Tıp Biliminde Özgür Düşüncenin Önündeki Engel: Bilimsel Hiyerarşi
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bilimin gelişmesinin temel koşullarından biri özgür düşüncedir. Bilimsel bilgi, mevcut bilginin öğrenilmesi ve aktarılmasından ibaret değildir; onun sorgulanması, yanlışlanmaya çalışılması ve gerektiğinde terk edilmesiyle gelişir. Bu nedenle bilim insanının en önemli özelliklerinden biri, kendisinden önce söylenmiş olanı bilmek kadar, onun karşısında soru sorabilme cesaretine sahip olmasıdır.
Tıp bilimi açısından bu gereklilik daha da önemlidir. Çünkü tıp yalnızca biyolojik gerçekliği açıklamaya çalışan bir bilim alanı değil, ürettiği bilgiyi doğrudan insan üzerinde uygulayan bir disiplindir. Bugünün doğru kabul edilen tıbbi yaklaşımının yarım eksik veya yanlış olduğunun gösterilebilmesi, tıp tarihinin istisnası değil neredeyse olağan gelişim biçimidir.
Buna rağmen tıp, bilim dalları içerisinde hiyerarşinin en güçlü olduğu alanlardan biridir. Öğrenci-asistan-uzman-öğretim üyesi; genç akademisyen-kıdemli akademisyen; doçent-profesör; bilim dalı başkanı-anabilim dalı başkanı gibi kurumsal basamaklar başlangıçta eğitim ve organizasyon amacıyla oluşturulmuş olsa da zaman içinde bilimsel düşünce üzerinde bir otorite düzenine dönüşebilir.
Sorun hiyerarşinin varlığı değildir. Sorun, idari ve mesleki hiyerarşinin epistemik bir hiyerarşiye dönüşmesi, başka bir ifadeyle akademik makamın bilimsel doğrunun ölçütü haline gelmesidir.
Bilimin doğasında itaat değil, itiraz vardır ve şüphe bilimin hamurudur. Ancak Türkiye’ de hemen tüm bilimsel örgütlerde itaat kural haline gerçekleştirilmiştir.
Bilimsel düşüncenin başlangıç noktası “bu doğrudur” cümlesinden çok, “bunun doğru olduğundan emin miyiz ?” sorusudur. Bilim tarihinde önemli ilerlemelerin büyük bölümü, dönemin egemen düşüncesinin sorgulanmasıyla ortaya çıkmıştır. Ancak mevcut durum itibarıyla buna cesaret eden bilim insanı tecrit edilmekte ve sosyal infaza uğramaktadır. Bu nedenle bilimsel gelişme, yalnızca yeni bilgi üretme süreci değil, aynı zamanda eski bilginin eleştirilebilmesine izin veren bir düşünsel ortamın ürünüdür. Ama Türkiye Tıp Bilim camiası bunu hazmetmiş değildir.
Bilim insanının yanılma hakkı da bu ortamın ayrılmaz parçasıdır. Ama Türk Bilim camiasında bu evrensel kural tolere edilmemektedir. Bu nedenle bilimsel özgür düşüncenin gerçekleşmesi olası gözükmemektedir.
Bir bilim insanına yalnızca doğru konuşma hakkı tanırsanız, gerçekte ona düşünme özgürlüğü tanımamış olursunuz. Çünkü henüz kanıtlanmamış bir düşünceyi ileri sürmek, doğası gereği yanılma ihtimalini içerir. Yanılmanın kişisel itibarsızlaştırmaya dönüştüğü bir akademik ortamda insanlar zamanla soru sormamayı, farklı düşünmemeyi ve çoğunluğun kabul ettiği görüşün dışına çıkmamayı öğrenirler.
Böylece bilimsel sessizlik oluşur. Bu mevcut durum itibarıyla Türk Tıp bilim camiasının en büyük açmazıdır. Hatta, felaketi ve infertilitesi bile denilebilir. Oysa bir düşüncenin, yanlış olma potansiyeli olsa da, ortaya konulması ve bilimsel yöntemle tartışmaya açılmasının, bilimin ana hedefi olan gerçeğe ulaşmaya zararı yoktur. Bilim için asıl tehlikeli olan, genel kabullerden farklı herhangi bir görüşün, otorite ve baskı nedeniyle, yanlış olma riskini göze alamayarak sorgulanamamasıdır.
Türk Tıp Biliminde Hiyerarşi Nasıl Bilimsel Otoriteye Dönüştü ?
Tıp eğitimi kaçınılmaz olarak belirli ölçüde hiyerarşiktir. Bunda tıbbın tarihsel gelişiminin cerrahi bilimlere dayalı olmasının de rolü olabilir. Deneyimli hekimin bilgisinin genç hekime aktarılması, klinik sorumluluğun belirlenmesi ve hasta güvenliğinin sağlanması için görev ve yetki sınırları gereklidir.
Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır; “Klinik sorumluluk hiyerarşisi ile bilimsel doğruluk hiyerarşisi aynı şey değildir.” Bir profesörün klinik deneyimi bir asistandan daha fazla olabilir. Bir bilim dalı başkanının idari sorumluluğu genç bir öğretim üyesinden daha geniş olabilir. Ancak bunların hiçbiri, ileri sürdüğü bilimsel önermenin kendiliğinden daha doğru olduğu anlamına gelmez. Eğer bu tıbbi bir sosyal örgüt olan dernek yönetiminde ise daha da yanlış olması mümkündür. Ancak maalesef bu gerçekleşmiştir. Bilimsel bir önermenin doğruluğunu söyleyen kişinin unvanı değil; gözlem, deney, yöntem, veri ve bu veriden yapılan çıkarım belirlemelidir.
Ne var ki tıp kültürümüzde sıklıkla bunun tersi gelişir. Bilgi ile makam birbirine karışır. Kıdem, bilimsel haklılığın göstergesi olarak algılanmaya başlanır.
Böyle bir ortamda genç akademisyen şu soruyu soramaz:
“Bu görüşün kanıtı nedir?”
Onun yerine şunu düşünmeye başlar:
“Bu görüşü kim söylüyor?”
İşte bilimsel hiyerarşinin özgür düşünce üzerindeki gerçek etkisi burada başlar.
Otorite Yanlılığı ve Bilimsel Sessizlik
İnsan zihni otoriteden etkilenmeye eğilimlidir. Tıp ortamımızda bu etki daha güçlü olabilir; çünkü mesleki eğitim uzun yıllar boyunca usta-çırak değil patron-işçi ilişkisine benzer bir yapı içerisinde gerçekleşir. Öğrenci hocasının, asistan uzmanının, genç öğretim üyesi kıdemli akademisyenin bilgisinden doğal olarak yararlanır. Ancak öğrenme ilişkisi zaman içerisinde sorgulamama kültürüne dönüşürse eğitim ile itaat arasındaki sınır kaybolabilir.
Bir tıp kongresinde genç bir hekimin kıdemli bir profesörün görüşüne itiraz edebilmesi teorik olarak mümkündür. Fakat bu itirazın akademik kariyerini, eğitimini, sınavını, yayınlarını veya kurumdaki ilişkilerini etkileyebileceğini düşünüyorsa, bilimsel olarak sahip olduğu özgürlük pratikte anlamını kaybeder.
Burada sansür çoğu zaman açık değildir. Kimse “Konuşamazsın” demeyebilir. Fakat kişi konuşmasının bedelini öngörüyorsa zaten konuşmamayı öğrenir. Bu edinilmiş çaresizliğin bir örneğidir; hem de toplumun sağlığı ve tıp biliminin gelişimindeki en vahşi olan örneklerinden biridir. Bilim açısından en tehlikeli sansür biçimlerinden biri de budur: otosansür.
Farklı Düşünmek Neden Kişisel Çatışmaya Dönüşüyor?
Bilimsel tartışmanın temel ilkelerinden biri düşünce ile kişiyi birbirinden ayırabilmektir.
“Bu görüşe katılmıyorum” ile “Bu kişiye karşıyım” tamamen farklı önermelerdir. Ancak tartışma kültürünün yeterince gelişmediği yapılarda bilimsel görüş ayrılıkları kolaylıkla kişisel karşıtlığa dönüşebilir. Bir görüşü eleştirmek, görüş sahibine karşı çıkmak şeklinde algılanır. Daha kıdemli kişinin görüşünü eleştirmek ise yalnızca bilimsel bir itiraz değil, otoriteye meydan okuma olarak değerlendirilebilir.
Böylece bilimsel tartışmanın yerini aidiyetler almaya başlar ve bu tıp biliminin akılcılık ve üretkenlikten çok sosyal polarizasyona uğramasına yol açar. Öncelikli argümanlar şunlar olmaya başlar;
Kim söyledi ?
Hangi kurumdan ?
Kimin öğrencisi ?
Hangi akademik gruba ait ?
Hangi ekolden ?
Bilimsel bir düşüncenin değeri bu sorular üzerinden belirlenmeye başladığında bilim, farkında olmadan cemaatleşir ve sendikalaşır. Oysa bilimin sorması gereken soru çok daha yalındır:
“Kanıt ve bilimsel gerçeklik nedir?”
Akademik Cemaatleşme ve Bilimsel Konformizm
İnsan sosyal bir varlıktır ve bir gruba ait olma ihtiyacı taşır. Akademik yaşam bundan bağımsız değildir. Ülkemizde ise hiç değildir. Zaman içerisinde belirli hocaların çevresinde akademik gruplar, ekoller ve düşünsel ağlar oluşabilir. Bunların varlığı tek başına olumsuz değildir; aksine bilgi aktarımını, ortak araştırmayı ve bilimsel üretimi güçlendirebilir. Sorun, bilimsel aidiyetin bilimsel yöntemin önüne geçmesiyle başlar. Bir akademik grubun görüşüne katılmak kariyer açısından avantaj, karşı çıkmak ise risk haline geliyorsa bilimsel konformizm ortaya çıkar. İnsanlar kanıtların götürdüğü yere değil, akademik çevrelerinin kabul ettiği yere doğru düşünmeye başlayabilirler.
Bu durumda bilim insanının zihinsel sorusu değişir:
“Akılcı olan nedir ?” yerine,
“Doğru cevap olarak benden ne söylemem bekleniyor?”
sorusu geçer.
Bilim açısından bu değişim son derece önemlidir. Çünkü görünüşte bilimsel üretim devam etmekte, makaleler yazılmakta, kongreler düzenlenmekte ve akademik yükselmeler gerçekleşmektedir. Ancak düşünsel çeşitlilik giderek azalmaktadır.
Eğitim Sisteminin Rolü
Özgür bilimsel düşünce üniversitede birdenbire ortaya çıkmaz. Bunun zihinsel temelleri çok daha erken dönemlerde oluşur. Soru soran çocuğun susturulduğu, öğrencinin öğretmenin söylediğini sorgulamadan öğrenmesinin başarı kabul edildiği, sınavların düşünmeyi değil doğru cevabı hatırlamayı ölçtüğü bir eğitim kültüründen gelen bireyin üniversiteye ulaştığında birdenbire özgür ve eleştirel bir bilim insanına dönüşmesini beklemek gerçekçi değildir. Tıp eğitimi de bu kültürü sürdürebilir.
Öğrenciye çok büyük miktarda bilgi öğretilir. Ancak bazen bilginin kendisi kadar önemli olan şu sorular geri planda kalabilir:
Bu bilgiyi nereden biliyoruz ve sentezimiz akılcı mı?
Kanıtımızın gücü nedir ve doğru kaynaklardan derlenmiş midir?
Bilimsel eğitim, öğrencinin yalnızca doğru cevapları öğrenmesi değil, doğru soruları sormayı öğrenmesi olmalıdır.
Yanılma Hakkı Olmadan Bilim Olmaz
Bilimsel özgürlüğün belki de en az konuşulan koşulu yanılma özgürlüğüdür. Yeni bir hipotez ileri süren araştırmacı yanılabilir. Bir klinisyen gözleminden yanlış sonuç çıkarabilir. Bir bilim insanı yıllarca savunduğu düşüncenin yanlış olduğunu yeni kanıtlar karşısında kabul etmek zorunda kalabilir. Bunların hiçbiri bilimin kusuru değildir. Tam tersine bilimin çalışma biçimi budur. Bilim insanının görevi hiç yanılmamak değil; yanılabileceğini kabul etmek ve görüşünü kanıt karşısında değiştirebilmektir. Dolayısıyla bilimsel kültürün temel ahlaki ilkelerinden biri şu olmalıdır:
Bir bilim insanının yanılma hakkını korumadan, onun doğruyu arama özgürlüğünü koruyamayız.
Yanılmanın itibarsızlaştırıldığı yerde yeni hipotezler azalır. Hipotez sunamama korkusu, bilimsel şüpheyi kısırlaştırır ve bilginin satın alınmasına yol açar. Yeni hipotezlerin azaldığı yerde araştırma güvenli ve kısır alanlara çekilir. Araştırmacılar herkesin kabul ettiği konular üzerinde küçük farklılıklar üretmeye başlar. Vizyoner yaklaşım, bilgi üretimi, teknolojik yatırım ve ilerleme durur. Sonuçta yayın sayısı artabilir ama düşünsel yenilik ve yaratıcılık azalır.
Hiyerarşi Hasta Güvenliğini de Etkileyebilir
Bilimsel hiyerarşinin sonuçları yalnızca akademik özgürlükle sınırlı değildir. Tıp söz konusu olduğunda bunun doğrudan hasta güvenliği boyutu vardır. Bir asistanın kıdemli hekimin kararının yanlış olabileceğini düşündüğü halde bunu söyleyememesi, bir hemşirenin hekimin uygulamasına ilişkin kaygısını ifade etmekten çekinmesi veya genç bir uzmanın bölüm başkanının yaklaşımına itiraz edememesi yalnızca akademik kültür sorunu değildir. Bu durum klinik hataların fark edilmesini de engelleyebilir. Dolayısıyla tıpta özgür düşünce romantik bir akademik ideal değil, hasta güvenliğinin bileşenlerinden biridir.
En güvenli klinik ortam, en kıdemli kişinin her zaman haklı kabul edildiği ortam değil; en genç ekip üyesinin bile gerekçesi olduğunda “Burada bir sorun olabilir” diyebildiği ortamdır.
Liyakat, Şeffaflık ve Akademik Özgürlük
Bilimsel özgürlüğün yalnızca bireysel cesaretle korunabileceğini düşünmek eksik olur.
Kurumların yapısı da önemlidir.
Akademik yükselmenin, araştırma olanaklarının, kadroların, projelerin ve idari görevlerin dağıtımında nesnel ölçütler yerine kişisel ilişkiler ve akademik aidiyetler belirleyici hale gelirse bilim insanı giderek bağımlılaşır.
Bağımlılık arttıkça özgür düşüncenin maliyeti yükselir.
Bu nedenle akademik özgürlüğün kurumsal güvenceleri; liyakat, şeffaflık, hesap verebilirlik ve karar süreçlerinin mümkün olduğunca kişiden bağımsız hale getirilmesidir.
Bilim insanının kariyeri bir başka bilim insanının kişisel takdirine ne kadar bağımlıysa, özgür düşüncenin alanı o kadar daralabilir.
Hiyerarşiyi Yok Etmek Değil, Yerine Koymak
Buradan tıp biliminde bütün hiyerarşilerin ortadan kaldırılması gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır.
Deneyim değerlidir.
Kıdem değerlidir.
Ustalık değerlidir.
Bilimsel gelenek değerlidir.
Bir insanın kırk yıllık klinik deneyimi ile mesleğinin ilk yılındaki hekimin deneyiminin aynı olduğunu ileri sürmek gerçekçi değildir.
Ancak deneyime saygı ile otoriteye teslimiyet birbirinden ayrılmalıdır.
Kıdemli bilim insanının görevi genç bilim insanının kendisine benzemesini sağlamak değil; günün birinde kendisini bilimsel olarak aşabilecek zihinsel özgürlüğü ona kazandırmaktır.
Gerçek hocalık, öğrencisinin kendisiyle aynı şeyi düşünmesini sağlamak değildir.
Kendisinden farklı düşünebilmesine izin vermektir.
Hatta bundan daha fazlasıdır:
Kendisinden farklı düşünmesini teşvik etmektir.
Tıp Biliminde Özgür Düşüncenin Önündeki Engel olan Bilimsel Hiyerarşi kontrol edilmelidir.
Tıp biliminin hiyerarşiye ihtiyacı vardır; ancak bu hiyerarşi makamların değil, kanıtların hiyerarşisi olmalıdır. Profesörden gelen zayıf bir kanıt, genç bir araştırmacıdan gelen güçlü kanıttan üstün değildir. Bir görüşün bilimsel değeri onu söyleyen kişinin unvanından, görevinden, yaşından, akademik çevresinden veya kurumsal gücünden bağımsız olmalıdır. Bilimsel özgürlük herkesin söylediğinin doğru kabul edilmesi değildir. Tam tersine herkesin söylediğinin sorgulanabilmesidir. Bunun için tıp biliminin yalnızca iyi araştırmacılara değil, itirazdan rahatsız olmayan akademik yapılara ihtiyacı vardır.
Henüz bunun farkında olup, değerini bilmeyebilse de, genç bilim insanına soru sorma cesareti ve kıdemli bilim insanına ise sorgulanabilme olgunluğu gerekir. Çünkü bilimde ilerleme, otoritenin korunmasıyla değil, bilginin sürekli sınanmasıyla mümkündür. Ve belki de tıptaki bilimsel kültürün en yalın ilkesi şu olmalıdır:
Bilimde hürmet insana, itaat ise yalnızca akılcı kanıta gösterilmelidir.
Not: Metnin dilbilgisi, yazım ve anlatım açısından düzenlenmesinde ChatGPT (OpenAI) kullanılmıştır. İçerik ve nihai metinden yazar sorumludur.