiye açısından küçümsenecek bir kazanım değildir.
Tam tersine.
Bu, devletin stratejik kapasitesini başka alanlara yönlendirebilmesi demektir.
Türkiye artık yalnızca “terörle nasıl mücadele edeceğini” değil enerji güvenliğini, savunma sanayisini, Türk dünyasını, bölgesel ticaret yollarını, yapay zekâyı, deniz gücünü, uzay kapasitesini ve küresel diplomasi ağını nasıl büyüteceğini de daha fazla konuşmalıdır.
Çünkü büyük devletlerin gündemi yalnızca kendi iç problemlerinden ibaret olamaz.
DEVLETİN YAŞI TAKVİMLE ÖLÇÜLMEZ
Türkiye Cumhuriyeti genç olabilir.
Fakat devlet aklı genç değildir.
Bu topraklarda devlet geleneği, Cumhuriyet’in kuruluşundan çok daha eskiye uzanır.
Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel çizgide devlet; savaşmayı da bilir, beklemeyi de bilir, geri çekilmeyi de bilir, yeniden yürümeyi de.
Devletin en büyük gücü yalnızca ordusu değildir.
Hafızasıdır.
Devlet, günübirlik öfkeyle hareket etmez.
Bugünü düşünürken yarını da hesap eder.
Bazen sertleşir.
Bazen susar.
Bazen müzakere eder.
Bazen kapıyı kapatır.
Bazen kapıyı açar.
Ama bunların hiçbirini tesadüfen yapmaz.
Çünkü devlet, tarihin uzun koridorlarında yürümeyi öğrenmiş bir akıldır.
BUGÜNÜN ASIL SINAVI
Şimdi asıl sınav başlamaktadır.
Çünkü terörün sona ermesi kadar, sonrasının nasıl inşa edileceği de önemlidir.
Silahların susması tek başına yeterli değildir.
Örgütsel yapıların tasfiye edilmesi gerekir.
Silahların tamamen bırakılması gerekir.
Türkiye’nin egemenliği ve üniter devlet yapısı konusunda hiçbir tartışmalı alan bırakılmamalıdır.
Hukuk devleti ilkesi korunmalıdır.
Şehit ailelerinin vicdanı gözetilmelidir.
Terörün mağdurları unutulmamalıdır.
Ve en önemlisi;
Türkiye’nin kazandığı güvenlik mevzileri kaybedilmemelidir.
Çünkü barış ile teslimiyet arasındaki çizgi tam da burada başlar.
Barış, devletin güçlü olduğu yerde kalıcıdır.
Devletin zayıfladığı yerde ise ortaya çıkan şey barış değil, yalnızca yeni bir çatışmanın ertelenmesidir.
TÜRKİYE TERÖRE NOKTA KOYMAK İSTİYORSA, NOKTAYI DEVLET KOYMALIDIR
Bugün Türkiye’nin yapması gereken şey geçmişi unutmak değildir.
Tam tersine, geçmişi doğru okuyarak geleceği kurmaktır.
Şehitleri unutmak değildir.
Şehitlerin verdiği mücadelenin sonunda terörsüz bir Türkiye bırakmaktır.
Terör örgütüne teslim olmak değildir.
Terör örgütünün varlık sebebini ortadan kaldırmaktır.
Devletten vazgeçmek değildir.
Devletin gücünü başka alanlara taşımaktır.
İşte bu nedenle Terörsüz Türkiye sürecine yalnızca siyasi bir proje olarak bakmak yanlış olur.
Bu, aynı zamanda bir devlet kapasitesi meselesidir.
Türkiye’nin terörle mücadelede elde ettiği kazanımları muhafaza ederek yeni bir stratejik sayfa açabilmesi meselesidir.
Ve belki de bütün tartışmaların üzerinde durması gereken temel cümle şudur:
Devlet, terörle mücadelede kazandığı mevzileri terk ederek değil; o mevzilerin üzerinde yükselerek yeni bir Türkiye kurmalıdır.
Çünkü devletin büyüklüğü yalnızca düşmanını yenmesinde değildir.
Bazen daha büyük bir başarı vardır:
Yendiği tehdidin ardından ülkesine yeni bir gelecek kurabilmek.
Bugün Türkiye’nin önünde böyle bir fırsat vardır.
Bu fırsatın adı Terörsüz Türkiye’dir.
Fakat bu yolun kırmızı çizgileri açıktır:
Silah yok.
Terör yok.
Örgüt yok.
Bölücülük yok.
Devletin egemenliğini tartışmaya açmak yok.
Hukukun dışında bir ayrıcalık yok.
Ve bütün bunların üzerinde tek bir gerçek vardır:
Türkiye Cumhuriyeti devleti pazarlık konusu değildir.
Türkiye, terörle mücadelede yıllarca verdiği mücadelenin sonunda bugün bir kapı aralıyorsa, bu kapının ardında devletin geri çekildiği bir alan değil; devletin kendi kurallarıyla şekillendirdiği yeni bir dönem bulunmalıdır.
Çünkü tarih boyunca büyük devletler yalnızca savaş kazanarak ayakta kalmadılar.
Kazandıkları savaşların ardından hangi düzeni kuracaklarını bildikleri için büyük oldular.
Türkiye’nin bugün yapması gereken de budur.
Terörü bitirmek.
Silahı susturmak.
Hukuku işletmek.
Toplumsal bütünlüğü güçlendirmek.
Ve ardından gözünü daha uzak ufuklara çevirmek.
Çünkü Türkiye’nin önünde artık yalnızca bir terör meselesi yoktur.
Türkiye’nin önünde bir yüzyıl meselesi vardır.